Ceylan sonunda nefesini oflar gibi verip kahvelerini ona özlemle bakan lacivertlere diktiğinde yutkundu. İnanırdı. On dört şubattakii kadın olsa gözü kapalı inanır nefesinde soluklanırdı. Şimdi ise çok fazla muallakta olduğu kısımlar vardı.
“Başka? Cansu nasıl öğrendi kimliğini ve sustu? Tehdit mi ettin yoksa?”
Bakışlarını kaçıran adam “Seni korumak için bana yazdı. Konuşacağız dedi. Konuştuk. Ona anlattım. Seni sevdiğimden amacımdan aşkımdan. Bana tek dediği bu işi uzatmada söyle, kendi öğrenirse ağzına sıçar benim bildiğimi bilirse beni de mahvederdi. Senin mutlu olacağına inanmıştı. Kırmayacağıma, çok seveceğime. Ondan sustu. Yoksa her fırsatta söyle diye çok baskı yaptı.” deyip durdu.
“Ona rağmen sustun. Sana benim vereceğim tepkileri anlatan biri varken sen susmayı tercih ettin.”
Dağhan ilk kez omuzlarını indirdi. Savunmasız bıraktı kendini ve daha sakin aynı zaman da tedirgin bir tonla “Korktum” dedi. Devam ettiğinde “Seni kaybetmekten çok korktum” diyerek bakışlarını kadının kahvelerine tutundurdu. Ceylan bunu fark ettiğinde gözlerini kaçırmadan “Şimdi kaybetmedin mi?” dediğinde içi titredi.
Başını sağa sola sallayan adam “Biliyorum. Yalan söylememem lazımdı. Biliyorum senin ne kadar incineceğini arkadaşın anlatmıştı bunu seni tanıdıkça bende fark ettim ama söyleyemedim. Her gün yarın söylerim bu günümüz de birlikte geçsin istedim. Biraz daha doyayım sana biraz daha seveyim, gözlerinin gülüşlerini az daha izleyeyim. Hepsi bu. Ama şimdi bana kaybettin deme. Kırgınsın kızgınsın hakkın sonuna kadar hakkın hem de ağzıma sıçsan tek kelam etmem ama kaybettin deme bana.” derken sertçe yutkundu.
Ceylan başını yana eğip acı acı tebessüm ederken dudaklarını ıslattı.
“Dağhan, benden küçüksün farkındasın değil mi?”
“Umurumda değil ki. Otuz yaşında adamım ben. Ne istediğimi kimi istediğimi biliyorum. Ben senden başkasını istemiyorum. Bu yaşıma kadar senin kadar kimseye aşık olmadım sevmedim böylesine bağlanmadım.”
“Ama ailen öyle demiyor. Abilerin için ben sana yamanmaya çalışan biriyim. Başka bir erkeğin artığıyım. Yüzüme karşı kardeşim başka erkeğin artığını kendine kadın diye almaz eğlenir hevesini alır bırakır çok heveslenme dedi. Beni seven isteyen ailenin üyeleri bunlar.”
Elleri yumruk oldu. Kadının diliyse ona yöneltilen çirkin sözleri dile getirmekten dolayı kanıyordu. Dudakları titremesin diye birbirine bastırdı. Sinirinin bedenine an be an nasıl da yüklendiğini görmek onu tanımakdan kaynaklıydı. En azından beden tepkilerini biliyordu diğer alan her şeye rağmen.
“Sana bunları mı dediler?”
“İkisi demedi. Allah var biri ileri gittiğini anladı herhalde fazla laf edip canımı yakmadı ya da tenezzül etmedi diyelim. Neyse ne Dağhan. Olay ortada. Evet, boşanmış bir kadınım. Oğlum var. Senden yaş olarak büyüğüm. Hiç evlenmemiş bekar adamsın zenginsin karanlık işlerini işin içine katmıyorum bile. Benle işin bu kadardı bitti. Şimdi senden rica ediyorum beni bana bırak. Git buradan. Çevremde durma. Yaklaşma. Bir şeylere inandırmaya çalışma. Çünkü bu defa öyle bir yıkıldım ki sanki mezara yattım üzerime toprak atılmasını bekliyorum. O kadar tükendim. Ya oğlum beni anam babam sevmemiş evlat bildiğim kardeşim orospu damgası vurmuş evladım bile sırtını dönmüş sen sevmemişsin yalan söylemişsin çok mu. Kabul, alıştım sanıyordum ama kötü acıdı. Canım baya acıdı. Bana izin verin en azından acımı yaşayayım.”
Ayağa kalkan adam yanına gitmek istedi ama hıçkırıklarına hakim olamayan kadın “Git, Allah aşkına git. Ne olur git.” diye yalvarırken bir ölünün çaresizliğini yaşıyordu. Kadını dinlemedi. Önünde diz çöküp kollarına aldığında Ceylan’ın çırpınmaya bile takati yoktu. Sadece ağlıyordu. Kimsesizliği hiç bu kadar iliklerine kadar hissetmemişti. Ona sarılan kolların bile dikenli sarmaşık gibi olduğunu düşünmek tenini acıtıyordu.
Dakikalarca ağladı. Sonunda biraz olsun geri çekilen kadın lacivertlere kızarmış kahvelerle bakıp “Dağhan, git. Bana zaman ver. Hazmetmem için fırsat tanı. Şu an bana sarılıyorsun ya benim tenim acıyor. Bundan kurtulmam için uzak dur. Yalvarıyorum sana.” dediğinde adamın bedeni kasıldı. Usulca kollarını çekti ama ellerini yanaklarına koyup göz yaşlarını silerken “Bu gözlerden benim yüzümden yaş aktı ya kanım aksa sesim çıkmaz artık. O sözleri işittiğin için özür dilerim. Bir daha bu olmayacak. Söz veriyorum.” dedi ama kadın ona öyle bir baktı ki o gözlerde ben sana bir daha nasıl inanayım nasıl güveneyim diye haykırışlar vardı.
En son adam eğildi ve kadını alnından öptü. Evden çıkıp giderken öfke damarlarını yakıyordu. Arabaya bindiğinde “Serkan, buraya iki adam bırak. Uzaktan izlesinler Ordu da olduğu gibi ama belli etmesinler. Biz babamlara gidiyoruz.” derken sesindeki o tını ağırdı. Yapacaklarının habercisiydi.
Eve geldiklerinde arabadan inen adam hızla kapıyı çaldı. Hangisinin söylediği önemli değildi. Yapacağından pişman da olmayacaktı. Kadınına kimse o lanet sözleri edemezdi.
Kapı açıldığında içeri fırtına gibi girerken Taner merdivenleri iniyor Tamer ise mutfaktan çıkıyordu. İkisinin de karşısına geçtiğinde burnundan aldığı soluğu bırakıp sordu.
“Ceylan’a o siktiğimin arabasında başkasının artığısın kardeşim seni kendine kadın yapmaz diyen hanginizdi?”
Abi kardeş birbirine baktı. Tamer “Ne o buldun mu dul kapatmanı? Bizi sana şikayet mi etti?” dediği an yüzüne inen yumrukla geriye sendeleyen adam şaşkındı. Taner, Dağhan’ı tutarken kükrer gibi bağıran adam evi inletiyordu. Herkes oraya toplanmaya başlamıştı.
“Susacaksın lan. O ağzından çıkanı duyacaksın. Sen kimsin de benim sevdiğim kadına dil uzatırsın. Adam mısın lan sen? Senin yedi ceddini sikmiyorsam kemiklerini eline vermiyorsam dua et abimsin diye ama sınırlarını aşma. Karşında kim olduğunu da unutma. Her bokunuza ben saygı duyup destek verirken karşıma geçip en başta bir kadına bir anneye artık ya da kapatma diyemezsin. Dersen böyle dalağını sikerim. Delirtmeyin lan beni yaktırmayın bana bu evi.”
Tamer başını kaldırdığında kardeşinin üzerine atladı ama bu defa da ikinci yumruğu yemesi geçikmedi. Yere düşmüştü. Hümeyra Hanım “Siz aklınızı mı kaçırdınız. Abi kardeşsiniz bu ne kepazelik böyle. O ucuz kadın için abine nasıl vurursun Dağhan?” derken Tamer’i kaldırıyordu.
İşaret parmağını iki kız kardeşinin üzerine çevirip tek tek gösterdi.
“Utanın lan utanın. Senin kızların bizim de kız kardeşlerimiz var iki tane. Bugün yarın evlenip ihanete uğradıklarında bu kapıya gelecekler. O zaman millet arkalarından dul diye dedikodu yapacak. Birini sevecekler. İkinci kez aile kurmak isteyecekler. Sevdikleri adamların aileleri bu kapıya gelip artık kapatma ucuz dese ne bok yiyeceksiniz he. Kafanız niye çalışmıyor sizin. Niye bu kadar at gözlüğü içindesiniz.”
Babası Tarık Bey “Düzgün konuş Dağhan. Kimse benim kızlarıma öyle şeyler söyleyemez.” dediğinde alayla ve sinirle gülen genç adam “Ne o zorunuza mı gitti Tarık Bey. Sen babalarısın başlarında durur kimseye laf ettirmez arkalarında dağ olursun değil mi? Biz abileri olarak tek kem söz ettirmeyiz. Hele annem kaplan kesilir. Ama o kadının arkasında ailesi yok tek başına diye sırtına yaftalar yapıştırırsınız. Hiç de utanmazsınız. Bir kez daha söylüyorum. O kadın bana yanaşmadı. Ben yaklaştım. Aklını ben çeldim. Kalbine ilk ben girdim. Yalan söyledim kimliğimi gizledim. Bu halimi bilmeden korka korka sevdi beni. Korka korka güvendi. Canı acıya acıya kusurlarını gösterdi. Benim kusurlarıma içi gide gide baktı. Elimi tutarken ruhu titredi o kadının. Ben açık söylüyorum. Ölürüm. Öldürürüm. O kadından vazgeçmem. Varsa itirazınız bir oğlunuzu öldü sayarsınız koparırız tüm bağları. Amma velakin birinizin ağzından tek bir kötü söz daha duyarsam değil bu evi İstanbul’u ateşe veririm. Diyeceklerim bu kadar.” dedikten sonra Tamer’e döndü.
“Yediğin bu iki tokat sevdiğim kadından ziyade tek başına ayakta durmaya çalışan masum ve namuslu bir kadına ettiğin lafların karşılığıydı. Bir anneye dil uzatmanın bedeliydi. Otur, aynı şeylerin Melike ile Nare’nin başına geldiğini düşün ve kendi laflarının ağırlığını hesapla. Tabi bir gram vicdanın varsa.”
Arkasını dönüp evden bir hışım çıkarken geride kalanlar ağzını açamamıştı. Melike ile Nare korku ile titrerken Tamer homurdanıyor Taner ile Tarık Bey ise kaşlarını çatmış giden adamın arkasından bakıyordu.
Ceylan, bir süre ağlayıp yatağında kıvrılsa da daha fazla uzatmanın da manası yoktu. Bir hayat kurması lazımdı. O ara aklına Cansu geldi yeniden ve iç çekip ona mesaj yazdı.
“Ben İstanbul’dayım sorun yok. Merak etme. Kendine dikkat et.”
Hemen cevap gelmesi şaşırtmamıştı çünkü benzer bir durum içinde olsalar o telefonun başından bir an bile kendi de kalkmaz hemen bakardı.
“Ceylan, yavrum az konuşak mı? Çok merak ediyorum ağzıma sıçtın bıraktın hakkında ama bir dinle kurban olayım.”
İç çekti ve aradı. Açıldığı an Cansu peş peşe konuşmaya başladı.
“Ya yavrum yemin ediyorum böyle olacağını ona kaç kere söyledim. Hatta ben de söylemek istedim ama çok mutluydun ve dedim ki ondan duysun. Kıyamadım sana. Biliyorum hatalı hatalıyız ama seni çok seviyor. Bende çok seviyorum. Bu kez iyi ol istedim. Mutluluğu yakala hayatın kurtulsun gönlünce sev sevil kimse sana bir şey yapamasın güvende ol. İnan bana başka bir amacım olmadı. Affet beni çok özür dilerim.”
Tabi ağlamaya başlaması Ceylan’ın içini yakıyordu. Sakin bir tonla “Tamam ağlama. Senin neden yaptığını anlıyorum. Sadece kırgınım. Bak kızgın da değilim kırgınım çünkü bilmem lazımdı anlıyor musun? Senin beni en azından işkillendirmen soru sormamı ağlaman az da olsa uyanmama izin vermen gerekirdi. Ben olsam” dedi ama o an sustu. Eğer konu Cansu olsaydı o ne yapardı?
Acımasızca durumu anlatır ve uzaklaşmasını mı sağlardı yoksa mutlu olmasını mı? Bir yalanın içinde nasıl mutlu bir ömür geçerdi ki. Cümlesine devam etti.
“Ben olsam kırılacağını üzüleceğini bilsem de bir yalanı yaşamana izin vermezdim. Uyarırdım seni ama işte olan oldu yapacak bir şey yok.”
“Kuzum sesin buz gibi geliyor. Korkutma beni. Artık senin kardeşin değil miyim?”
Ağladığı için boğuk çıkan sesine kıyamıyordu. Biri sevdiği adam diğeri kardeşim dediği her zor anında yanında olup onunla ağlayan gülen biriydi. Aldığı soluğu bırakırken “Kardeşimsin elbette ama kırgınım. Biraz zaman geçsin” dediğinde karşısındaki dostunun dudak büküp kedi yavrusu gibi baktığını biliyordu.
“Düzelir ama sonra değil mi?”
“Zamanla diyelim.”
“Peki hep orada mı kalacaksın?”
“Şimdilik evet. Orada kalmamın bir anmalı yok. Biliyorsun, ailem için orospunun tekiyim. Orada yaşaya devam etsem her fırsatta karşıma çıkacaklardı.”
“Biliyorum kuzum bilmem mi?”
Cansu iç çekti. Bir şey diyecekti belli ki.
“Bir şey olmuş?”
“Oldu ya.”
“Ne oldu?”
“Annen geldi dün. Senin evin kapısına dayandı. Baya olay çıkardı. Karşısına ben geçince biraz kızımı sen baştan çıkardın muhabbetleri yaptı ama sonradan eve dönmeni istediklerini gelinin kaçtığını ve fındıkların yandığını falan söyledi. Anlayacağın semer vuracak bir eşek lazımdı seni gözlerine kestirdiler lakin istedikleri gibi olmadı.”
Kaşlarını kaldıran Ceylan dudaklarını araladı.
“Demek Gülden kaçtı. Hiç şaşmadım. Olacak olan buydu zaten.”
“Hiç sorma. Sana laf edenler biraz utanır belki.”
“Zannetmiyorum.”
Bir den aklına gelmiş olacak ki heyecanla şakıdı.
“Ceylan, biz iki aylığına İstanbul’a geliyoruz Umut ve çocukla. Görüncem yurt dışına çıkacakmış evi boş bırakmak istemedi. Kedisi köpeği kuşu derken hayvanat bahççesi gibi yapmış ortalığı. Kamyonetle geleceğiz üstelik. Eğer istersen eşyalarını toplayalım getirelim. Bir daha almaya uğraşma.”
Genç kadın iç çekti. Aslında iyi olurdu ama ondan böyle bir şey de istemek istemiyordu.
“Yok ya kalsın” falan dedi ama “Ya kızım manyak mısın? Getirelim işte gelirken. Hem en geç iki gün sonra yola çıkacağız. Ben şimdiden girer kıyafetleri bilgisayarı bardak çanak derken onları hallederim. Bir de makineyi söktük mü el birliği ile yükleriz. Üzerini de mis gibi branda ile kapadık mı? Hiç bir şeycik olmaz. Belki bradaya da gerek kalmaz tente falan diyordu Umut. O olursa daha iyi.” deyip heyecanla konuştu. Biliyordu. Can dostu kendini affettirmek için çabalıyordu.
“Sana zahmet olmasın” derken Ceylan’ın sesi yumuşamıştı.
“Deli misin? Ne zahmeti. Kurban olurum la sana. Hatam büyük biiyorum zaman lazım onun da farkındayım ama orada yaşayacaksan eğer sana düzen kurmamız şart. Üstelik ve ev sahibinden altı aylık ev kirasını da geri alacağım. Çünkü boşa gidecek. Orada kira verirsin o para ile.”
Alnını ovan kadın “Haklısın ama sorun yaşama boşver.” dedi.
“Hiiiç de sorun yaşamam. Çökerim gırtlağına alırım. Merak etme sen. O zaman ne yapıyoruz? Ben hemen kapatıyorum küçük hurçlar büyük sağlam poşetler koliler alıyorum ne var ne yok topluyorum. Çıkarken seni ararım adresi konum atarsın.”
“Tamam, kolay gelsin.”
“Eyvallah bebeğim. Çok öpüyorum seni. Beni affettiğin gün daha da mutlu olacağım.”
Telefonu kapayan kadın şöyle bir etrafına baktı. Diğer evinden büyüktü. Daha yeniydi. Daha sıcak tutuyordu. Burada ev sahibi ile anlaşabilirse uzun yıllar kalabilirdi. Belki Göktuğ da onunla kalırdı. Oturma odasında kendi uyurdu hiç sorun değildi oğluna diğer odayı genç odası yapar istediği gibi döşerdi. Bu sayede babasında değil ona kalırdı. Göğsü sıkıştı. Oğlunu çok özlemişti. Hastanelik olduğu zamandan sonra sadece mahkeme günü görmüştü ve ardından pek konuşmamışlardı. Ya açmıyor ya açıp işim var diyor ya da direkt engelliyordu. Babasının yaptırdığında emindi. Ama o bir anneydi. Bunu hak etmemişti.
Gözleri dolarken onu aradı. Ulaşılamıyordu. Numarayı gizleyip Selim’i aradı. Açan oğluydu.
“Baba! Gizli bir numara alıyor seni gel” diyen oğlunun sesiyle içi parçalandı.
“Oğlum dur babanı çağırma benim.”
“Sen? Anne?”
“Benim oğlum. Nasılsın? Neler yapıyorsun annecim?”
Sıkıntılı bir soluk veren çocuk isteksiz bir tonla “İyi anne nasıl olacak başka okula gidip geliyorum işte.” değince boğazına topaklanan yumruyu yutmaya çalışıp “Ben seni çok özledim oğlum. Ne olur görüşelim. Ben İstanbul’a geldim. Ev tuttum. Yarın hafta sonu okul olmaz bana gelmek ister misin?” derken heyecanlıydı.
“İstanbul’a mı geldin? Neden?”
“Öyle gerekti oğlum.”
“Hee anladım. Aşığın dehledi seni herhalde yoksa sen çıkmazdın o göt kadar şehrinden.”
“Göktuğ, lütfen oğlum. Tatsız konuları konuşmak istemiyorum. Seni görmek istiyorum.”
O sırada telefonu Selim aldı.
“Ne istiyorsun?” dediğinde dişlerini sıkan kadın ellerinin titrediğini hissetti.
“Oğlumla konuşmak görüşmek istiyorum. Bir itirazın mı var.”
Sırıttığını sesinden bile anlıyordu.
“Yok ya ne itirazım olacak ben sen miyim? Ne zaman görüşeceksin?”
“Yarın.”
“Biz yarın Mecidiyeköye sende oraya gelirsin. Cevahir alışveriş merkezinde görüşürüzsünüz.”
Bir an düşünen kadın uzaklığı hesap etti. Kar da yağıyordu çok olmasa da.
“Selim, buralarda bir yerde görüşsek olmaz mı? Ben Yenibosna ya da Şirinevlere de gelebilirim.”
Sıkkın bir soluk bırakan adam “Ceylan, buna şükret sesini kesip kabul et etmiyorsan da siktir git amına koyim. Seninle mi uğraşacağım lan ben. Sanki çocuk çok umurundaymış gibi tatava yapma bana.” diyerek onu azarladığında gözlerini kapayıp açtı. Sakin kalmaya çalışıyordu çünkü eğer sakin olmazsa oğlunu görmek daha da zorlaşırdı.
“Tamam. Dediğin gibi olsun. Saat kaçta olacaksınız peki Cevahir de?”
“Yani sabah erken gideceğiz araba var nasıl olsa altımız da. On gibi orada oluruz. En fazla on bire kadar bekleriz haberin olsun. Bizim de işimiz var çünkü.”
“Tamam. On da orada olacağım. Şimdi biraz daha oğlumla konuşabilir miyim?”
“Konuşamazsın. Çıktı evden halısahaya gidecek. Bir daha da benim telefonumdan böyle numara gizleyip arama şikayet ederim seni.”
Yüzüne kapanan telefonle bir an öfkeye kapılıp telefonu duvara fırlatmak istese de yapamadı. Tek istediği çocğunu görmekti. Akşam olana kadar doğalgaz ve su için geldiler. Eşyaları da geleceği için başka bir şey almadı eve sadece atıştırmaklık şeyler aldı ki ocağı olmadığı için zorlanmış da olsa yeniden para vermedi. Sadece birkaç fincan kahve ve su ısıtıcısı aldı.
Gece karanlığı çöktüğünde kendine kahve yaptı. Elektrikli ısıtıcıyı kapayıp petekleri açtı. Dağhan'ın aldığı ve koydurduğu çekyat duruyordu ama o yine yer yatağında oturdu. Telefonundan da bir şeyler yapamıyordu hattı dakikalı olduğu için. Bu sebepke eski hattanı geri taktı. Telefonu açtığı an onlarca mesaj düştü. Dağhan'dan, Cansu’dan ve kardeşi Mehmet’ten. Kardeşinin mesajlarını açtığında ise başını olumsuz anlam da sağa sola salladı.
“Abla, Gülden gitti.”
“Aldatıyormuş beni.”
“Annemler eve gelmeni istiyor.”
“Daha fazla rezil olmayalım çık gel.”
“Şu sevgili işini de kapa. Milletin orospusu mu olacaksın.”
“Niye kapalı telefonun?”
Daha sonra bir gün geçiyor ve annesinin kapıya dayandığı gün yeniden mesajlar başlıyordu.
“Sen neredesin?”
“Abla evde yoksun sana diyorum nereye gittin?”
“Annem kötü oldu. Cansu dünyanın lafını etti. Gitmişsin.”
“Babam ara bul eve gelsin beni kalpten götürmesin millet arkasından orospu oldu senin kızın diyor bak daha fazla öfkelendirmeden gel.”
“Fındıklar yanmış, bahçe kurumuş resmen. Ben iş bulamıyorum. Babamla annemin emekli maaşına kaldık yetişemiyoruz dönmen lazım.”
Ceylan o an anladı ki insanların işine yaradığı kadar vardı. Yaramadığı an kıçına tekmeyi yiyordu. Parmakları klavye üzerinde dolanırken kaşları çatık ruhu ise sıkkındı.
“Bir daha ne o eve gelir ne de size ailem derim. Unuttunuz mu ben kötü kadındım ve o evde yerim yoktu. Kapının önünde bağıra çağıra annem öyle demişti. Sen? Hele sen? Sende annen kadar hakkım var emin ol Allah bu yaptıklarını ayağına dolandırır. Beni çocuğumdan ayırdınız. Sana bu konuda asla hakkım helal değil. Annenlere değil. Bundan böyle beni unutun. Paraya ihtiyanız varsa git dilen umurumda değil. Beni el birliği ile delirttiniz. Bir da ölüm dahi Ordu’ya sizin topraklarınıza ulaşmayacak. Bir daha ne beni arayın ne de sorun. Size Gülden gibisi yakışırdı o da başınıza gelmiş. Ne ölünüz ölüme ne diriniz dirime bu saatten sonra. Ölen ölsün kalan kalsın. Kimse benim ölüme sahip çıkmadı dirim de sizi alakadar etmez. Selametle.”
Mesajı yolladı. Hiç düşünmedi ya da üzülmedi. Kimse ona üzülmemişti. Kahvesini içip gece iki gibi uykuya daldı. Ertesi gün ise sabah erkenden evden çıktı. Dolmuş, metrobüs derken pestili çıkmış donmuştu ama değerdi. Oğlunu görecekti. Saat onu on geçe Cevahir alışveriş merkezinin önündeydi. Selim'i aradı ama numarası engellenmişti. Oğlunu aradı o da hala engelliydi. Ofladı. Sosyal medya hesaplarına girdiğinde orada oğlunun hesabını aktif görünce hemen yazdı.
“Göktuğ ben geldim oğlum sizi bekliyorum siz içeride misiniz?”
Beş dakika kadar sonra “Biz daha yeni kalktık on iki gibi geliriz” dediğinde kaşları çatıldı. Burnundan aldığı nefes ciğerini yakarken dudaklarını ıslatıp “Engelimi kaldır oğlum en azından nerede olduğunuzu bilirim ben sizi içeride bekliyor olacağım” deyip kırılmış anne yüreği ile omuzları düştü. Aldığı cevap sadece “Tmm” oldu.
Alışveriş merkezi de zaten yeni açılmıştı. İçeri girdiğinde biraz dolandı. Herkes ona tuhaf tuhaf bakıyordu çünkü daha mağazalar bile yeni açılıyordu. Kahvaltı mekanlarından birine girip oturduğunda garson gelip “Hanım efendi daha çayımız hazır değil yanlız” dediğinde başını sallayıp sorun olmadığını söyledi.