Seyhanlı ve Burikhan Aşiretleri arasındaki gerilim, yıllardır süren derin bir kinle harmanlanmış, zamanla sessiz bir tehlikeye dönüşmüştü. Bu düşmanlık, babamın kuzeni Şemdin’in, Burikhan Aşireti’nin ağası Mahir Ağa’nın kardeşi Yusuf’u öldürmesiyle patlak verdi. Şemdin’in, bir arazi anlaşmazlığı yüzünden Yusuf’u vurması, kan davasının fitilini ateşlemişti.
Bu toprakların kuralı belliydi: Kan döküldüyse, intikam alınırdı. Kan kanla temizlenirdi. Yusuf’un ölümü, Burikhan Aşireti’ni öfke ve intikam ateşiyle doldurdu. Babam Mirza, aşiret lideri olarak, bu meseleyi kan dökülmeden çözmek istedi. Ancak Burikhanlar, her türlü arabuluculuğu reddetti.
“Kan davası ya sürer ya da bedel ödenir!” diyerek ültimatom verdiler. Bedel ise berdeldi. Kan davasını sona erdirmek için Seyhanlılar’dan iki kişinin kurban edilmesi gerekiyordu. Ben ve ağabeyim Rêvan.
Burikhanlar’ın konağında yapılan toplantıda, karar alındı. Burikhanlar’dan Mahir Ağa’nın oğlu Boran’la ben, Burikhanlar’dan güzeller güzeli Rojda’yla ağabeyim Rêvan evlenecekti. Böylece iki aşiret birbirine bağlanacak ve kan davası sona erecekti.
Bu kararı duyduğumda içimde bir volkan patladı. Kendimi dizginlemeye çalışsam da içimde yükselen öfkeye engel olamıyordum. Burikhanlar, daha bir kaç gün önce Dilber’i yüzüstü bırakmış, ona kol kanat germemişti. Şimdi ise kendi çıkarları için bizi kurban ediyorlardı.
Babam ve ağabeyim bu karara karşı çıkmak için ellerinden geleni yaptılar. Babam Burikhanlar’a bağırarak, “Evlatlarımı sizin savaşınıza kurban vermem!” dedi. Ama Burikhanlar’ın cevabı netti:
“Berdel kabul edilmezse, Rêvan ölür.”
Babam bu tehditle köşeye sıkışmıştı. Babaannem Asiye, gözlerinden yaşlar akarken sessizce bizi izliyordu. Herkes çaresizlik içindeydi. Babamın yüzündeki tükenmişlik, ağabeyimin öfkeyle kenetlenen elleri… Hepsini gördüm.
O an kararımı verdim. İçim yansa da bunu yapmak zorundaydım. Abim bana canını verirdi. Ben ondan canımı mı sakınacaktım. Yapamazdım. O benim gözlerimin içine bakarken ben onu kurban edemezdim. O yüzden, Babamı ve ağabeyimi korumak için kendimi feda edecektim.
“Ben evleneceğim,” dedim sessiz bir kararlılıkla.
Babaannem gözyaşları içinde ellerime sarıldı. “Kevi’m, bu senin yükün değil. Ama bu töre, bu cehennem… Allah’ım yardım et!”
Babamın ve abimin itirazlarına rağmen karar verdim. Ailem için, kan dökülmemesi için bunu yapacaktım. Ama içimdeki huzursuzluk her geçen dakika büyüyordu. Evleneceğim adam Boran’dı.
Boran’ı ilk kez konağımızı basmak için geldiklerinde görmüştüm. Uzun boylu, yakışıklı ve sert yüz hatlarıyla dikkat çekiyordu. Ama gözlerinde soğuk bir boşluk vardı. O bakışlarda ne sevgi vardı ne de merhamet. Gözlerime bakarken bile ilgisiz ve kayıtsızdı.
Daha önceden Boran’ın aklıyla ilgili fısıltıları duymuştum. Çocuk gibiydi. Aklı eksikti, bazı şeyleri tam anlamıyordu. Yerli yersiz gülüyor, çocukça hareketler yapıyordu. Ailesi bu durumu saklamaya çalışsa da, gerçek her haliyle ortadaydı. Boran bir çocuktu; ama onun çocuksuluğu, benim hayatımı karanlığa sürükleyecekti.
Aşiret büyükleri, nişanın yarın abimle birlikte kıyılmasını istedi. Vazgeçmeyelim diye de Burikhan konağında yapacaklardı. Kınayı istersek kendi konağımızda yapabilecektik.
Kendi cenazemde kına yapacak değildim.
Abim de benden farksız değildi. Evleneceği kız güzel olabilirdi ama kanlımızlardı. Ve kimselere yakıştırmadığı biricik kız kardeşini eksik birine verecekti. O mutlu olabilirdi. Ama benim olamayacağımı biliyordu.
O gece, konağın sessiz bir köşesinde kemanımı elime aldım. Dilber’i, annemi ve hayallerimi düşündüm. Bu hayatta bir kadın olmak neden bu kadar zordu? Neden hep kadınlar kurban edilirdi?
Kemanımdan çıkan hüzünlü ezgiler, sessiz çığlıklarım oldu. Ama bu çığlıklar benim için bir yenilginin değil, bir direnişin sesiydi. Boran’la evlenecektim, ama bu kaderin üzerimde hâkimiyet kurmasına izin vermeyecektim.
Boran belki çocuktu, belki aklı eksikti. Ama ben, onun eksik yanını tamamlamayacaktım. Çünkü bu evlilik, benim hayatımı karartacak bir törenin sembolüydü. Yine de, içimdeki özgürlük ateşini hiçbir töre söndüremezdi.
Ertesi sabah mecburen erkenden kalktım siyah bir elbise giydim. Yüzüme koyu bir makyaj yaptım ve saçlarımı serbest bıraktım.
Abim de benim gibi simsiyah giyinmişti. Onlardan hiç birşey istememiştik. Ne yüzük ne takı. Kahvaltımızı edip toplanıp araçlara bindik.
Burikhan konağına geldiğimizde önce beni Boran’la aynı odaya aldılar . Oyun oynar gibi elindeki bir taşla uğraşıyordu. Ben ise onunla bir ömür boyu nasıl yaşayacağımı düşünüyordum.
Sonra beni, abimi, Botan’ı, Rojda’ yı aynı odaya aldılar. Oda aşiret büyükleriyle doluydu. Abimin benim yüzümüz düşükken, Rojda’ nın yüzü gülüyordu.
Aşiret büyükleri söz kesmek için ellerini uzattıklarında, içimde bir fırtına koptu.
Ama ailemi düşündüm. Babamın çaresizliğini, ağabeyimin bana olan sevgisini… Ve annem Zarife’yi hatırladım. Hayatta olsaydı, bu töreyi engellemek için nasıl mücadele ederdi kim bilir?
Başımı kaldırıp dimdik baktım. “Ben bu fedayı kabul ediyorum,” dedim. “Ama bilin ki bu töre, yalnızca beni değil, sizin insanlığınızı da öldürüyor!”
Bu sözler odada yankılanırken, içimdeki isyanla baş başa kaldım. Ailem için kendimi feda ediyordum. Ama içten içe, bu evliliğin bir son değil, bir başlangıç olacağını biliyordum. Kendim için, özgürlüğüm için, kadınlar için savaşmaya devam edecektim.
Tören bitince bizleri bir odaya alacaklarını söylediler. Konuşmamız için. Aslında asıl konuşmalarını istedikleri kişi abim ile Rojda’ydı. Ama bizi de görüştürmek zorunda kaldılar.
Odaya girerken başımı dik tutmaya çalıştım. Gözlerim istemsizce odanın detaylarını inceliyor, neyle karşılaşacağımı anlamaya çalışıyordu. Arkadan kapı kapandı ve birden yalnız kaldık. Karşımda duran adam – hayır, bir çocuk gibi – bana bakıyordu. Sessizlik ağır bir perde gibi aramızda asılı kaldı.
Boran’ın gözleri tuhaf bir şekilde odanın içinde dolaşıyordu. Sanki beni görmüyormuş gibi, sanki başka bir yerdeymiş gibi. Derin bir nefes aldım, “Belki de bir selam verir, bir şey söyler,” diye düşünüyordum. Ama o, aniden bir çocuk gibi heyecanla konuşmaya başladı:
“Burada bir oyuncak araba vardı! Geçen sefer geldiğimde görmüştüm. Sen gördün mü?”
Ne diyeceğimi bilemedim. İçimde bir yer düğümlendi, sıkıştı. Boran’ın sözleri o kadar beklenmedikti ki, önce duyduklarımı anlamaya çalıştım. Karşımda duran bu adam – bu çocuk aklıyla yaşayan adam – benim kaderim mi olacaktı? Bir ömür boyu bununla mı yaşayacaktım?
“Hayır, görmedim,” dedim. Sesim, boş bir odada yankılanan fısıltı gibiydi. Belki de o beni hiç duymadı. Çünkü konuşmamı bile önemsememiş gibi yere eğilmiş, odanın köşelerine bakınıyordu.
O an fark ettim. Boran bana bakmıyordu. O bana gelmemişti. Onun dünyasında, bu oda bir oyun alanıydı, ben ise bu alanın sadece bir köşesiydim. Başımı çevirdim, gözlerimi yere diktim. İçimde bir ateş vardı, ama bu ateş öfke değil, tarifsiz bir çaresizlikti.
“Bu muydu yani? Törelerin bana reva gördüğü bu muydu?” diye düşündüm. Babamı, abimi kurtarmak için bu fedayı yapmıştım, ama karşımda duran kişi bir eş değil, bir çocuktan farksızdı.
Boran aniden yüzüme döndü. “Sen benimle oynar mısın?” diye sordu. Gözleri masumdu, ama ben o masumiyetin altında gömülü kalan hayatımı hissediyordum.
“Benimle oynar mısın?”
O an gözlerim doldu ama ağlamadım. Kendimi tutmak zorundaydım. O bana kendi dünyasından bir davet sunuyordu, ama benim o dünyaya girecek gücüm yoktu.
“Hayır,” dedim usulca. “Oynamayacağım.”
Boran başını eğdi, biraz mahcup oldu. Ama çabuk toparlandı ve yine kendi hayal dünyasına döndü. Bir an için bakışları odanın duvarlarında dolanırken kendi kendime söz verdim: Bu töre beni esir alabilir, ama ruhumu teslim etmeyeceğim. Bu odada başlayan bu sessiz esaret, bir gün benim çığlığımın yankılandığı bir özgürlüğe dönüşecekti. Ama bugün değil. Bugün susacaktım.
Boran yere oturdu, bir şeylerle oynamaya başladı. Ben ise odanın diğer köşesine geçtim. Gözlerimle duvarlardaki çatlakları inceledim. Hayatımın çatlaklarını. Odanın duvarları kadar sessizdim. Ama içimdeki Kevok, hâlâ özgür bir kadın olmak için çırpınıyordu.