"Poyraz, kendi karanlığında bir çıkış yolu ararken, Sıla’nın kaderini de kendisiyle mühürlemeye karar verir."
POYRAZ
Sıla yoğun bakımdayken doktor beni dışarı çağırdı. Onu gördüğümde parmağını oynattığını ve sayıkladığını söyledim. Doktor hemen kontrollerini yaptıktan sonra bana dönüp, “Birkaç saate kendine gelir, değerleri iyi olursa normal odaya alırız,” dedi.
O an sanki göğsümdeki ağırlık biraz olsun hafifledi.
Yoğun bakımın camından onu izlerken, her nefes alışında içimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissediyordum. Birkaç gündür ilk defa derin bir nefes alabilmiştim.
Tam o sırada telefonum çaldı Ali’ydi. Nihayet dönmüştü.
“Efendim geldim, neredesiniz?”
“Hastanedeyim. En üst kattaki bana ayrılan odada buluşalım.”
Telefonu kapatıp son bir kez cama yöneldim. Gözlerim hâlâ kapalıydı ama nefes alışları daha düzenliydi.
“Uyan artık Sıla…” diye fısıldadım kendi kendime.
Sonra asansöre binip yukarı çıktım. Artık Sıla hakkındaki bütün gizemleri öğrenme vakti gelmişti.
Benim için hem ofis hem de yatak odası olarak dizayn edilmiş odaya vardığımda Ali çoktan gelmişti. Birlikte içeri geçip ofis alanındaki orta boy masama ilerledim. Masanın arkasındaki koltuğuma oturmak yerine, önünde duran karşılıklı sandalyelerden birine yerleştim. Ayakta bekleyen Ali'ye de elimle karşıma oturmasını işaret ettim.
"Anlat Ali, neler öğrendin? Her şeyi, en ince ayrıntısıyla anlat bana".
Ali derin bir nefes aldı, dosyayı önüme koyarken, “Poyraz Bey, açıkçası çok da iç açıcı şeyler öğrenmedim,” dedi. Bu söz üzerine bir kaşımı kaldırıp merakla dinledim.
Ali başını eğip elindeki dosyayı açtı.
“Sıla hanım iki ay önce, 9 Mayıs’ta 18 yaşına girmiş. İzmir Bayraklı’da yaşıyor. Babası fabrika işçisi, öz annesi on yaşındayken vefat etmiş. Daha sonra babası ikinci bir evlilik yapıp Aslı Güngör adında bir kadınla evlenmiş. Evin tek çocuğu ama buna rağmen birçok farklı işte yarı zamanlı olarak çalışmış.”
Sözlerini dinlerken kaşlarım arasındaki çizgi derinleşti. Şimdiye kadar gayet sade, sıradan bir hayat. Ne var bunda bu kadar iç karartıcı olan?
“Bu hikâyede iç açıcı olmayan ne Ali?” diye sordum, sesimde artan gerginlikle.
Ali, çantasından birkaç fotoğraf çıkarıp masanın üzerine bıraktı. İlk fotoğrafı bana uzattı.
“Bu Sıla’nın babası, Hamit. Çelik Tekstil’de çalışıyor, elli sekiz yaşında.”
Fotoğrafı elime alıp inceledim. Esmer teninde derinleşmiş kırışıklıklar, küçük kahverengi gözler, ak düşmüş saçlar... Sıla kesinlikle babasına benzemiyordu. Fotoğrafı masaya koyup ikinciye uzandım.
“Bu da Tekin, Sıla’nın belalısı.”
Kelimeler ağzından çıkar çıkmaz başımı kaldırıp Ali’ye sert bir bakış attım.
“Belalısı derken?”
Ali, ne demek istediğimi anlamıştı.
“İzmir’e gidip araştırmaya başladığımda ilk dikkatimi çeken bu oldu. Bu adam Sıla daha 15 yaşındayken sapık gibi peşine takılmış. Birkaç kez babasından istemiş ama adam küçük diye vermemiş. O günden bu yana da defalarca taciz etmiş kızı. Sıla 18 yaşına girer girmez de babasına yüklü miktarda para teklif edip kızı istemiş. Hamit denilen herif, parayı görünce neredeyse zil takıp oynayacakmış.”
Diğer fotoğrafı önüme itti.
“Düğün hazırlıkları başlamış ama arada bir şey olmuş. Tekin denen adam evinde yaralı bulunmuş. Aynı gün içinde Sıla da ortadan kaybolmuş. Antalya için aldığı bileti iptal edip gece yarısı İstanbul’a gelmiş. Geri kalanını zaten biliyorsun.”
Ali konuşmayı bitirdiğinde odadaki sessizlik ağırlaştı. Fotoğraflara baktım uzun uzun ellerimle tuttuğum kağıtlar sanki yanıyordu.
Sıla… o masum bakışlı kız…
Meğer cehennemden kaçıp benim cehennemime sığınmış.
Ali’nin anlattığı her kelimeyi, her detayı dikkatle dinledim. Sıla’nın babasının onu bir adama satmış olması gerçeği kanımı kaynatıyordu, hele o puştun daha çocuk yaştan kızı taciz etmeye başlamış olması… İkisini de çıplak ellerimle yok etmek istiyordum. Avuç içlerim kaşınıyordu, öfkem kabarıyordu. Sakinleşmek için ellerimi yumruk yaptım, parmak eklemlerim beyazlaşana dek sıktım.
Peki ya ben? Ben ne yapmıştım ona… Ona çok mu iyi davranmıştım? Hayır. Ben de bir malmış gibi davranmıştım. Zarar vermiş, incitmiştim onu. Fakat şimdi telafi edecektim. Ben Poyraz’dım, ona yaşattığım her şeyi unutturacaktım. Bunu yapacaktım, bedeli ne olursa olsun.
Tekin denen şerefsizin fotoğrafını elime aldım, yüzünü hafızama kazımak ister gibi detaylıca inceledim. “Kim yaralamış bu şerefsizi?” diye sordum kendi kendime. Aslında bir tahminim vardı, ama emin olmak istiyordum.
Ali konuştu: “Evinde bıçakla yaralanmış şekilde bulunmuş. Yaralanmadan önce Sıla hanım ile alışveriş için dışarı çıkmışlar. Neden eve gitmiş, olay nasıl olmuş, bilinmiyor. Ama tahminimce onu bıçaklayan kız oldu.”
Ben de aynı fikirdeyim fakat neden bu şerefsizin evinde? Evde kıza ne yaptı da onu bıçaklamak zorunda kaldı? Çünkü Sıla, tanıdığım kadarıyla öyle kolayca birine zarar verecek biri değildi. Aksine, onu bulduğum ilk gece ben bayıldıktan sonra bile… vurabilirdi; ama bunun yerine bana yardım etmişti.
Öğrendiğim her yeni bilgiyle Sıla’ya dair merakım derinleşiyordu. Her parça, her eksik cevap beni daha çok itiyordu—onun geçmişini, o gece yaşananların ayrıntılarını, Tekin’le olan bağını öğrenmek için; neden orada olduğunu, neden İstanbul’a geldiğini, ve en önemlisi onun gerçekte kim olduğunu.
Elimi çenemin altında gezdirip soğukkanlılığımı toplamaya çalıştım. İçimde büyüyen bu karmaşık öfke ve sorumluluk hissi, artık bir plan gerektiriyordu. Ali’ye baktım, gözlerimde kararlılığın donuk ışığıyla: “Bunların hepsini getireceksin. Her iz, her tanık, her kayıt hepsi. Ve Tekin’in o gece yanında kimler vardı, oraya nasıl gitti, kimlerle konuştu; hepsini ortaya çıkaracağız.”
Ali başıyla onayladı. Bense, Sıla’nın masumiyetini bir kez daha kendime kanıtlayana dek durmayacağımın farkındaydım. Ve eğer gerekirse, geçmişin kirini tek tek kazıyıp ortadan kaldırırdım.
“Ee, bu kız kaçınca kimse şüphelenmemiş mi? Sonuçta en son bu adamla görülmüş; adam şikayetçi olmamış mı?” diye sordum.
Ali başını sallayıp dosyayı karıştırırken anlattı:
“İşin tuhaf kısmı da bu zaten. Polise verdiği ifadede eve hırsız girdiğini söylemiş ama kamera kayıtlarında böyle bir kayıt yok. En son, Sıla’nın koşarak çıktığı görüntüler var. Adam kızdan şikayetçi olmamış; dediğine göre eve gittiklerinde içeride hırsız varmış, sonra aralarında itiş kakış olmuş, adam da Tekin’i bıçaklamış, sonra pencereden kaçmış. Sıla da panik yapıp kaçmış. Zaten bıçakta parmak izi bulunmamış. Sıla’nın ifadesi alınmak istendiğinde ailesi ‘psikolojisi şu an iyi değil’ diyip geçiştirmiş. Adamın da sicili temiz değil; birçok suçtan sabıkası var, bu yüzden polis çok üstelememiş.”
“Sıla’yı bulup cezasını kendi verecek,” diye mırıldandım
“Aynen öyle,” dedi. “Hastaneden taburcu olduktan sonra Hamit’ten parayı geri istemiş; ama adam vermemiş. ‘Ben kızı sana verdim, sen sahip çıkamadın’ demiş. Tekin delirip adama saldırmış; kuyruğu köşeye sıkışınca da Sıla’yı bulup getireceğini söylemiş.”
Ali devam etti:
“Şimdi ikisi de yana yakıla kızı arıyorlar. İlk başta Antalya’ya gittiğini düşünüp orada aradılar; dün de İstanbul’a gelmiş Tekin.”
Cümleleri duydukça içimde bir buz kütlesi büyüdü. Demek ölmek için beni İzmir’e kadar yormak istememiş; kendi ayaklarıyla bana geliyordu. Gelsin bakalım
“Tamam Ali, sağ ol. İyi iş çıkarmışsın. Bundan sonrası da sende; araştırmaya devam et. Bu adamı bul ve her adımını takip edip bana bildir.”
“Baş üstüne efendim,” dedi Ali, başıyla onaylayıp çıktı.
Kapı kapanıp ayak sesleri uzaklaşınca odanın sağ köşesindeki Chester koltuklara doğru yürüdüm. Koltuğa çöküp iyice yayıldım, başımı geriye attım. Buraya gelirken umudum, Sıla’ya karşı kullanabileceğim bir koz yakalamaktı — umduğum olmuştu. Ama öğrendiklerimle birlikte içimde tarif edilemez bir sıkıntı belirdi. başına gelenleri bilmek, içimde bir türlü yerine oturmayan, açıklanamayan bir sızı uyandırıyordu.
Gözlerimi tavana dikip düşünürken kararlılığım daha da pekişti. Bu işin hesabı sorulacaktı; gerekirse köküne kadar kazacağım. Sıla’nın geçmişindeki gölgeler, gecikmeden gün yüzüne çıkacaktı.
---
YAZARDAN
Ofisin loş ışığı masanın üzerindeki dosyaların gölgesini uzatıyordu. Poyraz, koltuğuna yaslanmak yerine hâlâ önündeki sandalyede dik oturuyordu; parmak uçları masanın kenarını yumruk gibi sıkmış, düşünceleri başka başka yerlere dağılıyordu. Ali’nin getirdiği haberler masanın üstündeki fotoğraflarla birleşince içinde bir şeyler kırılmıştı — öfke, suçluluk ve anlaşılması güç bir merak birbirine karışıyordu.
Telefonunu aldı, numarayı tuşladı. Hattın diğer ucunda Rıfat’ın sesi sert ve uykulu çıktı.
“Burada mısın?” dedi Poyraz, sesinde emir ile merak arasında ince bir çizgi vardı.
“Buradayım abi.”
“Tekin’in izini sür. İzmir bağlantılarını tekrar teyit et, adamın son görüldüğü yerleri, tanıdıklarını, para akışını, her şeyi. Kimseye söylemeden, sessizce. Bu iş kirli. Benden habersiz hareket eden olmasın.”
“Anladım abi, hemen başlıyorum.”
“Gerekirse geceyi uzun geçir. Bulduğun her şeyi getir bana. Ve bir şey daha eğer Tekin hareket ederse takip edin, yerini tespit edin, ama dokunmayın. onun icabına ben bakacağım.”
Rıfat’ın onayı kısa oldu. “Tamam abi.”
Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes çekti. Dışarıda gece rüzgârı ağaçları yalayıp götürürken, onun içinde fırtına dinmiyordu. Sıla’yı düşününce aklına gelen görüntüler duruyordu: korkmuş gözler, titreyen el ve o yardım eli. Kendine sordu: “Bunu nasıl telafi ederim?” Cevap netti ama yolu bulanık, önce gerçekleri toplamak, sonra karar vermek.
Hızla ayağa kalktı, çalışma masasına dayandı, alnını avuçlarına yasladı. İş bitinceye kadar beklemeyecekti, hem Sıla hem de Tekin için hamlesini kusursuz yapmalıydı. Rıfat’a verdiği emirlerin dışında Yiğit’i de haberdar etti — ihalenin işleri aksamamalıydı ama gerektiğinde anında müdahale yapabilecek bir el de hazırda durmalıydı.
Kurtarıcı bir plan değil, bir başlangıçtı bu. Poyraz, koltuğuna geri oturup dosyaları tekrar karıştırırken yüzünde kararlı, soğuk bir ifade vardı. Sesinin içine sızan o düşük mırıldanma, odadaki sessizliğe takıldı: “Her şeyi öğreneceğim. Hepsini.”
Kapı aralığından ofisin koridoruna yayılan loş ışık, o an için onun tek dostuydu ve o ışığın altında, geceyle beraber hareket etmeye başlayan bir planın ilk kıvılcımı çakıldı.
---
POYRAZ
Bugün Sıla normal odaya alındı. Doktora haber verdiğinde şirketteki işleri hallediyordum, haberi alır almaz gitmek istedim ama şirketteki işler ve yeraltındaki yönetimimde birikmiş sorumluluklar vardı önce onları halletmem gerekiyordu. Her ihtimale karşı kapısına iki tane adam koydum.
Asistanın getirdiği belgeleri incelerken kapım açıldı. İçeri giren kişi muhtemelen Yiğit’ti; çünkü kendisi mağarada yetiştiği için kapı çalma adabını pek bilmiyor. Kafamı kaldırıp imalı bir ifadeyle, “Girebilirsin, Yiğit,” dedim.
“Yav oğlum, sende alış artık bana, her seferinde aynı ima, sıkılmadın mı artık?” diye takıldı Yiğit.
“Yok kardeşim, sen kapı çalmayı öğrenene kadar devam edeceğim,” diye karşılık verdim.
Yiğit sırıtarak önümdeki koltuğa oturdu. “Ee, anlatmayacak mısın?” diye sordu.
Bir kaşımı kaldırıp karşımda duran adama baktım. “Neyi anlatacağım?” diye kestirip attım.
“Salağa yatma be oğlum. Yer altında olmayabilirim ama benim de elim kolum uzun; kendime göre bir çevrem var. Yani istersem ne olduğunu şimdi en geç birkaç saate öğrenirim. Bu yüzden uzatm ne işler çevirdiğini anlatmaya başla. Hatta dur, ben sana yardımcı olayım: Hastaneye yatırdığın kız kim?”
Yiğit’in ne kadar zeki olduğunu ve elinin ne kadar güçlü olduğunu biliyordum; bu yüzden, her ne kadar yeraltında benimle birlikte resmi bir pozisyonda olmasa da, birçok işimde bana fazlasıyla yardım ediyordu. Haklıydı, istese hemen öğrenebilirdi. Ama benim anlatmami istiyordu. onun şimdi öğrenmesini istemiyordum, zamanlama henüz benim lehime değildi.
“Dediğinde de haklısın,” dedim sakin bir tavırla. “İstesen öğrenirsin. Ama şu anda zamanı değil. Öncelikle şu evrakları bitir,
Sonra anlatırım.
Yiğit anlayışla kafasını sallayıp "anladım Romeo ne zaman istersen dinlerim seni" diyip pis pis sırıtmaya başladı
"sikerim lan belanı düzgün konuş yok öyle birşey sadece kız bana lazım o kadar."
Yiğit yüzündeki aynı gülümseme ile ellerini havaya kaldırıp "tamam dostum sakin ol aşık olmak yanlış birşey değil."
dişlerimin arasından tıslayarak"Yiğiiitt" dedim. o ise beni umursamadan arkasını dönüp odadan çıkmak için ilerledi kapıdan çıkmadan önce bir süre durup arkasını dönmeden "o kızla nasıl bir işin var bilmiyorum ama yanlış bir şey yapamayacağını da biliyorum bu yüzden kardeşim sakın masum birine zarar vermeye kalkma" sözlerini bitirdikten sonra dışarı çıkıp kapıyı kapatmadan gitti puşt kapısız köyden gelmiş zaten
asistanım Özge'ye bağırıp kapıyı kapatmasını söyledim
***
son toplantımıda yapıp şirketten hastanenin inşaat işinin nasıl gittiğini görmek için ayrıldım gidip yerinde incelemelerimi yapıp notlarımı aldıktan sonra bugün ki işim bitmişti. akşam olmuştu yer altı işlerimi de halletmek için Yiğit'in gece kulübü
KuruKafa ya gidip bir kaç kişi ile görüşmem gerekiyor.
Kulübe vardığımda alkolün ağır kokusu ve kulak patlatan müzik sesi beni karşıladı kalabalığın arasına girmeden VIP bölümüne giden koridora doğru ilerledim VIP bölümünde bulunan merdivenlere yönelip üst katta ki ofise girip masanın arkasındaki deri koltuğa oturdum Yiğit de kıçının kıymetini biliyor valla :) iyice yerleştikten sonra 'Rıfaat!' diye bağırdım, Rıfat benden önce gelip ortamın kontrolünü yapıp, yapacağım görüşmeleri ayarlamıştı.
Rıfat kapıyı tıklatıp içeri girdi ellerini önünde bağlayıp "buyur abi" dedi.
" Oktay geldi mi?"
" geldi abi, dediğin gibi mesajını ona iletir iletmez görüşmek için hemen geldi"
bir süredir Oktay'ı takipteyiz tahmin ettiğim gibi bir işler peşindeydi ama henüz tam ne olduğunu çözemedim.
bu yüzden belki birşeyleri yakalarım diye Rifatla mesaj gönderip benimle buluşmasını istedim o da oltaya hemen atlayıp geldi.
" Oktay'ı buraya getir onunla özel olarak konuşmak istediğimi söyle"
"baş üstüne efendim"
Rıfat gittikten birkaç dakika sonra kapı tekrar çaldı Rıfat içeri girip " efendim Oktay bey geldi"
Rıfat sözünü yeni bitirmişti ki Oktay odaya daldı ve yüzündeki mide bulandıran sırıtmasıyla geçip karşıma oturdu. sakin kalıp Rıfata kafamla çıkmasını işaret ettim dışarı çıkıp kapıyı kapattıktan sonra Oktay'a döndüm.
Alay dolu sesimle " görüşmeyeli uzun zaman oldu" dedim
Oktay hiç istifini bozmadan aynı sekilde karşılık verdi " beni bu kadar özlediğini bilseydim daha önce gelirdim Poyraz"
ismimi tiksinir gibi söylemesini görmezden gelerek asıl niyetini anlamak için " buraya seni ne için çağırdığımı biliyorsun sana mesajımda açıkça iletmiştim" yüz ifadesj bir anlığına bozulsa da tekrar eski haline dönüp " bilmemeyi tercih ederdim, ama madem bu kadar ısrarcısın buyu konuşalım".
***
Oktay Polatlı ile olan görüşmem bittikten sonra birkaç kişi ile daha görüştüm ve hepsinin ağzında da aynı laf dönüyor du. Poyraz Kara erkek değilmiş. birkaç hafta önce çağırdığım eskortlar herkese ötmüşler bütün bunlar tabiki de Oktay şerefsizin sayesinde olmuş piçin amacı önce yavaş yavaş itibarımı bitirmek sonrada en zayıf anında beni öldürmek tabi itin götü yemiyor şimdi karşıma çıkıp dişe diş dövüşmek. İlk başta kabul etmesem de daha sonrasında kadınların gizli kamerayla çektiği görüntüler ortaya çıktı bunu içinde kapımdaki güvenlik görevlilerinin de ayrıca fadesini alacaktım. şüphelerim doğruysa içerde bir köstebek var.
her ne kadar güçlü olsam da böylesine bir dedikodunun önüne geçmiyorum, eğer bu adamları şimdi öldürürsem bu onları haklı çıkarır ve etrafta daha çok yankı uyandırır.
herkese bana karşı kurulmuş bir tuzak olduğunu tamamen oyundan ibaret olduğunu söyleyip geçiştirdim ve onlara yakında bunu ıspatlayıp bana bu lekeyi süreni bulup aleme ibret olsun diye VIP bölümünde parti verip salonun ortasinda boynundan asıp sallandıracağım.
Yapanın oktay olduğunu biliyorum geriyede sadece ispatlamak kalıyordu bunun içinde içerdeki köstebeği yakalamam gerekiyor. Okatay bu yaptığıyla beni düşüreceğini sansa da bana onu öldürmem için güzel bir sebep vermiş oldu
---
Saat gece yarısını gösterdiğinde işlerimi bitirip sonunda hastaneye Sıla'nın yanına gelebilmiştim. Odaya adım attığım anda koridorun soğuk lambalarının ötesinde, burada zaman başka bir ritimde akıyordu; her adımımda kalbimde bir şey daha yavaşlıyordu.
odasına vardığımda huzurla mışıl mışıl uyuyordu. Belki de dünyanın en savunmasız hâli bu yüzüydü; o kadar masum, o kadar kırılgındı ki içimde hem koruma hem de utanç duygusu karıştı.
beline kadar açılmış battaniyeyi üzerine çekip alnına küçük bir öpücük kondurdum uyansın istemiyordum bu yüzden olabildiğince yavaş hareket etmeye çalıştım. Her hareketim neredeyse hacimli bir sessizlik içinde yankılanıyordu; nefesimi tutup zamanı yavaşlatmak istedim.
yanına sandalyeyi çekip ay ışığının aydınlattığı güzel yüzünü bir süre seyrettim. O ay ışığı, yüzündeki solgunluğu bile yumuşatıyor, her çizgiyi nazikçe öpüyordu.
burnu çok güzel fındık gibi içimdeki çocuksu bir dürtüyle o an ısırmak istedim sonra hemen silkelenip kendime geldim. O anlık istencin ne kadar anlamsız ve insanî olduğunu kendime itiraf ettim; hem gülünecek hem de utanılacak bir dürtüydü.
Kendi kendime ' ne saçmalıyorsun oğlum çocuk çocuk hareketler yakışıyor mu sana hiç' kendimi azarlamayı bitirdikten tekrar ona odaklandım, ve artık emindim ne olursa olsun Sıla'yı yanımda tutacaktım bunun için elimden gelen herşeyi yapacağım. Kararım, geceyle birlikte içimde katılaştı onu korumak, hatalarımı telafi etmek ve bu hikâyeyi onun için başka bir yöne çevirmek üzere.
Olur da uyanırsa gece gece beni görüp korkmasın diye sessizce odadan çıktım, ayak seslerimi bastırarak koridordan geçip üst kattaki kendi odama yöneldim. Sıla’yı hastaneye yatırdığımdan beri eve gitmemiştim; onun nefes aldığı yerde olmak bana daha güvenli, daha huzurlu geliyordu.
İhtiyacım olan her şeyi adamlarım evden getiriyordu zaten. Burada kalmam, bir tür kefaret gibiydi belki de.
Kıyafetlerimi çıkarıp duşa girdim; sıcak su omuzlarımdan aşağı süzülürken günlerdir biriken gerginliği, üzerime sinmiş kan ve duman kokusunu silmeye çalıştım. Yine de tam olarak arınamıyordum. Aynada kendi yansımama bakarken, gözlerimin içindeki yorgunlukla yüzleşmekten nefret ettim.
Duştan çıkıp üzerime sadece bir eşofman altı geçirdim ve nihayet, günler sonra ilk kez kendimi yatağa bıraktım. Gözlerimi kapar kapamaz derin bir sessizlik çöktü içime — Sıla nefes alıyordu, o yaşıyordu. Bu bana yeterdi.
Uzun zamandır hak etmediğim bir huzurla uykuya daldım.
Ama huzur, benim hayatımda fazla uzun kalmazdı.
Sabahın erken saatlerinde ısrarla çalan telefon sesi sessizliği parçaladı. Yastığın altından telefonu bulup sinirle kulağıma dayadım.
“Kargalar bokunu yemeden beni aradığına göre önemli bir şey olmalı. Yoksa gelip seni bulur, öldürürüm.”
Karşıdan gelen ses Rıfat’a aitti; belli ki tedirgindi.
“Abi… önemli bir mesele var.”
Sesinde bir şey vardı, alışık olduğum o sakin ton değil, telaşlıydı. Kaşlarımı çattım.
“Neymiş lan sabah sabah bu kadar önemli mesele?”
“Valla abi ben bunu telefonda anlatamam, en iyisi sen magazin haberlerine bir bak.”
Yorgun bir nefesle güldüm. “Karı mıyım lan ben, magazin izleyeyim?”
Rıfat hemen atıldı. “Öyle değil abi! Senin hakkında haber yapmışlar. Sana gönderdiğim linke bir bak, görürsün.”
Telefonu kapattıktan sonra, hala yarı uykulu bir haldeyken linki açtım.
Ekranda kocaman puntolarla yazılmış başlık gözlerime çarptı:
> ‘Karayel İnşaat Şirketinin Sahibi Poyraz Kara Eşcinsel mi?’
Başlığı görür görmez beynimden vurulmuşa döndüm; bütün travmalarım gün yüzüne çıkmak için can atıyordu. Haberin devamında dün gece gördüğüm görüntüler ve eskortların itirafları vardı. Bütün her yer bu haberle yankılanıyordu. Şimdi sıçtın oğlum.
Bir an nefesim kesildi. Gözlerim başlığı satır satır tararken parmaklarım istemsizce sıkıldı.
Alaycı bir gülümseme dudaklarımın kenarına yerleşti ama bu gülümsemenin altında kaynayan bir öfke vardı.
Demek oyun böyle başlayacaktı.
Oktay Polatlı, bana saldırmak için silahını bulmuştu.
Ve bu kez mermi şiddet değil, itibar olacaktı.
Bir saattir odanın içinde tur dönüyordum bütün haberleri kaldırmıştım ama çoktan yayılmıştı ve herkes görmüştü. O iki oruspuyu adamlara aldırdım şimdilik soğuk mahzenlerde misafirimiz olsunlar onları da Oktayla birlikte sallandıracağım.
Kanım kaynıyordu; öfke göğsümde bir volkan gibi kabarıp taşıyordu. Ellerim titredi, parmak uçlarım masanın kenarına batarken ahşapta derin bir çizi oluştu. Hızla yerimden fırlayıp odamın camına yürüdüm; dışarıdaki bahçe yeni doğan güneşin ışığıyla titrerken ben içeride kararıyordum. Camı yumrukladım bir cam değilmiş gibi, elimi geri çektiğimde avucum kanlı değildi ama daha kötüydü onurumu hedef alan çamur hâlâ ekranda, gözlerin önündeydi.
Telefonu kapıp Rıfat’ı aradım. Hattın öbür ucunda kısa, kesik nefesler; onun da haberi görmüş olduğu belliydi. “Bana Oktay’ı getir,” dedim. Sözlerim kısa, ölümcül: “Ve o iki fahişeyle ne yaptıysam kaydet. Soğuk mahzen. Kimseye dokunma, sadece beklet. Bu iş bitecek.”
Rıfat onayladı, “Tamam abi, hallediyorum.” diyen sesi bile titriyordu. Hattı kapattım ama bedenim hâlâ hareket ediyordu; odanın içinde hızlı adımlarla dolaşırken aklım olası senaryoları tarıyor, itibarımı ezmeye çalışanları tek tek yok ediyordum. Oktay’ın suratını düşünür düşünmez tükürdüm; o izlanbut yüzüne hak ettiklerini yedirecektim.
Plan kurmadan önce öfkemin buharını atmam gerekirdi: sandalyeyi tek bir hamlede savurdum, ofisin duvarına asılı sert çerçeveli resmi indirdim. Resim cama çarpıp parçalanırken içimdeki soğuk karar daha da netleşti: iftira bir saldırıysa, ben bunun intikamını namus gibi alacaktım. Oktay’ı ve onun kuklalarını önce rezil edip sonra düşürecektim; ama önce köstebeği bulmalıydım—içeride bir yerde bana ihanet eden bir fare vardı ve onu canlı yakalamadan hiçbir şeyi çözmeye niyetim yoktu.
Telefonu tekrar elime alıp kısa notlar yazdım: “Gizli kameraları, güvenlik kayıtlarını topla. Oktay’la ve o iki kadınla ilgili tüm bağlantıları çıkar. Bugün gece burada toplayacağım; kanıtları ortaya koyacağım. Ve eğer biri beni küçük düşürmeye çalıştıysa, adını tahta üzerine yazdıracağım.”
Gözlerim karardıktan sonra bile zihnim soğuk ve hesaplıydı; öfke bir anda yerini hesaplı bir sessizliğe bıraktı. Saldırı planı hazırdı şimdi uygulanacaktı.
öğlene doğru sonunda bir karara varmıştım Sıla ile evlenecektim böylelikle bir taşta bir çok kuşu vurmuş olacaktım hem dedikoduları susturacak, Sıla'yı yanımda tutmayı başaracak , iyileşmemi sağlayacak hemde Sıla'yı peşindeki şerefsizler den koruyacağım.
Rıfat'ı arayıp Sıla'nın kimliği ile benim kimliğimi verip nikah başvurusu için işlemleri başlattırmasını söyledim. söylediğim şeye şaşırsa da bir şey diyemedi, diyemez de zaten.
en geç bir hafta içinde Sıla ile evlenecektim bunu o küçük cadı da kabul etmek zorunda kalacak. ama önce ona kendim hakkımdaki gerçeği anlatmam gerekiyor böylelikle gerçek bir karı koca olabilelim:))
---
şirkete gitmeden önce hem sılayı görmek hemde evlilik haberini vermek için odasına gittim.
Kapıdan içeri girdiğimde odanın loş ışığında, gözleri kapalı halde yatıyordu. Uyuyor sandım önce ama beni hemşire sanıp azarlayınca uyanık olduğunu anladım.
Sessizce yatağa yaklaştım. Üzerindeki battaniye dizlerine kadar düşmüştü, ellerimi cebime koyup bir süre öylece baktım. Sanki ellerimi uzatsam bu defa kaçmayacaktı.
Ama yapmadım.
Yavaşça eğildim, yüzüme doğru gelen o keskin antiseptik kokunun altında teninin hafif sabun kokusunu hissettim. Dudaklarım neredeyse dudaklarına değecekti ki, gözlerini açtı.
Tam o anda aramızda yalnızca nefeslerimiz kaldı.ilk şokunu atlattıktan sonra ellerini omzuna koyup sanki mümkünmüş gibi beni geriye itmeye çalıştı. Sonunda gücüme karşı koymayacağını anlayınca titrek bir nefes verip " uzak dur benden" dediğini yapıp
geri çekildim, dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.
“Bakıyorum, kendini baya toparlamışsın,” dedim alayla, “bu gidişle düğüne kadar hiçbir şeyin kalmaz.”
O an yüzündeki ifadeyi görmek her şeye bedeldi.
Kafası karışmıştı.
“Düğün derken?” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı.
Bir an bile gözlerimi ondan ayırmadım.
İçimdeki bütün öfke, kontrol, sahip olma arzusu tek bir noktada birleşti.
Onu kaybetmeyecektim.
Ne olursa olsun.
"kimin düğünü?"
“Evet, Sıla,” dedim sakince,
"kim evleniyor?"
Kelimeleri söylerken kendi sesimi bile tanıyamadım; tehdit gibi çıkan bir vaat.
"tabii ki biz evleniyoruz"
O an ne yüzünde ki korku, ne de sessizliği umurumdaydı.
O artık benimdi sadece henüz anlamamıştı.
Kısa bir süre daha ona baktım, sonra arkamı dönüp kapıya yöneldim.
Elimi kapı koluna koyduğumda bir an duraksadım.
“Dinlen,” dedim sessizce. “Yakında çok şey değişecek.”
Ve çıktım odadan, kapının kapanma sesi koridorda yankılanırken içimde garip bir huzur vardı.
Sanki her şey nihayet olması gerektiği yere dönüyordu.