1- Ablamın eski erkek arkadaşı.

1413 Words
Yalnızdım, evde oturuyordum. Kahvemi yudumlarken telefon titredi. Masanın üzerine bakmadan, kimin aradığını anlamıştım. Ekranda Tuğçe yazıyordu. Gülümsedim. Bu kız beni günde yirmi kez aramasa rahatsız olurdu. Tuğçe yakın arkadaşımdı. “Ne oldu Tuğçe?” dedim telefonu açar açmaz. Sesi normalden daha kısık ve kararsız geliyordu. “Yaren… sana bir şey atacağım ama… önce bir şey söylemem lazım. Sakın şey yapma. Yani… endişelenme.” Kahvemi bir yudum daha aldım. “At at. N’oldu ya? Korkutma.” “Yani… aslında atmamalıyım belki de. Bilmiyorum, içim hiç rahat değil.” Kaşlarımı çattım. “Tuğçe…Ne olduğunu söyle.” “Tamam. Attım. Ama… lütfen kızma.” Telefonun ekranı aydınlandı. Bildirim düştü. Fotoğraf. w******p’tan. Tuğçe’nin yolladığı dosya açılırken içimde tuhaf bir çırpınma oldu. Başparmağımla ekrana dokundum. Ve bir anda dünya, o küçük karedeki görüntüyle durdu. Ablam Melis ve yanında eski sevgilim bir zamanlar sevdiğim adam olan Hüseyin vardı.. İkisi de gülüyorlardı, kırmızı kurdeleye ile birlikte kesilen yüzükleri takmışlardı parmaklarına… Telefonu avucumda biraz daha sıktım. Boğazım düğümlendi. Sanki biri kalbimin ortasına, hiç düşünmeden saplamıştı o fotoğrafı. “Yaren…” dedi Tuğçe karşıdan, sesi yumuşaktı. “Ben… ben gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum. O fotoğrafı paylaştılar. Yakın arkadaş hikayesinde. Belki görmezsin diye düşündüm ama sonra düşündüm ki… sen bunu başkasından duyarsan daha beter olurdu.” Konuşamadım. Dudaklarım titredi. Gözlerim ekrana sabitlendi, ama hiçbir şey artık gerçek gibi değildi. “Yaren orada mısın?” Telefonu elimden bıraktım. Sertçe yere değil… yavaşça ama bir çöküş gibi masaya bıraktım. Ceketimi sandalyenin arkasından kaptığım gibi ayağa kalktım. “Tuğçe…” dedim, sesim kısılmıştı. “Ben… çıkıyorum.” “Yaren! Nereye gidiyorsun? Lütfen bir şey yapma. Onlar… belki…” “Tuğçe yeter. Bu sesini… bu yumuşaklığını bile kaldıramıyorum şu an. Gerçekten. Kapatmam lazım.” Telefonu cebime attım. Arabaya doğru yürürken nefesim kesiliyor gibiydi. Soğuk havaya rağmen alnım terlemişti. Parmaklarım titriyordu. Arabanın kapısını açtım. Oturdum. Anahtarı kontağa taktım ama çalıştırmadan önce gözlerimi kapadım. Melis’in sesi kulağımda çınladı. “Hüseyin olgun biri. Güvenilir biri. Biz onunla iyi anlaşırız. Hem artık o benim eniştem…” demişti bir zamanlar. “Sen bana neden artık eskisi gibi davranmıyorsun?” diye sorduğum o gece. “Çünkü bazen insan bazı şeyleri fark eder ve artık bazı yerlerde duramaz,” demişti. Meğer duramadığı yer, benim kalbimin içiymiş. İkinci telefonumun sesi arabanın içinde yankılandı. Diğer koltuktaydı. Ekranda yine Tuğçe yazıyordu. Gözüm ilişti, ama açmadım. Elimi uzattım, ekranını ters çevirdim. “Sus artık…” dedim fısıltıyla. “Herkes sussun.” Kontak çevirdim. Motorun sesi içimi titretti. Gözüm karanlığa kaydı. Bara gidecektim. Kimseye hesap sormayacaktım. Çünkü bazen hiçbir cümle, o fotoğraf kadar konuşmazdı. Yollar boştu. Farlar geceyi yarıyordu. Direksiyonu sıktım. Radyo açıktı ama hiçbir ses duyulmuyordu kulağımda. Sadece kendi kalp atışım vardı. “Melis…” dedim. “Sen benden ne zaman bu kadar nefret ettin?” Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ben sadece… içimdeki her şeyi susturmaya çalışarak, kalbimi başka bir karanlıkta bırakmak için o bara gidiyordum. Çünkü artık anlatılacak bir şey kalmamıştı. Sadece unutulmak istenen bir geçmiş, içilecek bir içki, unutulacak bir gece vardı önümde. && Bara geçmiştim. Ablama hesap sormak yerine bara gelip içki içiyordum. İkinci kadehi bitirirken alkolün yavaş yavaş kanıma karıştığını hissedebiliyordum. Bardağımı barın üzerine bıraktım, gözüm önümdeki ışıklarda değildi. Dalgalar gibi geçiyordu her şey. Bazen Melis’in yüzü beliriyordu gözümde, bazen de Hüseyin’in sesi. Midemde hafif bir sıkışma oldu. Ama acı değildi. Daha çok… yutamadığım bir şeyin tortusu gibiydi. Gözüm istemsizce sağ çapraza kaydı. Barın ucunda birisi oturuyordu. Siyah gömleği omuzlarına tam oturmuştu. Sırtı genişti, ama dik durmuyordu. Hafif eğilmiş, dirseğiyle bara yaslanmıştı. Boynu kalındı. Gözüm ondan yana kaçarken, içimde tuhaf bir kıpırtı hissettim. Sanki tanıyor gibiydim. Ama oradaydı. Ve yalnızdı. Aynı benim gibi. Biraz daha içtim. Sonra elim bardaktan koptu ve kendiliğinden onun oturduğu tarafa yöneldi. Ayakta birkaç saniye kalakaldım. Yüzünü görüyordum artık. Gözleri hafif buğuluydu. Sarhoş olduğu belliydi. Ama içinde ayık bir taraf da vardı sanki. O taraf… dikkatliydi. Yanındaki yüksek tabureye çıktım. Oturdum. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra kafamı yana çevirdim ve ona bakmadan konuştum. “Sence insanlar çok kötü değil mi?” Birkaç saniye baktı yüzüme. Sonra başını hafif yana yatırarak, sesini hafifçe alçalttı. “Tanıyor muyum sizi?” Başımı hafifçe çevirdim, gözlerinin içine baktım. Sonra dudaklarımdan kendiliğinden döküldü cümle. “Yaren ismim. Hayır, tanımıyorsun.” Gülümsedim. “Gerçekten yüzüm biraz tanıdık geliyor olabilir ama… beni tanıdığını düşünmüyorum. Çünkü eskiden ben… görünmez gibi bir şeydim.” Bakışları bir anlığına durdu. Sanki o görünmez tarafımı ciddiye alır gibi oldu. Ama hemen ardından gözlerini tekrar önümdeki şişeye çevirdi. “Tanımadığın ve bilmediğin bir adamın yanına neden oturuyorsun?” dedi. Sesinde keskin bir mesafe vardı. Başımı biraz yana çevirdim, gözlerimi kısmadan. “Gitmeli miyim o halde?” Bir an durdu. Sonra kafasını çok hafifçe, neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir hareketle yana salladı. “Kalmak istiyorsan kal.” Bu cevabı alır almaz, dirseklerimi bara dayadım. Kadehimi tekrar doldurdum. Hafifçe onun bardağına da döktüm, bir şey demeden. Bana bakmasını beklemeden konuştum. “Biliyor musun… bazen bir yabancının yüzü, yıllardır tanıdığın insanlardan daha tanıdık geliyor.” Biraz sustum. “Senin yüzünde de öyle bir şey var. Ama tanımıyorum. Eminim. Yine de… garip, değil mi?” Kadehinden bir yudum aldı. Gözleri hâlâ dikkatliydi ama ses tonu biraz yumuşamıştı. “İçki fazla gelmiş gibi.” “Evet,” dedim başımı çevirip ona bakarken. “Fazla geldi. Ama az gelen hiçbir şey dindirmiyor şu geceyi.” Gülümsedim. “Senin kaçıncı bu arada?” “Bilmiyorum,” dedi kısa bir şekilde. “Ama aklım hâlâ yerinde.” “Sence de her şey çok sıkıcı değil mi sence?” dedim. Sonra elimle bardağı işaret ettim. “Bak bu mesela… yerinde durmuyor ama güzel. Çünkü ne yapacağını bilmiyorsun. Döker mi, taşar mı, kırılır mı… hep bir bilinmezlik. İnsanlar gibi işte.” Başımı eğdim, gözlerimi kapadım bir an. Hafifçe döndüm ona doğru. “Adını sorarsam cevap verir misin? Yoksa o da mı fazla gelir bu geceye?” Adam birkaç saniye düşündü. Yüzüme baktı ama bu sefer daha dikkatlice. “Ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordu. Gülümsedim. Bu sefer çok hafif, ama içinde biraz da yorgunluk vardı. “Unutmaya çalışıyorum.” Kadehimin içindeki son damlaya kadar içtim. Sonra bardağımı bıraktım. Adam da bana bakıyordu. Ama hâlâ kendini korur gibiydi. O korumaya rağmen… gözleri beni izliyordu. Ve ben, o bakışlarda ilk defa kendim gibi hissediyordum. Müziğin sesi vücudumun içinden geçiyordu sanki. Kafamda dönüp duran her şey, her cümle, her görüntü… Hüseyin’in o yüzüğü takarkenki hali… Melis’in gülümsemesi… Hepsi birer yankıya dönüşmüştü. O yüzden kalktım. Ayaklarım beni dans pistine götürdü. Işıklar üzerime vurdukça, kendimi daha da yabancı hissettim. Kalabalığın arasında ama bir yandan yapayalnızdım sanki. Kollarımı yavaşça kaldırdım. Gözlerimi kapadım. Müzik ne diyorsa, bedenim ona göre hareket ediyordu. Bazen hızlı, bazen yavaş. Umurumda değildi kim izliyor, kim ne düşünüyor. Zaten bu gece hiçbir şeyi düşünmek istemiyordum. Gözlerimi açtığımda onu gördüm. Barın kenarında oturduğu yerden kalkmıştı. Sakin ama dikkatli adımlarla bana doğru geliyordu. Yüzünde hiçbir şey yoktu, ne merak, ne heves, ne öfke. Sadece gözleri beni izliyordu. Uzun boyu, koyu renk gömleği, düzgün taranmış saçları… Her şey sanki biraz fazla gerçek gibiydi. Ama benim dünyamın gerçekliğine uymuyordu. Onun tam önüne kadar dans ederek yaklaştım. Aramızda bir adım bile yoktu artık. Bedenimi geri çekmeden, gözlerimi ondan ayırmadan hareket etmeye devam ettim. Kalabalığın uğultusu azalmış gibiydi. Müzik bile geri planda kalmıştı. Bir anda elini belime koydu. Sesini hafifçe kıstı. “Bak sarhoşsun…Yanlış bir şey yapacaksın.” O cümleyi söylediğinde, nefesimi biraz tuttum. İçimden bir şey titredi. Sanki tam da ne yaptığımı hatırlatmak ister gibiydi. Ama zaten o yüzden buradaydım. O yüzden kendimi bu seslerin içine bırakmıştım. Unutmak istiyordum. Başımı hafifçe kaldırdım. Gözlerine baktım. Kollarımı yavaşça boynuna doladım. Ona yaslanmadım ama yakınında durdum. “Bu geceyi unutmak istiyorum,” dedim. Gözlerini kaçırmadı. Ama nefes alışverişi değişti. O da fark etti. Benim kadar yorgundu. Belki de başka şeylerden. Ama ben şimdi o yorgunlukları tartacak durumda değildim. “İkimiz de sarhoşuz,” dedi. Yine o ciddi tonu vardı. Ama sesindeki o sertlik gitmişti sanki. Yerini yumuşak bir kararsızlığa bırakmıştı. Bir an sadece müziği dinledim. Sonra yavaşça başımı yana eğdim. “Beni öper misin?” dedim. Kendi sesim, kendi kulağıma bile yabancı gelmişti. Ama geri adım atmadım. Bu anı isteyen bir tarafım vardı. Bütün kırıklıkların, bütün hayal kırıklıklarının içinde, sadece bir an olsun başka bir şey hissetmek isteyen tarafım vardı. Cevap beklemeden dudaklarımı ona yaklaştırdım. Tereddüt etmedi ama önce gözlerimi aradı. Sanki gerçekten bunu isteyip istemediğimi anlamaya çalıştı. Sonra… gözlerini kapadı. Dudaklarını öpmeden önce gülümsedim. “İsmini söyle bana.” “Önce sen…” Nefesi sıklaşmıştı. “Adını sordum…” dedim. “Atahan Bilgin…” dediğinde dudaklarıma kapandı. O da sarhoştu. Fakat o an beynimden vurulmuşa döndüm. Atahan Bilgin… Yüzbaşı Atahan…Ablamın eski erkek arkadaşıydı…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD