BAŞIMIN BELASI
Elimdeki soğuk demiri ağır ağır kaldırdım. Parmaklarım silahın kabzasını kavrarken yüzümde en ufak bir tereddüt, gözlerimde zerre kadar merhamet yoktu. Namluya yerleşen bakışlarım, karşımdaki adamın yüzünde sabitlenmişti. Zerre düşünmeden, sanki çoktan verilmiş bir kararın son adımını atıyormuşum gibi koluna nişan aldım ve tetiği çektim. Silahın çıkardığı sağır edici patlama, deponun rutubet kokusuna sinmiş ağır sessizliği bir anda parçaladı. Yankılanan ses, yüksek ve çıplak beton duvarlara çarpıp defalarca geri dönerken karşımdaki adam acıyla sendeledi. Ben ise olduğum yerde kıpırdamadan onu izledim. Bu dünyada nefes almasının bile başlı başına bir haksızlık olduğuna inandığım o şerefsizin yüzüne baktım. Kadın düşmanıydı. Yıllardır gecemi gündüzüme katıp, dişimle tırnağımla kurduğum her şeyi baltalamaya, önümde duran hayatıma kendi pis ellerini uzatmaya kalkmıştı. Yetmemiş, bütün sınırları hiçe sayarak kardeşime el uzatmaya cüret etmişti. İşte asıl affedemediğim buydu. Ben bu hayatta her şeyi kendi ellerimle kazımıştım. Güvenimi, gücümü, ismimi… Her birini bedel ödeyerek elde etmiştim. Bu yüzden benim dünyamda kurallar vardı. Kuralı çiğneyen cezasını öderdi. Ve Vural, kendi cezasını çoktan hak etmişti.
Namlu hâlâ ateşin sıcaklığını taşıyordu. Parmaklarımın arasında tuttuğum silaha kısa bir bakış attıktan sonra gözlerimi yeniden yerde kıvranan adama çevirdim. Sesimi yükseltmeye bile ihtiyaç duymadan, buz gibi bir sakinlikle konuştum.
"Ölümüne bu kadar hızlı imza atan birini daha önce hiç görmemiştim, Vural."
Sözlerim deponun ağır havasına yayıldığında sesimdeki soğukluk, duvarlara sinmiş loş karanlığı bile bastıracak kadar keskinleşti. Karşımdaki adam dişlerini sıkarak acıyla kıvranıyor, bir eliyle yarasını bastırmaya çalışırken diğer eliyle beton zeminden destek almaya uğraşıyordu. Yüzünün rengi saniyeler içinde solmuş, alnında soğuk ter damlaları birikmişti. Dudaklarından güçlükle dökülen birkaç kelime, beklediğim gibi pişmanlıktan değil, yalnızca korkudan ibaretti.
"Yalvarırım…" diye fısıldadı, nefesi kesik kesikti. "Dur artık… Yalvarırım, dur."
Dudaklarımın kenarı küçümseyen bir ifadeyle kıvrıldı. Damarlarımda dolaşan öfke henüz dinmeye niyetli değildi. İçimde kabaran o karanlık öfkenin önüne geçebilecek bir güç olduğuna inanmıyordum. Belki de yoktu. Çünkü benim için bazı sınırlar yalnızca çizgi değildi; dokunulduğu anda insanın hayatına mal olabilecek kadar keskindi. Bu hayatta demirden örülü kurallarım vardı. Kadına dokunulmayacaktı. Masuma el uzatılmayacaktı. Benim korumam altında olan birine zarar verilmeyecekti. Ve bu adam, benim en kutsal saydığım kurallardan birini çiğnemekle kalmamış, bunu bilerek ve isteyerek yapmıştı.
"Benim canımı yakmak için kardeşime el sürmeyi aklından geçiren birisi için durayım mı?" Sesim bu kez daha sert çıktı. Attığım her adımın yankısı depoda duyulurken silahı elimde sıkıca tutmaya devam ettim. "Hayır." Bir an duraksadım, gözlerimi onun korkuyla büyüyen gözlerine diktim. "Sen bu hayatta ölümü çoktan hak ettin."
Vural başını güçlükle kaldırdı. Yüzündeki acıya rağmen dudaklarının kenarında beliren o alaycı ifade, içimdeki öfkenin yeniden alevlenmesine yetti. Sanki ölümün birkaç adım uzağında değilmiş gibi hâlâ kendisini üstün görmeye çalışıyordu.
"Son sözümü söyleyeceğim o zaman, öyle mi?" dedi. Sesi güçsüzdü fakat o iğrenç alaycılığını hâlâ koruyordu. Ardından nefesini toparlayıp gözlerini üzerime dikti. "Kardeşin çok…"
Cümlesini tamamlamasına izin vermedim.
Silahı hiç düşünmeden yukarı kaldırdım. Namlu bu kez doğrudan alnının tam ortasına çevrildi. Gözlerimdeki kararlılık, karşımdaki adamın yüzündeki son cesaret kırıntısını da silip süpürmüş olmalıydı. Parmağım yeniden tetiğin üzerine yerleşti. Bu kez ne bir uyarı yaptım ne de son bir söz söylemesine fırsat verdim. Çenem kasılırken tetiği çektim.
Deponun içinde ikinci bir patlama yankılandı.
Ardından ağır bir sessizlik çöktü.
Beton zemine yayılan koyu kırmızı lekeye son kez baktım. İçimde ne pişmanlık vardı ne de geriye dönüp bakma isteği. Silahı aşağı indirip yanımdaki adamlara kısa ve anlamlı bir baş selamı verdim. Onlara tek kelime söylememe gerek yoktu. Ne yapacaklarını zaten biliyorlardı. Benim verdiğim emirlerin yarım bırakılmayacağını onlar da çok iyi öğrenmişti.
Arkamı döndüm. Ağır ve kendinden emin adımlarla deponun çıkışına ilerledim. Arkada bıraktığım şeyin ne olduğunu düşünmeden, demir kapıyı açıp dışarı çıktım.
Serin gece havası yüzüme çarptığı anda ciğerlerime dolan temiz hava, içerideki ağır barut ve rutubet kokusunu dağıtır gibi oldu. Gökyüzü karanlıktı. Sokak lambalarının solgun ışıkları ıslak asfaltın üzerine uzanırken ellerimi cebime atıp birkaç adımda arabama ulaştım. Kapıyı açarak içeri girdim, koltuğa yerleştiğim anda motoru çalıştırdım. Motorun homurtusu gecenin sessizliğini bölerken direksiyonu kavradım ve gaza bastım.
Karanlık sokaklar camın ardından hızla geride kalıyordu. Birkaç dakika boyunca zihnimde az önce depoda yaşananlardan başka hiçbir şey yoktu. Fakat her zamanki rutinime yaklaştıkça içimdeki o sertlik, fark ettirmeden yerini başka bir duyguya bırakmaya başladı.
Yan komşumun evinin önüne geldiğimde arabayı yavaşlatıp durdurdum.
Tam o sırada bahçe kapısı açıldı.
Sanki beni bekliyormuş gibi Duru dışarı çıktı.
Gözlerimi ona çevirdiğim anda direksiyonu kavrayan ellerimdeki gerginlik gevşedi. Az önce bir adamın hayatına son verirken yüzümde zerre kadar tereddüt bulunmayan o sert, acımasız adamdan geriye yalnızca onun yanında ortaya çıkan başka bir Ateş kalmıştı. Bunu kendime itiraf etmeyi sevmesem de Duru’nun varlığı, üzerimde taşıdığım bütün ağırlığı birkaç saniye içinde dağıtmayı başarıyordu.
Camı aşağı indirirken dudaklarımın kenarında istemsiz bir gülümseme oluştu.
"Çirkin," diye mırıldandım.
Duru, sesimi duyar duymaz başını bana çevirdi. Karanlığın içinde bile gözlerinin üzerimde olduğunu net biçimde görebiliyordum. Kaşları hemen çatıldı. Yüzüne yerleşen o tanıdık bıkkınlık ifadesi, günün bütün yorgunluğuna rağmen içimde küçük bir eğlence kırıntısı uyandırdı.
"Yine mi sen ya?" dedi. Sesinde hem hafif bir sinir hem de artık bana karşı alışkanlığa dönüşmüş o tatlı sitem vardı.
"Yine ben ya." Dudaklarımda çarpık bir gülümseme belirirken ona baktım. "Benden kurtulabileceğini gerçekten düşündün mü?"
"Bugün seninle uğraşacak hiç hâlim yok, Ateş." Omuzları bıkkınlıkla düşerken derin bir nefes verdi. "Gerçekten yok. Bütün gün yeterince yoruldum."
"Maalesef aynı yere gidiyoruz, çirkin." Sesime bilerek sahte bir üzgünlük kattım. "Dolayısıyla benimle uğraşmak zorundasın."
Duru birkaç saniye yüzüme baktı. Ardından ellerini iki yana açarak sitemle patladı.
"Biz seninle neden aynı arkadaş ortamındayız ya?"
"Çünkü kader bizi birbirimize mahkûm etti."
"Bence kaderin de bundan haberi yok."
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Duru başını iki yana sallayarak arabaya doğru yürüdü. Ön yolcu koltuğunun kapısını açıp içeri oturduğunda yüzündeki bıkkınlık hâlâ yerli yerindeydi. Kapıyı kapattı, emniyet kemerini taktı ve daha ben arabayı hareket ettirmeden söylenmeye başladı.
"Bana bir daha çirkin deme."
Kaşımı kaldırarak ona baktım. "Neden?"
"Çünkü sinir oluyorum."
"Tam da bu yüzden söylüyorum."
"İşte bak!" diye çıkıştı. "Sonra da neden sinir olduğumu soruyorsun. Biri duyacak, senin tamamen akli dengeni yitirmiş bir deli olduğunu düşünecek." Kahkahayı bastım.
"Sence benim gibi yakışıklı bir adam deli olabilir mi?" Duru birkaç saniye yüzüme baktı. Ardından küçümseyen bir ifadeyle dudaklarını büktü.
"Haklısın." Zafer kazanmışım gibi kaşlarımı kaldırdım.
"Sonunda kabul ettin."
"Yanlış anlama." Parmağını bana doğru salladı. "Deli demezler. Akıldan tamamen yoksun derler." Yüzümü buruşturup başımı iki yana salladım.
"Keşke bu ruh hastalığının bir çaresi olsaydı."
"Keşke senin bu çirkinliğinin de bir çaresi olsaydı, Duru." Bu kez sesime özellikle yapmacık bir sinir kattım. Duru’nun yüzünde beliren gülümsemeyi görünce doğru yere dokunduğumu anladım.
"Çok komik." Kıkırdayarak başını koltuğa yasladı. "Bir daha tekrarı olmasın, küçük mafyacık."
"Ne dedin sen?"
"Duydun." Direksiyonu çevirip arabayı yola çıkardım. Sokak lambalarının ışığı ön camdan içeri süzülürken Duru hâlâ gülüyordu.
"Yalnız," dedi bir süre sonra, "bu tehditkâr sözlerini herhangi biri duysa var ya, çok gülerdi."
"Öyle mi?"
"Evet."
"Sonra?"
Duru omuz silkti. "Sonra da sana deli derlerdi." Kısa bir sessizliğin ardından dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme oluştu.
"Gerçi…" dedi. "Gülemezlerdi bile."
Başımı ona çevirmeden kaşımı kaldırdım.
"Neden?"
"Çünkü şu an ölmüş olurlardı." Bir anlığına ona baktım. Haklıydı.
Herkes için ben başka biriydim. Sert, mesafeli, acımasız ve gerektiğinde karşısındaki insanın hayatını tek bir kararla değiştirebilecek kadar tehlikeli biri. Fakat Duru’nun yanında bütün o kuralların anlamı değişiyordu. Bana meydan okuyabiliyor, benimle dalga geçebiliyor, sınırlarımı zorlayabiliyor ve bunu yaparken hiçbir zaman gerçekten korkmuyordu.
Çünkü onun benim dünyamda kimsenin sahip olmadığı bir ayrıcalığı vardı.
Duru başını gururla kaldırdı, yüzünde kendinden emin bir gülümseme belirirken bana baktı.
"Benim bir ayrıcalığım var, beyefendi."
"Öyle mi?"
"Evet." Sesindeki gurur daha da belirginleşti. "Ben ne istersem sana söyleyebilirim." İçimde bir yer, onun bu cümlesini duyduğu anda sessizce yumuşadı. Haklıydı. Onun bu dünyada kimsede olmayan, benim koyduğum bütün kuralları tek başına geçersiz kılabilecek kadar büyük bir ayrıcalığı vardı. Yüzümde oluşan yumuşak ifadeyi fark etmesini istemediğim için gözlerimi yeniden yola çevirdim. Parmaklarım direksiyonun üzerinde gevşerken dudaklarımdan alçak bir sesle tek bir cümle döküldü.
"Söyle bakalım, başımın belası."