Alışveriş

808 Words
Gün doğarken, evde bir mezar sessizliği vardı. Herkesin yüzünde o karanlık ifade, benim kararımın ağırlığını taşır gibiydi. Babam sabah kahvaltısında hiçbir şey yemedi, abim ise sessizce tabağındaki yemeği itekleyip durdu. Babaannem Asiye’nin gözleri doluydu; dudakları sessiz dualar mırıldanıyordu. Herkes kendi acısını içine gömmüş, bir kelime bile etmiyordu. Hazırlanırken siyah bir elbise giydim, çünkü bu benim yasımın rengi olacaktı. Başımı eğmeden, dimdik ayakta durmalıydım. Onlara boyun eğdiğimi göstermemek için. Koyu makyaj yaparken aynaya baktım, gözlerim benimle konuşuyordu: “Bu sen değilsin Kevok. Ama savaşmalısın.” Ağabeyim Rêvan’ın da benim gibi siyah giyindiğini görünce içim burkuldu. Sanki ikimiz de kendi cenazemize gidiyorduk. Babam bizi sessizce izlerken derin bir nefes aldı. Gözleri yaşlıydı, ama tek bir damla bile akmadı. O bir aşiret lideriydi; ağlamanın zayıflık olduğunu bilirdi. Yine de o an onun ne kadar çaresiz olduğunu gördüm. Araca binerken ağır bir yük gibi taşınıyordum. Abim, babam, babaannem… Hepimiz sessizdik. Sadece arabanın motoru çalıştı ve yavaş yavaş yola koyulduk. Yol boyunca dışarıdaki dağlara baktım. O dağlar özgürlüğü temsil ediyordu, ama ben o özgürlüğü hiçbir zaman tadamayacaktım. Yanımda oturan abim, elini sıkıca tuttu. “Kevok, bu doğru değil… Bunu yapmamalıydın,” dedi kısık bir sesle. Ama sesinde hem öfke hem de çaresizlik vardı. Ona baktım, gülümsedim. Ama o gülümseme hüzünle doluydu. “Rêvan, ben bunu senin için yapıyorum,” dedim. “Senin canın benim canımdan daha değerli. Annemiz hayatta olsaydı, beni değil seni korurdu. Bu, benim görevim.” Abim bir şey demedi. Gözlerini uzaklara çevirdi. Onun için hayatındaki en önemli kişi bendim; ama benim için o daha önemliydi. Bu fedayı yapmak zorundaydım. Çarşıya vardığımızda, Burikhanlar bizi neşeyle karşıladı. Kadınlar, özellikle Rojda’nın annesi, bizi süslü sözlerle övüyordu. Ama her kelimeleri beni daha da küçültüyordu. Ailemin yanında durdum, başımı eğmedim. Ne kadar kırılmış olsam da, bana boyun eğdirmelerine izin vermeyecektim. Bu alışveriş sadece bir hazırlık değildi; aynı zamanda beni kimliğimden, özgürlüğümden ve hayallerimden koparan bir törendi. Her adımda içimden bir şeylerin koptuğunu hissediyordum. Ama o gün, kendime bir söz verdim: Bedenimi esir alabilirler, ama ruhumu asla. Rojda’nın yüzündeki gülümseme, içimdeki isyanı daha da büyütüyordu. “Altın işlemeli bir kaftan istiyorum!” diye neşeyle bağırıyordu. Gözleri ışıldıyordu, hayalleri vardı. Ama ben… Benim hayallerim çoktan gömülmüştü. Kadınlar beni de sustukları bir an fark edip, bir kumaşçıya çekiştirerek soktular. Önüme birbirinden renkli kaftanlar koydular. “Bak Kevok, şu mavi sana çok yakışır. Yada bu kırmızı! Alev gibi parıl parıl olursun!” dediler. İçimde bir kahkaha yükseldi ama dışıma taşmadı. “Parıl parıl mı? Neden süsleneceğim ki? Aklı yarım bir adamın karısı olarak parlamak neye yarar?” Elime zorla bir kumaş tutuşturdular. Kumaş yumuşacıktı, gerçekten de çok güzeldi. Ama o güzellik benim hayatıma dokunmuyordu. Yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirip başımı salladım. “Evet, güzelmiş,” dedim. Onların istediği bu değil miydi zaten? “Süslü gelin” rolünü oynamam. Ama içimdeki Kevok, bir mezara diri diri konmuş gibi çığlık atıyordu. Sonraki dükkâna geçtik. Kadınlar geceliklerden bahsetmeye başladılar. Bembeyaz danteller, incecik kumaşlar, utangaç kahkahalarla bana uzatılan modeller… “Bunları Boran için mi giyeceğim? Bir çocuk için mi?” dedim kendi kendime. Ellerimle hepsini bir kenara itmek istedim, ama yapamadım. “Bu güzel,” dedim usulca. Ellerimle sıradan bir şey seçtim. Onlar ne seçersem zaten onaylayacaktı. Çünkü benim mutluluğumun bir önemi yoktu. Bu alışverişte tek önemli olan, törenin gerekliliklerinin yerine getirilmesiydi. Rojda ise her şeyden keyif alıyordu. Neşeyle elindeki kaftanı üstüne tutuyor, aynaya bakıyordu. “Şunu da alayım, o gecelik kesinlikle benim olmalı!” dedi. Bir yanda onun kahkahaları, bir yanda benim suskunluğum… Kadınlar bu farkı görmezden geliyordu. Bir an için durup düşündüm. “Burada nedenim ne? Babam ve abim için kendimi feda ettim, ama bu feda gerçekten kurtuluş mu olacak? Yoksa bizi yeni bir esarete mi sürükleyecek?” O gün çarşıda, alışveriş boyunca ne Rojda’nın ne de kadınların neşesine ayak uyduramadım. Yine de onlar için sorun değildi. Çünkü ben Kevok’tum. Sessiz, başı eğik, törenin gerekliliklerini yerine getiren bir figürandım. Ama içimdeki Kevok, hâlâ dimdik duruyor, özgürlüğüne kavuşacağı günü bekliyordu. Babaannemin de benden farkı yoktu. Onun da yüzü gülmüyordu. Elleriyle büyüttüğü biricik torununu aklı çocuk olan bir adamla evlendirmeye gönlü razı gelmiyordu. Hele ki başkasının suçu yüzünden bizi kurban vermeye dayanamıyordu. Alınacak elbiseler, gecelikler, gelinlik, kına vs hepsi halledilince kuyumcuya geçtik. Babaannem Rojda ne istediyse aldı. Kaynanam da benim için seçti. Sonuçta her iki ailede şanına yaraşır şekilde gelinlerine altın alıyordu. Sadece göz ucuyla baktım hepsine. Gelip gösterdiklerine üzerime taktıklarına yorum bile yapmadım. Ne diyecektim ki ? Ölürken bir insan ziyneti ile gömülmezdi. Ama beni bunlarla gömeceklerdi. Rojda benden çekiniyordu. Oysa ki benden bir kaç yaş küçüktü. Onun mutlu olması normaldi. Abimin de peşinde çok kız vardı. Ama o birine bile bakmıyordu. Şimdi gözde bekar abimle evlenecekti. Ağa karısı olacaktı. Ben ise aklı yarım birinin karısı olacaktım ve onlar yüzüme dahi bakamıyorlardı. Çünkü onların alıp alabileceği en mükemmel kişiydim. Ve bir psikologtum. Belki çocuklarına iyi gelecektim. Normalde berdel değil de kana kan isteyebilirlerdi ama onlar bunu fırsata çevirmişti. Bunu anlamayacağımızı mı düşünüyorlardı??
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD