***
"Odan nerede?"
Gözlerim büyüdü, nefesim kesildi. Sanki biri kalbimin tam ortasına bastırıyordu.
O ise hiçbir şey olmamış gibi, tek kaşını hafifçe kaldırmış halde beni izliyordu.
Sessizdi. O sessizlikte kalp atışlarım bile yankılanıyordu.
Ne diyeceğimi bilemedim. Bu soruya nasıl cevap verilir ki?
Orada, diyecektim... ama kelime boğazıma düğümlendi.
Nasıl diyebilirdim?
Nasıl gösterebilirdim o çöplükten beter odamı?
Penceresi bile olmayan, toz kokan o küçük yere onun adım atmasını istemiyordum.
İçimde bir utanç kabardı, yanaklarıma sıcaklık yürüdü.
Hem ya birisi görürse? Ya yanlış anlarsa?
Tam bu düşüncelerin içinde kaybolmuşken, sesi yeniden yankılandı. Bu kez daha yumuşak ama hala buyurgandı.
"Kızım, alt tarafı odanı sordum. Şarjım bitti. Sessiz bir yerde konuşmam gereken bir telefon görüşmem var."
Derin bir nefes aldım. Kalbim, sanki az önce ölümle yaşam arasından dönmüş gibi rahatladı.
Oh... sadece telefonmuş. Kendimi aptal gibi hissettim ama yine de içimde bir yer hala çılgınca çarpıyordu.
Titrek bir sesle, eliyle merdivenleri gösterirken gözlerimi kaçırdım.
"Aşağı indiğinde, ilk kapı ağam."
Bana yandan bir bakış attı. Soğuk ama delip geçen o bakış.
Gözleri bir saniyeliğine yüzümde gezindi, sonra hiçbir şey demeden merdivenlere yöneldi.
Adımlarının yankısı taş zeminde yankılanırken, ben olduğum yerde donakaldım.
Ambara girmese bari... İçimden geçen bu düşünce bile kalbimi yeniden sıkıştırdı.
Elim ayağım karışmış bir halde sofrayı toplamaya koyuldum.
Her tabağı kaldırışımda, içimden geçen tek şey onun şu anda orada, benim odamda oluşuydu.
Dakikalar geçti. Ama hala çıkmamıştı.
Ne yapıyordu o adam orada? Telefon mu ediyordu gerçekten...
Yoksa benim dünyamın nasıl bir yer olduğunu mu merak etmişti? Hiç sanmıyorum.
***
Çekdar'dan...
Önemli bir iş konuşmam vardı ve nereye gitsem birisi çıkıyordu. Sayman ailesiyle sıkı bir dostuluğumuz olsa da, babam için katlanıyordum bu aileye. Onlara hiç güvenmiyordum. Bu evden biri duysa anında işimi baltaya bilirlerdi ve ben aylardır bu proje için çalışıyorum.
Salondan çıktığımda, sessizce masayı toplayan kızı gördüm. Bu kızı evin çalışanı mı yoksa ağa kızı mı hala çözememiştim. İsmini hatırlamaya çalışırken, çoktan dibinde bitmiştim ve ona aklımda kalan ismiyle hitap ettim.
"Acuze!" Demem ile korkarak bana döndü. Baktığına göre ismi buydu o zaman, ilk defa duydum bu tuhaf ismi.
Ona odasının nerede olduğunu sormuştum. İlk başta kekelese de sonradan söylemeyi başarıp yolu göstermişti.
Merdivenlerden inip ilk kapıyı açıp içeri girdiğim gibi burnuma gelen mis gibi ama bir o kadar tanıdık kokuyla beynimden vurulmuşa döndüm. Gözlerimi kapatıp kokuyu daha çok aldığım sırada, telefonum çalınca kokunun etkisinden hiç çıkmadan aramayı cevapladım. Uzun süren telefon görüşmemle, kızın özeline girmeden etrafı inceleme fırsatı bulmuştum.
Bu kız bu zenginliğin içinde ne diğe burada kalıyor? Penceresi dahi yoktu ama kendi çabalarıyla güzel bir oda yapmıştı. Gözüm aynalara takıldığında, hepsinin siyaha boyandığını fark ettim. Aynalarla ne alıp veremediği vardı bu kızın? Yatağın üzerindeki siyah ve üzerindeki solgun çiçek desenleri olan yazmayı alıp burnuma götürdüğümde, bir yıl öncesine gitmiştim.
Bana gelen gizemli mektup zarfının içinden çıkan fuların kokusu gibiydi, hata gibisi fazlaydı ama bir yanlışlık vardı. Ben o mektubun sahibini zaten bulmuştum ve yakında evleneceğim kadın olacaktı. Telefon konuşmaya devam ederken yatağa oturup, o tanıdık kokunun olup olmadığını anlamaya çalıştım ama bu imkansızdı.
Gözlerim yavaş yavaş gittiğinde, dinç kalmaya çalışıp telefondaki ortağımla konuşmaya devam ettim.
Neredeyse hiç uyuyamayan bir insandım, bazen birden çok ilaç alarak uyumaya çalışırdım ama ne fayda.
Ama şimdi... gözlerim kendiliğinden kapanıveriyordu. Tıpkı o gizemli fuların kokusunu aldığım ilk gün gibi uyumak istiyordum.
***
Zemheri'den...
Saatler geçmişti. Ama Çekdar Ağa hala odamdaydı.
Gitmedi... ya da gidemedi. Bilmiyorum.
Bildiğim tek şey, her geçen dakikada kalbimin ritminin biraz daha hızlandığıydı.
Mutfakta, Hayriye ablanın çayları doldurmasını beklerken, aklım bir o yana bir bu yana gidip geliyordu.
Ya odaya girdiğinde bir şey görürse? Resimleri kaldırmış mıydım?
Ya özel bir şey ortadaysa, ya bana gülerse... Düşündükçe dudaklarımı kemiriyordum, parmaklarım titriyordu.
Kendime kızıyordum. Bir insan, bir adamın düşüncelerinden bu kadar korkar mıydı?
Ama o... o başka biriydi.
Hayriye abla tepsiyi uzatırken yine o tahammülsüz sesiyle söylendi.
"Dikkatli götür ha! Rezil etme bizi." Gözlerimi devirdim, cevap vermedim. Alışmıştım.
Büyük tepsiyi kollarımın arasına alıp merdivenleri çıktım.
Ağırdı, ama ben de ağırlaşmıştım artık; hem vücudumla hem yüreğimle.
Terasa çıktığımda, masadaki erkeklere tek tek çayları dağıttım. Her birinin bakışı iğne gibiydi.
Öz babam bile bana, sanki bu ortamda bir yabancıyım gibi bakıyordu.
Kadınların olduğu tarafa geçtiğimde, ellerim boş bardaklara uzandı.
O sırada duydum konuşmalarını. Annemi ve... Çekdar'ın annesi Zümrüt Hanım'ı.
"Bizim Ozan’ı da evlendirmeyi düşünüyoruz." dediğinde annem, Zümrüt Hanım’ın sesi, iğne gibi kalbime battı.
"Hayırlısı olsun Zeliha Hanım. Önümüzdeki hafta da Çekdar’ın nişanı olacak. Allah'ta şahit evlenemeyecek diye çok korkmuştuk. Meğer oğlanın sevdiği varmış da bizden saklıyormuş. Allah, ölmeden bana onun mürüvvetini gösterdi ya buna da şükür!"
O an... dünya durdu. Kalbim, sanki bir daha atmadı.
Elimdeki çay tabağı yere düştü, seramiğin sesi kulaklarımda yankılandı.
"Kız yavaş!" diye bağırdı annem.
Kendimi toparlamaya çalıştım. Gözlerim dolmuştu ama ağlamamam gerekiyordu.
Güçlü durmam gerekiyordu. Güçlü görünmem gerekiyordu.
Ama içim... paramparçaydı. O adam... kalbimin tek sahibi... başkasına ait olacaktı.
Nişanlanacaktı. Ve ben... ben sadece izleyebilecektim.
Kalan bardakları topladım, başımı öne eğip merdivenlerden indim.
İlk adımda yaşlar yanaklarımdan süzüldü. İkinci adımda içimdeki gurur yıkıldı. Üçüncüde... kalbim dayanamayıp acıya teslim oldu.
Mutfağa girip bardakları tezgaha bıraktım. Hayriye abla bir şeyler anlatıyordu ama duymuyordum.
Sesler birbirine karıştı. Hiçbir şey umurumda değildi.
Kimsenin olmadığı ahıra girip kapıyı kapattım.
Sonra dizlerimin bağı çözüldü. Yığılıp kaldım.
Sessizce ağlayacağımı sanmıştım ama içim öyle doluydu ki, sesim yankılandı taş duvarlardan.
Sağ elimi kalbime koyup, sanki onu avutur gibi okşadım.
Çok acıyordu. Sanki biri kalbimi avuçlarına almış, sıkıyor... sıkıyor... ve bir daha atmamasını istiyordu.
Benim kalbim öksüzdü, sevgisizdi. Bir tek ona çarpıyordu. Bir tek onun adında yankı buluyordu.
Ona dair her şeyi biliyordum. Yürüyüşünü, bakışını, sesinin tonunu, kokusunu... ama bir şeyi bilememiştim.
Sevdiği bir kız olduğunu. Ve işte, en çok da bunu bilmediğim için bu kadar yanıyordum.
"Sana demiştim, o adam asla sana yar olmayacak Zemheri." İç sesim bir kez daha haklı çıkmıştı.
Ama bu haklılık, hiç bu kadar can yakmamıştı.
Gözyaşlarım durdu belki, ama içim hala kanıyordu.
Ben onsuz nasıl yaşanır bilmiyordum ki. Bu berbat, nefessiz hayatımda bir tek o vardı beni ayakta tutan.
Şimdi o da gidiyordu.
Hayriye ablanın cırtlak sesi ahırın dışından çınlayınca, aceleyle gözyaşlarımı sildim.
Derin bir nefes aldım. Aşk acımı içime gömdüm. Sanki hiç olmamış gibi.
Kapıyı açtım, dışarı çıkıp mutfağa gittim. Tezgahta dağ gibi biriken bulaşıkları görünce, yutkundum.
"O prenses sonunda teşrif etti! Bön bön bakacağına başla yıkamaya, anca iki saate biter onlar."
Hanife ablanın o iğne gibi sesi, kulağıma batarken elim istemsizce yumruk oldu.
"Moral verdiğin için sağ ol abla." dedim, dudaklarımda zoraki bir gülümsemeyle.
Sonra başımı önüme eğip başladım bulaşıkları yıkamaya.
Ama ellerim çalışırken, aklım hala başka bir yerdeydi.
Çekdar’ın nişanlanacağı gerçeği, beynimde dönüp duruyordu.
Sevdiği kadın kimdi acaba? Güzel miydi? Gerçi benden güzel olacağı kesindi... Kendime acıyarak gülümsedim.
"Sanki seninle evlenecekti, Zemheri. Artık gerçekçi mi düşünsen?"
İç sesim yine susmadı. Biliyorum, biliyorum benimle evlenmeyecekti.
Ama bu kadar ani, bu kadar acımasız olması... Hazır değildim işte buna.
"Bu çektiğin acı bile anlamsız. İsmini dahi bilmiyor senin."
Bu cümle kalbime saplandı. Birden o anı hatırladım.
Bana ‘Acuze’ dediği anı. O kadar insan demişti umurumda olmamıştı ama ilk defa o bana dediğinde, o kelimenin anlamı suratımda patlamıştı.
Çirkin... O bana çirkin demişti. Sevdiğim adam, bana herkesin alay konusu ettiği o kelimeyle seslenmişti.
"Belki anlamını bildiği halde öyle seslendi sana, Zemheri."
İç sesim yine vurdu, en zayıf yerimden. Eğer bilerek söylediyse ne fark ederdi ki?
Gerçek buydu. Öyleyim. Çirkinim.
Bulaşıklar bitince ellerimi kurulayıp krem sürdüm. Sıcak sudan soğuğa geçince ellerim çatlamıştı, parmaklarım yanıyordu.
O sırada yukarıdan kalabalığın sesleri geldi. Misafirler artık gitmek üzereydi.
Derin bir nefes alıp mutfağın kapısına yöneldim.
Avludan çıkanları izlerken gözlerim istemsizce onu aradı. Ama yoktu.
Çekdar yoktu. Hala odamda mıydı? Sanmam... gitmiş olmalı.
Tam o sırada babasının sesi yankılandı.
"Yahu bu adam nerede hanım?" Zümrüt Hanım’ın yüzündeki sıkıntı, kocasının sert bakışıyla birleşti.
"En son telefonla konuşup, geleceğim demişti Ağam."
Birden içimde bir ses yükseldi. Konuşsam mı acaba?
Ya beni yanlış anlarsa herkes... ama ya başına bir şey geldiyse?
Cesaretimi topladım.
"Hanımağam, Çekdar Ağa’nın önemli bir görüşmesi vardı. Şarjı bitince odamı sordu, ben de ona gösterdim ama hala orada mı bilmiyorum."
Zümrüt Hanım bana döndü. Gözleri kısıldı, sesi buz gibiydi.
"Git bak." Tam adım atacakken, birden o buyurgan sesiyle devam etti.
"Sen değil! Nihan, git bak ağabeyine."
Donup kaldım. Sanki suçluymuşum gibi. Sanki koca konağın şerefini kirletmişim gibi.
Kız kardeşi yanıma geldi, sessizce ona yolu gösterdim. Ardından başımı öne eğip, ev halkının yanına döndüm.
O an üzerimdeki bakışların ağırlığını hissettim. Nefes bile alamıyordum.
Dakikalar geçti. Nihan döndü. Ama tek başına.
"Ana, ağabeyim uyumuş. Dürtüm ama uyanmadı."
Bir uğultu yayıldı. Herkes şaşkındı.
Koca Çekdar Ağa... benim odamda uyuyakalmıştı. Mahcup oldum. Utandım. Korktum.
Zümrüt Hanım’ın siyah kalemle belirginleştirdiği gözleri üzerime kilitlendi.
"Ne yaptın kız sen oğluma?!"
Kalbim ağzıma geldi. Ne diyebilirdim ki? Koca bir ailenin önünde nefesim bile günah sayılıyordu.
"B-bir şey yapmadım Hanımağam."
Sesim titredi. Ama kimse inanmadı.
Kadın, emin olmak istercesine odaya gitti. Ve kısa bir süre sonra Çekdar’la birlikte geri döndü.
Saçları dağılmıştı, gözleri hala uykuluydu... ama nasıl yakışıklıydı bu haliyle.
Gözleri bana kilitlendi. Beş saniye... sadece beş saniye baktı.
Sonra ben hemen yere indirdim gözlerimi. Bakamadım.
"Oğlum, misafirlikte olacak iştir bu!" dedi Mahmut Ağa öfkeyle.
"Baba, telefon konuşurken içim geçmiş. Af ola." dedi. Sesi sakindi, ama o sakinlikte bile ağırlık vardı.
Babama dönüp bu sefer konuştu.
"Sizde kusura bakmayın Serhat Ağa, benim kusurumdu."
"Olur mu öyle şey Çekdar oğlum! İnsanlık hali." dedi babam, sırıtarak koluna dokundu.
Onları kapıya kadar uğurladılar. Ben arkada durdum, başım hala öne eğikti.
Kapı kapanmadan hemen önce, son kez başımı kaldırdım.
Tam o anda döndü. Göz göze geldik. Bakışı kısa sürdü ama içime işledi.
Neden baktı? Odamda bir şey mi görmüştü? Yoksa... öylesine mi bana baktı?
Kapı tamamen kapandığında, derin bir nefes aldım. Sanki saatlerdir nefes almıyordum.
Tam odama yönelmiştim ki...
"Zemheri!" Babamın gür sesi sırtımı dondurdu.
Yavaşça döndüm babama doğru. Adımlarım titriyordu.
Dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi, kalbim sanki göğsümden dışarı çıkacakmış gibi çarpıyordu.
Gözlerimin içine öyle bir baktı ki, o bakışta ne bir baba sıcaklığı ne de merhamet kalmıştı.
Sadece öfke... ve iğrenme.
"Gel buraya!" Sesi duvarlardan yankılandı.
Bir an duraksadım ama sonra boynumu eğip adımladım yanına.
Yutkundum. Kelimeler boğazıma takıldı.
"Buyur Ağam..." dedim, zar zor.
O an... hiç beklemediğim kadar sert, hiç hak etmediğim kadar ağır bir tokat indi yanağıma.
Başımın yönü değişti, bir anda yere kapaklandım. Yüzüm taş zemine çarptı, alnımdan sıcak bir acı yayıldı.
Kulaklarımda uğultular yankılandı. Ama onun sesi... o kadar sertti ki uğultuyu bile bastırdı.
"Ulan elin adamına odanı açmak nedir?! Bugün odasını açan, yarın koynunu açar!"
Kalbim paramparça oldu. O cümle... Bir tokattan daha fazla acıttı.
Bana, kızına değil de, bir düşmana seslenir gibiydi. Sanki on dokuz yıldır nefes almam bile hataydı.
Karnıma gelen tekmeyle iki büklüm oldum. Nefesim kesildi.
Ciğerlerime hava dolmuyordu, sadece yanıyordum.
Yerde kıvrılmış bir halde, elim karnımda, gözlerimden yaşlar akarken bir tek şeyi düşündüm.
Ben ne yaptım ki?
Ne yaptım da bu kadar aşağılandım?
Ne yaptım da, doğduğum günden beri suçluymuşum gibi cezalandırılıyorum?
***
Çekdar'dan...
Babam onları konağa getirdiğimde, anamın kolundan sabırsızca tuttum.
"Ana yarın ilk işin Zeliha Xanım'ı aramak olsun. Hangi deterjanı kullanıyorlar öğren hele."
"Oğlum yine taktın bir kokuya." demişti zavallı kadın bıkmışca ama itiraz kabul etmedim.
"Ana sana ne diyorsam onu yap, özellikle Acuze ne kullanıyor onu öğren bana."
Başka bir şey demesine izin vermeden, odama çekildim. Ceketimi çıkarıp yatağa fırlatıp, sinirle dolabımda sakladığım fuları çıkarıp baktım.
Bu fular evleneceğim kadına aitti ama bu fulardaki kokuyu onda bulamıyordum. Onda bulamıyorken, neden Acuze'de bulmuştum...
***