48.Anı

1112 Words
Biz masada otururken Baran hâlâ küçük küçük kontrol ediyordu. “Başın dönmedi mi?” “Her şey yolunda mı?” “Bir lokma daha ister misin?” Ben gülerek başımı salladım. “Baran, tamam… her şey yolunda. Artık rahatla.” Ben tabağımdaki son lokmayı aldım. Baran kendi tabağını bitirip bana baktı. “Güzel oldu mu?” dedi. “Evet… çok güzeldi,” dedim gülümseyerek. “Senin yüzünden daha da güzel geldi.” Baran hafifçe omuz silkti ve sessizce kahvaltı masasından kalktı. Elini uzattı, koluma girdi. “Hazırsan, yürüyüşe çıkabiliriz,” dedi. “Bugün güzel bir gün olacak.” Biz masayı toplamak yerine, birbirimizin varlığını hissederek kalktık. Küçük bir huzur, tatlı bir mutluluk… İşte sabahımız böyle sona erdi. Baran kapıya yöneldiğinde bir an durdu ve bana baktı. “Dicle… seninle her sabah böyle olsun isterim,” dedi. Ben başımı onun omzuna yasladım ve sessizce onayladım. Kahvaltımız bitmişti. Ama günümüzün asıl macerası daha yeni başlıyordu. Kahvaltımızı bitirdikten sonra Baran kolumu tuttu ve yürümeye başladık. Dar taş sokaklardan yukarı doğru tırmanırken, şehrin o eski taş evleri ve minareler bize eşlik ediyordu. Güneş artık biraz daha yükselmiş, taşların sarı rengi altın gibi parlıyordu. “Dicle,” dedi Baran, “Bugün sana güzel bir manzara göstereceğim. Sadece biz olacağız.” Biraz daha yürüdük ve tepeye vardık. Önümüzde Mezopotamya Ovası uzanıyordu; ufuk çizgisi sonsuza kadar gidiyordu. Rüzgâr hafifçe esiyor, saçlarımızı okşuyordu. Uzakta köylerin minik çatılarında dumanlar yükseliyordu, kuşlar cıvıldıyordu. Baran taş bir bank buldu ve oturdu. Elimi tuttu ve hafifçe karnıma dokundu. “İşte burada…” dedi yumuşak bir sesle, “Sen, ben ve küçük mucizemiz. Bütün dünya bir anlığına kayboldu gibi.” Ben başımı onun omzuna yasladım. Sessizlik vardı… ama sessizlik hiç bu kadar huzur dolu olmamıştı. Sadece birbirimizin nefesini duyuyorduk. Bir süre hiç konuşmadan oturduk. Baran arada gözlerini ufka dikti, arada bana bakıyordu. “Biliyor musun Dicle,” dedi sonunda, “Burada oturmak… hayatın bütün karmaşasından uzak olmak… bana güç veriyor.” Ben gülümsedim ve başımı salladım. “Ben de öyle hissediyorum,” dedim. “Korkularım var, ama buradayken hepsi uzaklaşıyor.” Baran elimi daha sıkı tuttu. “İşte bugün böyle olsun,” dedi. “Hiçbir yere gitmeyelim. Sadece burada… birlikte.” O tepenin üzerinde, Mezopotamya Ovası’na karşı otururken, ben içimdeki huzuru ilk kez böyle tam hissettim. Bugün… gerçekten bizim günümüzdü. Tepede otururken, Baran bana doğru eğildi ve gözlerime baktı. O anda etrafdaki ova, taş evler ve hafif rüzgâr bir kenara kaybolmuş gibi hissettim; dünya sadece ikimiz için durmuştu. “Dicle…” dedi, sesi titrek ve yumuşak. “Bazen inanmak zor geliyor… sen gerçekten yanımda mısın? Bazen rüya gibi geliyor.” Gözlerim doldu. “Baran… gerçekim… seninle buradayım,” dedim fısıldayarak. Bir an sessizlik oldu. Sonra Baran başını eğip alnını alnıma yasladı. “Her şey mükemmel görünüyor… senin yanında olmak… sanki hayatın bütün güzellikleri bir araya gelmiş,” dedi. Ben utana utana başımı onun omzuna yasladım. Rüzgâr saçlarımızı okşuyor, güneş yüzümü hafifçe ısıtıyordu. Baran dudaklarını yavaşça yanağımda gezdirdi, sonra hafifçe dudaklarımla buluştu. O an zaman durdu. Sadece nefeslerimiz vardı, birbirimize bakışlarımız vardı, küçük kalbimizin attığı ritim vardı… Ve ben içten içe biliyordum ki, bu an ömür boyu aklımdan çıkmayacaktı. “Seninle her an böyle olsun isterim,” dedi Baran, gözlerimden yaşları silerken. “Sen, ben… ve küçük mucizemiz… biz her şeyi aşarız.” O an, tepede otururken, Mezopotamya Ovası manzarasına karşı birbirimize sarıldık. Hiçbir şey konuşmaya gerek yoktu; sadece kalplerimiz konuşuyordu. Tepede, ova manzarasına karşı otururken sessizlik çökmüştü. Rüzgâr hafifçe saçlarımızı savuruyor, Baran başını omzuma yaslamıştı. Bir an durdum, içimde bir merak kabardı. Başımı kaldırıp Baran’a baktım ve fısıldadım: “Baran… sana bir şey sorabilir miyim?” Gözlerini bana dikti, hafifçe gülümsedi. “Tabii Dicle… ne soracaksın?” Biraz tereddüt ettim, sonra dedim ki: “İlk aşkın… kimdi?” Baran bir an durdu. Gözleri ufka kaydı, sonra tekrar bana baktı. “İlk aşkım mı?” dedi yavaşça, gülümseyerek. “Bence… ilk aşkım sensin Dicle. Seninle tanıştığım an her şey değişti zaten.” Kalbim hızla çarptı. “Ne yani… hiç başka olmadı mı?” diye sordum hafifçe gülerek. Baran başını salladı ve ellerimi sıkıca tuttu. “Hayır… eski hikâyeler önemsiz, önemi yok. Seninle birlikte olduğum her an, tüm hayatımın anlamı değişti. İlk aşkım… ve son aşkım sensin.” Ben hafifçe utandım, gözlerim doldu. “Sen de… gerçekten mi?” “Gerçekten,” dedi Baran, alnımı öperek. “Ve bunu her zaman hissettireceğim sana.” O an tepede otururken, güneş ışığı saçlarımızı okşuyor, rüzgâr hafif esiyordu… Sanki dünya sadece bizim için durmuş, ve tüm kalbimiz bir ritimde atıyordu. Baran gözlerini kısarak bana baktı, hafifçe gülümsedi. “Peki Dicle…” dedi yumuşak bir sesle, “Senin ilk aşkın kimdi?” Birden içimde bir şey koptu. Gözlerim doldu, nefesim titredi. Elleri ellerimdeyken başımı hafifçe yere eğdim. “Babam…” dedim fısıldayarak. Gözyaşlarım yanağımdan süzüldü, durduramadım. “Babam… benim ilk aşkımdı.” Baran hemen yüzümü elleriyle tuttu, gözleri endişeyle doldu. “Dicle… ağlama,” dedi yumuşak bir sesle. Ben burnumu çektim, gözlerimi kaldırdım. Ama ağlarken bile gülümsüyordum. “Ama…” dedim, sesi titrek bir gülümsemeyle, “Öldü… artık yok.” Bir an nefesimi tuttum ve devam ettim: “Babamdan sonra… sen geliyorsun. Darılmazsın değil mi bana?” Baran’ın yüzü birden yumuşadı. Başını iki yana salladı, gözlerimi sevgiyle süzdü. “Dicle…” dedi fısıldayarak, “Niye darılayım? İnsan babasını bir kere sever… ama aşk… o bambaşka.” Elimi kalbinin üzerine koydu. “Ben senin kalbinde onun yerini almaya değil… kendi yerimi bulmaya geldim.” Bu sözler içimi öyle bir ısıttı ki, gözyaşlarım hızla aktı. Baran başımı göğsüne çekti, saçlarımı okşadı. “Senin yanında olmak bana yeter,” dedi. “Baban senin ilk sevgin olur… ama ben, Dicle, senin son aşkın olmak için buradayım.” Rüzgâr hafifçe esti. Ben Baran’a daha sıkı sarıldım. O tepenin üstünde… kalbim ilk defa bu kadar hafif hissetti. Baran’ın yanında oturmuş, rüzgârın saçlarımızı okşadığı tepenin üstünde sessizce otururken, birden aklıma geldi. “Baran…” dedim gülerek, “Fotoğraf çekelim mi?” Baran başını kaldırdı ve bana baktı, gözleri parlıyordu. “Fotoğraf mı?” dedi hafif şaşkın ama gülümseyerek. “Tamam… neden olmasın?” Hemen telefonumu çıkardım ve kendimizi kadraja aldık. Arka planda Mezopotamya Ovası, taş evler ve güneşin altın ışığı… Birlikte, sarılarak, gülümsüyorduk. Baran telefonu aldı, kamerayı ayarladı ve bize baktı. “Tamam, bak Dicle… gülümse,” dedi. Gülümsedim ve ona sarıldım. “Hazır mıyız?” “Ooo… hazırız tabii,” dedi Baran ve deklanşöre bastı. Kısa bir ışık parlaması ve işte fotoğraf: Biz… tepede, ovaya karşı, birbirimize sarılmış ve tüm dünyaya karşı sadece biz vardık. Baran bana baktı, gözlerindeki sevgiyle: “Bunu saklayacağız Dicle… bugünümüzün anısı olarak.” Gülümseyerek başımı salladım. “Evet… bunu hiç unutmayacağız.” Ve o an, hem kalbimize hem de telefon hafızamıza kazındı; birlikte yaşadığımız o huzurlu, romantik an… tepede, sadece biz vardık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD