2- Bana yardım et…

3009 Words
Şiyar Karahanlı… Kahvemi içerken bir yandan da dışarıyı izliyordum. Bazen kargaşadan uzaklaşmak için buraya gelmek o kadar iyi oluyordu ki… Bir dahaki sefere Dilan’ı da getirecektim; hem doğumuna da az kalmıştı. Birlikte gelirdik. Bu sefer iş için gelmiş olmasaydım onu da yanımda getirecektim ama toplantılar, evraklar derken ona vakit ayıramayacağımı biliyordum zaten. O yüzden tek başıma gelmiştim ama aklım her saniye ondaydı. Şu anki durumundan kaynaklı, onu tek başına bırakmak içime sinmiyordu. İstanbul’a geleli neredeyse bir hafta olmuştu ama siktiğim işleri bir türlü bitmiyordu ki memlekete geri döneyim. Muhtemelen artık yarın gidecektim; bugün son birkaç görüşmem vardı, ondan sonra ilk uçakla Mardin’de olacaktım. Çalan telefonla daldığım yerden sıyrıldım. Cebimden çıkarıp baktığımda arayan Dilan'dı. Yüzümde oluşan gülümseme ile açtım telefonu: “Güzelim…” “Sevgilim, ne yapıyorsun?” “Evdeyim öyle, sen ne yapıyorsun?” “Seni özledim, ne zaman geleceksin?” Sıkıntılı bir nefes verdim, ardından iç çekerek; “Bu gece buradaki işim bitecek muhtemelen, yarın döneceğim,” dedim. “Çok uzun sürdü bu sefer gelişin, neden öyle oldu ki?” “Görüşmeler uzun sürdü,” dedim ciddiyetle, “Ama bu gece bitiririm.” “Bir an önce gel, hem ben sensiz yapamıyorum…” “Tamam güzelim, yarın oradayım zaten. Sen kendine dikkat et.” “Tamam canım.” “Kapatıyorum ben şimdi, bir şey olursa ara beni.” “Sen de dikkat et, habersiz bırakma beni.” “Tamam, görüşürüz,” deyip kapattım telefonu. Derin bir nefes alıp camdan bakmaya devam ettim. Dilan’la iki yıllık bir evliliğimiz vardı. Aşiretin başına geçtiğimde annem evlenmem için baskı yapmış, sonrasında ise Dilan’la evlenmiştik. Başlarda ona karşı hiçbir şey hissetmiyordum ama onun beni sevdiğini biliyordum; zaten biraz da bu yüzden onunla evlenmiştim. Bana karşı olan duygularını biliyor, ona güveniyordum. Tanışıklığımız vardı; annemin de sevip saydığı bir kızdı. Zaten babam ölünce aşiretin başına ben gelmiştim; şimdi ise koca bir aşiret benim emrimin altındaydı. Kendimi bildim bileli töre işlerinden kaçmıştım ama "Neyden kaçarsan gelir seni bulur" lafı uydurma değildi. Karahanlı aşiretinin ağası Mehmet Karahanlı, yani babam, geçirdiği ani kalp krizi ile vefat ettiğinde onun yerine aşiretin başına ben geçmiştim. Bana kalsa umurumda bile olmazdı ama annem ve kardeşlerim için bunu yapmam gerekiyordu. Yoksa o it beyinli amcamın amacı belliydi: Aşiretin başına geçecek, her şeye o hâkim olacaktı. Sonrasında evlenmem için baskı yapıldığında, bunun için en uygun kişinin Dilan olduğunu düşünmüştüm. Onu tanıyor, biliyordum; dışı gibi kalbi de güzeldi. Yanıma ondan başkası yakışmazdı zaten. Bugüne kadar yanlış tek bir hareketini bile görmemişim; her daim saygısını korumuştu. Ona olan hayranlığım her geçen gün biraz daha artmıştı. Aşka hiçbir zaman inanmamıştım. Her ne kadar Dilan’a karşı bir zaafım olsa da gerçek anlamda aşık değildim. Sorsalar, aşk diye bir şey yoktu zaten ya da benim gibi adamların işi değildi aşık olmak. Düşüncelerimden sıyrılıp telefonumu elime aldım. Fırat’ın numarasını çevirdim, telefonu çalıyordu. “Ooo, Şiyar ağam!” “Kes lan zevzekliği,” dedim ciddiyetle. “Ne yapıyorsun?” “Ofisteyim kardeşim, sen ne yapıyorsun? Dönmedin mi daha?” “Yok,” dedim başımı sallayarak. “Bu gece işim bitecek, yarın dönerim muhtemelen.” “Gel lan, işlerle tek başıma başa çıkamıyorum.” “Şu iki toplantıyı yapayım, yarın ilk uçakla geleceğim.” “İyi bakalım.” “Bana şu toplantının mailini atsana,” dedim. “Bir kez daha gözden geçireyim.” “Olur, atarım.” “Tamam, kapat şimdi işim var,” deyip kapattım telefonu. Bugün onca işim vardı; hepsini halledip Mardin’e dönecektim. Elif Zerda Aksoy… Gözlerimi açtığımda başıma giren keskin ağrı ile tekrar kapattım gözlerimi… "Allahım, bu nasıl bir acıydı böyle?" Gözlerimi korkarak tekrar açtığımda bakışlarım olduğum yerde gezindi. Neresiydi burası? Kımıldamak istediğimde ellerimin arkadan bağlı olduğunu anladım. Kendimi süzüp etrafa bakındım. Bir sandalyeye bağlıydım ve depo gibi bir yerdeydim. Allahım, yakalanmıştım… Gözlerimi kapatıp en son ne yaşadığımı anlamlandırmaya başladım. Evden çıkmış karakola doğru gidiyordum ama sonra… Sonra arkamdan biri beni bayıltmış mıydı? Yüzümü buruşturdum; kimdi beni yakalayanlar? Nasıl bulmuşlardı ki beni? Allahım, ya Sevgi’ye de bir şey yaptılarsa? Ben ne yapardım o zaman? Ya başına benim yüzümden bir şey geldiyse? Allahım, ne olur öyle bir şey olmasın… Ne olur… Ellerimi çekiştirdim ama çok sıkı bağlamışlardı. Ayaklarım da bağlıydı. Eee, ben şimdi buradan nasıl çıkacaktım? Allahım, ne olur yardım et; kesin beni de öldüreceklerdi… Kimdi ki onlar? Tanımıyordum bile ben onları. Ah be Zerda, ne diye dün gece gitmedim ki polise? Belki o zaman bunlar da gelmezdi başıma. Ne kadar çırpınsam da hiçbir işe yaramadı, beni çok sıkı bağlamışlardı… “Bırakın beni… Kimsiniz siz? Ne istiyorsunuz benden?” Sesim boş olan depoda yankı buldu. Benden başka biri var mıydı acaba? Çok ürkütücü bir yere benziyordu. “Kimse yok mu? Bırakın beni, ben size ne yaptım?” Birden ayak sesleri gelmeye başladı. Yutkundum. Karşımda siyahlar içinde bir adam bana doğru gelirken korkudan her yanım titriyordu. Yolun sonuna geldin Zerda… “Bırakın beni…” Hiçbir şey demeden gelip tam karşımda durdu. Ben korkuyla ona bakarken o, yanda duran sandalyeyi çekip ters bir şekilde karşıma oturdu. “Sonunda uyanabildin küçük hanım… Sabahtan beri seni bekliyorum.” “Ne istiyorsunuz benden? Bırakın beni, bu yaptığınız suç…” Aynen Zerda; adam katil, sen "seni kaçırdığı için suç işledin" diyorsun. Aynen… Hatta şimdi seni serbest bırakır kesin! Gerçekten bazen kendi aklımdan şüphe ediyordum. Ben bu beyinle nasıl doktor olmuştum ki? “Dünden beri peşinden koşturuyorsun bizi… Yazık değil mi lan bize?” “Ben… Ben bilerek gelemedim oraya, lütfen bırakın gideyim…” “Ne işin vardı öyle bir yerde?” “Söyledim ya, bilerek gelmedim… Lütfen bırakın gideyim…” “Bırakayım da koşa koşa polise git, değil mi?” “Gitmem,” dedim aceleyle başımı iki yana sallayarak. “Yemin ederim ki kimseye tek kelime bile etmem, ne olur bırakın beni…” “Kusura bakma ama olmaz,” dedi. Resmen benimle dalga geçiyordu. “Senin gibi bir güzelliğe yazık olacak ama benim yüzümü görüp de bu güne kadar yaşayan kimse olmadı!” Bedenimden koca bir ürperti geçti. Öldürecekti beni… “Yanlış zamanda, yanlış yerde olmanın bedelini canınla ödeyeceksin!” “Hayır,” dedim başımı sallayarak. “Lütfen, bakın söz veriyorum kimseye tek kelime bile etmem… Zaten sizi de o ölen kişiyi de tanımıyorum, lütfen…” Sesim titriyordu… Bir an durup gözlerimin içine baktı. Yutkundum, çok derin bakıyordu bana. “Beni tanıyor olsan zaten şu an nefes alıyor olmazdın!” Öylece baktım ona. Tek kaşını kaldırdı… “Güzel kızsın…” Anlamayarak baktım ona. Bir süre hiçbir şey demeden beni süzdü… Allahım, bu adam ne yaşıyordu? “Bırakın beni…” diye mırıldandım. İç çekerek ayağa kalktı. Ardından belinden silahını çıkardığında gözlerim kocaman açıldı. Ölüyordum resmen… Gözlerimi sıkı sıkı kapattım. Buraya kadardı. Murat pisliğine sürpriz yapacağım diye gittiğim yerde kendi katilimin ayaklarına gitmiştim. Şimdi ise bile bile ölüme yürüyüşüm son bulmuş, ölüyordum. Tek duam Sevgi’ye hiçbir şey olmamasıydı… Ben gözlerim kapalı beklerken birden telefon sesi duydum. Açtım gözlerimi; onun cebinden geliyordu ses… Bir iki saniye bana doğrulttuğu silahı indirmeden baktı bana, ardından ağzının içinden küfür savurarak silahını indirdi… Derin bir nefes aldım. Neye seviniyorsam… Adam biraz sonra beni öldürecekti… Sadece birkaç saniye daha fazla yaşayacaktım, o kadar… “Efendim?” Bakışlarını benden ayırmadan telefondaki kişiyi dinledi. Ardından ciddiyetini bozmadan, “Beklesin, acelesi mi var?” dedi. Öylece baktım ona. Nasıl olsa biraz sonra ölecektim, bari adama bakarak öleyim… Katil matildi ama yakışıklı adamdı Allah var… Ama işte, katil olması ne yazık ki şu an tüm her şeyin önüne geçmişti… Off Zerda, ne saçmalıyorsun? Adam seni öldürecek, sen ise gelmiş "adam yakışıklı" diyorsun… “Lan beklesin, işim var şu an gelemem…” Allahım ne olur gitsin, belki bir iki saat daha ömrüm olurdu… Ne olur… Sıkıntılı bir nefes verdi. “Sizin belanızı sikeyim lan, bir işi de ben olmadan becerin…” Telefonu kapattıktan sonra bana döndü. Silahını beline taktı. “Şimdilik yırttın…” “Ne komik,” dedim kendi kendime mırıldanarak. “Çok teşekkür ederim, bir iki saat daha yaşamama izin verdiğiniz için…” “Rica ederim,” dedi ciddiyetle. Gözlerimi devirdim. Başını salladı. “Şimdi gitmem gerekiyor ama dönmem fazla uzun sürmez…” Öylece baktım ona. O ise beni baştan aşağı süzüp arkasını dönüp gitti. Arkasından bakakalmıştım. Bu benim için bir fırsat olabilirdi. Bir yolunu bulup buradan kaçmam gerekiyordu… Ama nasıl? Hem elim hem ayaklarım bağlıydı, istesem bile kaçamazdım ki. Öylece etrafa bakındım ama ne yapacağımı bilmiyordum. Birden yine ayak sesleri gelmeye başladı. Bu kadar çabuk mu gelmişti? Oysa ben bir iki saat daha fazla yaşarım diye ümit etmiştim. Karşıdan gelen adama baktığımda bu o değildi… Gelip beni süzerek “Uslu dur,” dedi. “Sakın bir yanlış yapmaya kalkma. Patronu beklemem, öldürürüm seni…” Dişlerimi sıktım. “Mal mısın? Elim kolum bağlı, nasıl bir şey yapabilirim ” “Merak etme, işin fazla uzun sürmeyecek… Bir iki saat daha yaşayacaksın, o kadar…” “Lütfen gider misiniz?” dedim sıkıntıyla. “Son saatlerimi sizin gibi bir geri zekâlı ile muhatap olarak geçirmek istemiyorum…” “Şansını fazla zorlama…” Duymadım onu. Bir iki saniye daha bana baktıktan sonra o da gitti. Arkasından kendi kendime söylenmeye başladım. Bunlar nasıl mafya ya? Patronları neyse de bunlar pek bir şeye benzemiyordu ne yazık ki… Neyse Zerda, şu an buradan nasıl çıkacağıma odaklanmam gerekiyordu… Bakışlarım deponun her yerinde gezindi ama bomboş bir yerdi… Birden aklıma gelen şeyle omuzlarımı dikleştirdim. Klasik bir yöntemdi, yani filmlerde hep öyle oluyordu… Belli mi olur; belki bu defa benim işime yarardı gerçek hayatta. Onca aksiyon filmini boşuna mı izlemiştim? Şu an oradan gördüklerimi kullanırsam belki de kurtulurdum. “Kimse yok mu? Bakar mısınız?” Umarım yanlış bir şey yapmazdım. Birkaç saniye sonra ayak sesleri geldi. Aynı adamdı gelen. “Ne var, ne istiyorsun?” “Tuvaletim geldi…” “Ne yapayım yani?” Ben bu adama "mal" demekte kesinlikle haklıydım bence. "Elini aç" demek vardı ya, neyse… “Tuvalete gitmem gerekiyor…” “Hiçbir yere gitmiyorsun… Rahat dur zaten, patron gelecek birazdan…” “Ya beyefendi, siz mal mısınız? Tuvalete gitmem gerekiyor diyorum, neyini anlamıyorsun?” “Ben de sana gidemezsin diyorum…” “Buraya mı yapayım?” “Yap, ne halin varsa gör…” “Ama sonra patronun kızmasın; hem ben belki diğer tarafa tuvaletimi yaparak gitmek istiyorum.” Şu an saçmalıyordum ama buradan çıkmam için bu şarttı. “Deli falan mısın sen?” “Bilmem, belki öyleyimdir… Hadi bak, altıma yapacağım yoksa…” Sustu… Öylece baktı bana. Başımı yana eğdim. “Bak, sonra olan sana olur; sen temizlemek zorunda kalırsın…” Bir iki saniye daha bana baktı. Ardından sesli bir nefes verip gelip ellerimi çözmeye başladı. Gülerek baktım ona. Ayaklarımı da çözdükten sonra silahını belinden çıkarıp bana doğrulttu. “Yanlış bir şey yapma sakın…” “Tamam be, ne korkak çıktın sen de,” dedim bileklerimi sıvazlayarak. “Biraz adam olun adam…” “Çok konuşma, hadi!” Ayağa kalkıp önden gittim; bir yandan da nerede olduğumu anlamak adına etrafa bakıyordum. “Hızlı yürü…” “Ne acelen var ya, bir dur…” “Bak sabrımı zorlama! Git işini yap, gel; bekliyorum seni burada,” deyip kapıyı gösterdi. Öylece ona bakarken, “Sakın yanlış bir şey yapma,” dedi. “İstesen bile buradan kaçamazsın…” “Of, bir sus ya!” dedim yüzümü buruşturarak. “Konuşmaya gelmiyorsun ne yazık ki…” Adam derin bir nefes aldığında içeri girip kapıyı arkamdan kilitledim. Hızla etrafı kontrol ettim; kutu kadar bir yerdi. Kaçmayı bırak, insan burada rahatlıkla tuvaletini bile yapamazdı ki… Pencere de yoktu, öylece kalakaldım. Demek ki neymiş? Öyle televizyonda gördüğümüz her şeye inanmayacakmışız… Camlardan kaçarken iyiydi; ee, ben şimdi nasıl çıkacaktım buradan? Sıkıntıyla nefes aldım. “Hadi… İki saat seni bekleyemem…” “Patlama… Geliyorum! Tuvalette bile rahat yok be…” “Hadi!” Bu adamı evire çevire dövesim vardı ama işte yapamıyordum ne yazık ki… Bir iki saniye daha ne yapacağımı düşündüm ama yok… Buradan kaçmam, uzaya gitme ihtimalimden daha düşüktü maalesef… Kapıyı açıp çıktığımda kapıda beni bekliyordu. Göz devirerek önden gittim, o da hemen arkamdan geliyordu. Hâlâ etrafa bakınırken birden ilerideki masanın üzerinde duran küçük bıçak dikkatimi çekti… Göz ucuyla adama baktım, ardından dikkatlice adım atarak yürüdüm. Tam masanın hizasına geldiğimde bir elimi başıma götürdüm. “Ayyy…” Diğer elimle masaya yaslandığımda adam gelip kolumdan tuttu. “Ne oldu lan?” Başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerimi kısarak, “Bir an başım döndü de ondan,” dedim. Kolumu bırakmadan, “Gel, uğraşamam seninle,” dedi. “Başım döndü diyorum, hayvan mısın?” “Boş konuşma, hadi…” deyip beni sürüklercesine yürüttü. Bıçağı ceketimin kolunun altına sakladım. Yerime oturduğumda adam tekrar bağladı kollarımı. Ardından bacaklarımı da bağladıktan sonra bana döndü. “Şimdi uslu uslu otur oturduğun yerde, zaten birazdan öleceksin…” İşte orası hiç belli olmazdı canım benim… Çünkü ben daha son sözümü söylememiştim. Adam arkasını dönüp gittiğinde hızla bıçağı elime sıkıştırarak ipi kesmeye başladım. Umarım o ruh hastası mafya kılıklı adam çabuk gelmezdi… Bıçakla ipi kesmeye çalışırken elimi kesmiştim sanırım. Canım acırken gözlerimi kapatıp; kısıkça, acı dolu bir inilti çıktı ağzımdan. Bir işi de doğru düzgün yapabilirsem o gün kendimi takdir edecektim… Birden ayak sesleri gelince bıçağı hızla avuç içime sakladım. Bu defa iki adam birden gelmişti. “Patron nerede kaldı lan? Bu kız kaçmaya falan kalkmasın?” “Yok oğlum,” dedi diğeri. “Baksana eli kolu bağlı, hiçbir yere gidemez!” Siz öyle sanın salaklar; ama biraz daha zamana ihtiyacım vardı. Gülümseyerek, “Şey, benim sizlerden bir ricam olacaktı da,” dedim. Her ikisi de alıkça bana bakarken ben sanki kaçırılmamışım gibi, “Ben biraz acıktım da…” dedim. “Acaba bana yiyecek bir şeyler bulur musunuz?” “Ne diyor lan bu?” “Duymadın mı?” dedim sertçe. “Açım diyorum, yemek verin bana…” “Oldu… Başka emrin de var mı?” “Emir değil… Rica,” dedim gülümseyerek. “Ama ayran ya da soda olursa, içecek olarak çok sevinirim…” “Lan bak benim sabrım taşıyor!” deyip üzerime doğru geldiğinde yanındaki adam onu kolundan tuttu. “Ne yapıyorsun lan, patronu duymadın mı? 'Kızın saçının teline bile zarar gelmeyecek' dedi…” Kaşlarımı çatarak baktım onlara. Patronları az önce beni öldürmeyecek miydi? Şimdi de "saçının teline zarar gelmesin" mi demişti? Dudak büktüm, bu adamlar da bir tuhaftı… “Lan görmüyor musun?” dedi biri. “Resmen bizimle dalga geçiyor…” “Mecbur bir iki saat katlanacağız…” Bir iki saat… Bu benim için yeterli bir süreydi; en azından ben öyle düşünüyordum. “Biz bunu öldürmeden bu bizi öldürecek!” dedi sertçe. “Baksana, sinir krizine soktu adamı…” “Ya, ben ne istedim ki,” dedim masumca. “Sadece ölmeden önce öbür tarafa aç gitmek istemiyorum, o kadar…” “Yok sana yemek falan,” dedi. “Patron gelene kadar burada böyle bekleyeceksin.” Bana arkasını dönüp gittiğinde, diğer adam da bana son bir bakış atıp gitti. Arkalarından sırıtarak baktım. Sonra bıçağı tekrar çıkarıp ellerimi çözmeye başladım. Dişlerimi sıkarak devam ettim, az kalmıştı… İp tamamen kesildiğinde kapıya doğru bakarak derin bir nefes aldım. Bu kısmını başarmıştım. Hızla ayaklarımı da çözüp ayağa kalktım. Bıçağı bırakıp bırakmama konusunda kararsız kaldım ama belki işime yarardı… Cebime koyup kapıya doğru yürümeye başladım. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Kapının hemen arkasına geldiğimde köşedeki kalaslar gözüme çarptı. Hızla gidip birini aldım. Şimdi ise işin en zor kısmındaydım… Ya ölecektim ya da sağ salim kaçmayı başaracaktım. "Allahım, ne olur ikinci ihtimal olsun…" Derin bir nefes alıp cesaretimi toplamaya çalıştım. Umarım ölmezdim. Kapıdan çıktığımda birinin telefonla konuştuğunu gördüm, diğeri şu an için gözükmüyordu. Dudaklarımı ısırarak yavaş yavaş adım atıp tam dibinde durdum. Ardından elimden geldiği kadar sert bir şekilde kalası adamın başına indirdim. Adam acıyla inleyerek yere yığıldığında hızla eğilip nabzını kontrol ettim. Amacım katillerin elinden kaçmaktı, katil olmak değil; ayrıca ben doktordum… Nabzı atıyordu. Doğrulup adama üstten bakındım: “Beni hafife almaman gerektiğini öğrenmiş oldun canım…” Hızla diğer çıkış kapısının arkasına saklanıp beklemeye başladım. Çok geçmeden ayak sesleri geldi. Diğeri olmalıydı muhtemelen… Birden az önce bayılttığım adamdan ses geldiğini duydum. Hızla başımı çevirip baktığımda uyanıyordu. Eli ensesinde doğrulmaya çalışırken şaşkınlıkla baktım ona; ne ara, bu kadar çabuk uyandı ki? Biraz daha beklesen ne olurdu sanki… Diğer adamın sesi geldi: “Lan, ne oldu sana?” “Arkanda…” Gözlerim kocaman açıldığında adamın kafasına kalası indirmem bir oldu. Adamın eli ensesine gittiğinde, başımı iki yana sallayarak bir iki saniye onlara baktıktan sonra kapıdan çıkıp koşmaya başladım. “Allahım ne olur, buraya kadar yardım ettin, bundan sonra da yardım et…” Arkama bile bakmadan koşmaya başladım. Arkadan sesleri geliyordu: “Ulan bak, bu defa da elimizden kaçarsa patron bizi diri diri yakar!” “Hadi Zerda,” dedim kendi kendime nefes nefese koşarken. “Yapabilirsin!” “Kızım dur lan, istesen bile kaçamazsın… İşimi zorlaştırma!” Ama duymadım onları. Hava kararmıştı, bense nerede olduğumu bile bilmeden koşuyordum. Durma gibi bir şansım yoktu. Bu gece ya ölecektim ya da sağ salim çıkacaktım. Şu an nedense ölecek olma ihtimalim daha ağır basıyordu. Ama hak etmiştim; ne geldiyse başıma bu merakım yüzünden gelmişti. Sesleri gitgide yaklaşırken benim kalbim duracak gibiydi. İki günde maraton koşucusu kadar koşmuştum resmen. Birden ayağım takıldığında yere yapıştım. Acı tüm bedenimi sararken kendimi köşeye attım. Bu durumda kaçamazdım. Elim kalbime gitti, umarım bulmazlardı beni… Sesler kesildi bir an. Yoksa bulmuşlar mıydı beni? Hayır… Hayır, olmaz… Hiçbir ses yoktu. Öylece olduğum yere daha çok sindim; hem canım yanıyor hem de üşüyordum. Muhtemelen bileğimi burkmuştum ama kalkmam gerekiyordu. Bir iki dakika daha bekledim, ardından bir araca tutunarak ayağa kalktım. Bileğimde inanılmaz bir acı vardı. “Hadi Zerda, biraz daha dayan… Durmaman gerekiyor.” Seke seke yürümeye başladım. Attığım her adımda canım acıyordu. Sonra kendimi yine ana yolda buldum. Umarım bu defa şansım yaver giderdi, yoksa bitmiştim ben. Ama hiçbir araba yoktu. Hem burası neresiydi ki? Onu bile bilmiyordum. Orman değildi ama neresi olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Birden sesler gelmeye başladı. Onlardı ve yaklaşıyorlardı. Derken bir araba ışığı gördüm. Hızlı hızlı adımlar atmaya başladım. Arabanın bana çarpmasıyla yere düşmem bir oldu. Hızlı değildi, durmak isterken çarpmıştı bana. Ağzımdan acı dolu bir nida döküldü. Arabanın kapısı açıldı. İçinden yüzünü seçemediğim iri yarı bir adam indi. Ardından kendimi onun kolları arasında buldum. “İyi misin?” “Yardım et,” dedim zoraki bir sesle. “Beni öldürecekler, lütfen yardım et…” “Kimsin sen? Neden atladın önüme, kim öldürecek seni?” “Yardım et…” Fazlası çıkmadı ağzımdan. Gözlerim kapanırken son bir kez fısıldadım: “Yardım et…”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD