Kemal
Eve vardığımda artık akşam olmuştu. Motoru yerine park edip ağır adımlarla eve doğru yürümeye başladım. O kadar yorgundum ki, apartmanın haline bile bakmak istemiyordum. İçimde sanki bütün gücümü çekip alan bir ağırlık vardı. Aslında yaşadığım binanın çökmüş olduğunu düşünmüştüm, ama sandığımdan daha iyi durumdaydı. Hâlâ sağlam şekilde karşımda duruyordu. Sadece dış kısmında bazı taşların döküldüğünü fark ettim, ama onu düşünecek hâlim yoktu. Tek istediğim yatağa uzanmak, gözlerimi kapatıp bir anlık da olsa her şeyi unutmak oldu.
Girişte komşumun kapısından gelen sesleri duydum. Birisiyle konuşuyordu. Demek ki apartman o kadar da kötü durumda değildi. Öyle olsa kimse kalmaz, çoktan çekip giderdi. İçimden buruk bir şekilde düşündüm: “Ne de olsa herkes benim gibi kimsesiz değil. Onların gidecek başka yerleri var. Benimse yalnızca burası.” Derin bir nefes alıp kendi kapımı açtım.
Karanlık koridorda bir an duraksadım, sonra ışığı açtım. Oradan oturma odasına geçip diğer lambayı da yaktım. İlk bakışta her şey yerli yerindeydi. Yalnızca aynanın önündeki bazı eşyaların yere düşmüş olduğunu gördüm. Ayna kırılmıştı, sanki sadece camı değil, evin sessizliğini de parçalamıştı. Biraz daha ilerlediğimde duvarda asılı olan saatin de yere düşüp parçalandığını fark ettim. Yerden alıp masanın üzerine koydum. Zaten eski bir saat olduğu için yere düşünce hemen dağılmıştı.
Etrafı kontrol ettim, başka sorun yoktu. Çok fazla eşyası olmayan biri için ev gayet sakindi. İçimden geçirdim: “Neyim vardı ki kaybetmekten korkayım? Elimden alınacak ne olabilir ki?”
Yorgun bedenimi duvara yaslarken mırıldandım: “Ne kadar sağlam bir apartman.” Eskilerin kalitesi gerçekten farklıydı. Belki de bu dayanıklılığı yılların gücüydü. Yeni binalar en küçük sarsıntıda bile hasar alıyordu. Üstelik benim evim deprem alanından biraz uzaktaydı. Motor almamın nedeni de buydu. Yürüyerek gelmek zordu, otobüs de az geçiyordu. Her gün taksiye verecek param yoktu. Aylarca çalışıp, sıkıntı çekip paramı biriktirerek motorumu almıştım.
Ama beynim hâlâ gün boyu gördüklerimle doluydu. O manzara, insanların çaresiz hâlleri, gözlerindeki boşluk… hepsi beni daha da yoruyordu. Telefonumun nerede olduğunu bile bilmiyordum. Halbuki olsa, hiç değilse haberleri öğrenirdim. Televizyonumu çoktan satmıştım, motor için para toplamam gerekiyordu. “Neye lazım ki?” diye düşünmüştüm o zaman. Ama şimdi… gerçekten ihtiyacım vardı.
Pencereden dışarı baktım. Karanlık sokak soğuk bir nefes gibi yüzüme çarptı. İçimden ürperti geçti. Halbuki yalnızlığa alışmıştım, korkak biri değildim. Ama yaşadıklarım beni başka türlü yapmıştı. Kendimi avutmak için “gördüklerinin etkisi” dedim ve yatağa uzandım. Yorgunluk tüm bedenimi sarmıştı. Gözlerim yalnızca birkaç dakika içinde kapanıverdi.
Uyandığımda saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Ama pencereden gelen solgun ışık sabahın ilk işaretiydi. Güneş henüz doğmamıştı, ama gökyüzüne serilen renkler yeni günün haberini veriyordu. İçimden geçirdim: “Belki dün çok zor geçti, belki sevdiklerimizi kaybettik. Ama bu sabah bize yeni bir şans verildi. Yeniden yaşamak, yeniden ayağa kalkmak için.”
Pencereden baktığımda birkaç arabanın geçtiğini gördüm. O gecenin sessizliği artık bozulmuştu. Güneşin ilk sıcaklığı yüzüme vurdukça dün içimi kaplayan karanlık duygular da yavaş yavaş dağılmaya başladı. Ama kafamda hâlâ binlerce soru vardı: “Dün deprem alanındaki insanlar ne yaptı acaba? Enkaz altında kalan oldu mu? Yaralı ya da ölü var mıydı?” Osman’ın sağ olduğunu biliyordum, ama ustadan haberim yoktu. “O nasıldır acaba?”
Düşünceler arasında kaybolmuşken birden kapım çalındı. Sanki yeni uyanmış gibi sersemledim. Halbuki yaklaşık bir saattir ayaktaydım. Kapı yeniden vurulunca kendime geldim. Zaten üzerimdeki kıyafetlerle uyumuştum. Gözlerimi ovuşturup saçımı düzelttim, sonra kapıyı açtım.
Ahmet abi, kapının önünde gülümseyerek,
“Günaydın Kemal, nasılsın?” dedi.
“Ben iyiyim abi. Asıl dün olanlardan sonra sen nasılsın?” diye sordum, gerçekten de merak ederek.
“İyiyiz biz. Eve geldiğimde kapını çalmıştım, ama açan olmamıştı. Sana bir şey oldu diye korktum. Şükür ki sapasağlamsın. Senin adına sevindim. Dün haberi aldım, depremin senin çalıştığın yere yakın olduğunu duydum. Orada yaşayan birkaç tanıdığım var. Onlar sayesinde biraz bilgi aldım. Evde herhangi bir sorun var mı? Bizim evde öyle büyük bir hasar yok, sadece ufak tefek eşyalar kırıldı.”
“Teşekkür ederim, Ahmet abi. Merak etme, ben iyiyim. Siz nasılsınız? Dün eve çok geç geldim, o yüzden o saatte kapını çalmak istemedim. Rahatsız olacağınızı düşündüm. Benim de evde sadece ayna, saat falan kırılmış. Onun dışında her şey aynı. Gerçi ne kadar ‘iyi’ denirse artık…” dedim. Çünkü zaten çoğu eski eşyalardı, yeni bir şeyim pek yoktu.
Ahmet abi kaşlarını kaldırıp ciddi bir ifadeyle,
“O nasıl söz öyle dostum? Ben sana defalarca söyledim, kapım sana her zaman açık. Beni bir abin olarak gör,” dedi.
İçimden bir sıcaklık geçti. “Sağ ol, Ahmet abi. Acaba deprem bölgesinden haberin var mı? Durumlar nasıl? Yeni bir tehlike bekleniyor mu? Telefonumu iş yerinde unutmuşum, nereye düştüğüyle ilgili bir fikrim yok. O yüzden hiçbir şeyden haberim yok,” dedim, biraz da çaresizlikle.
“Durumlar çok kötü değil. Yıkılan bazı evler var ama Allah’tan ölü sayısı fazla değil. Deprem öğle saatinde olduğu için çoğu insan fark etmiş, evden ya da iş yerinden çıkabilmiş. Yalnızca elliye yakın yaralı var, beş de ölü… Allah mekanlarını cennet etsin. Yeni bir deprem beklenmiyor, uzmanlara göre risk düşük. Ama dünkü 5.9 büyüklüğündeymiş. Bundan sonra da ufak tefek sarsıntılar yaşanabilir, bazen de tedirgin edici büyüklükte olanlar. O yüzden hazırlıklı olmamız lazım,” diye iç çekti.
“Anladım…” diyerek başımı eğdim. İçimde büyük bir ağırlık vardı. “Allah sabır versin insanlara. Bizim elimizden de bir yardım gelirse yaparız,” dedim.
“Tabii ki kardeşim, mutlaka,” dedi ve elindeki poşeti bana uzattı. “Ben sana börek getirdim. Bir şey yememişsindir. Sabah alıp geldim, senin için ayrıca ayırdım.”
Şaşkınlıkla gülümsedim. “Teşekkür ederim abi, ne gerek vardı. Ben hallederdim.”
“Dün çok yoruldun, görmesem de yanına olmasam da anlayabiliyorum. Sana en azından böyle yardım edeyim. Yoksa kendimi iyi hissetmeyeceğim,” dedi.
“Peki…” diyerek elindeki poşeti aldım. İçimde garip bir minnettarlık vardı.
“Hadi ben gideyim, evde beni beklerler. Sana iyi günler dostum.”
“Sana da iyi günler abi,” dedim ve kapıyı kapattım.
Gerçekten de dün sabahtan beri hiçbir şey yememiştim. En son yediğim poğaça ve simitti. Sonrasında yaşananlar yüzünden yemek aklıma bile gelmemişti. Böreği mutfağa götürüp biraz kenara koydum. İş yoktu, ama içim rahat etmedi. Ahmet abi durumun nasıl olduğunu anlatsa da ben gözlerimle görmek istiyordum. Hem telefonumu da bulmam gerekiyordu.
Banyoya gidip duş aldım, ardından saçımı kuruladım. Uzun zamandır kestirmediğim saçlarımı tarayıp topladım. Kısa kollu gri gömlekle siyah kot pantolonumu giydim. Hava sıcak olduğundan başka bir şey giymeye gerek duymadım. Börekten biraz atıştırıp spor ayakkabılarımı giydim. Kapıyı kilitleyip aşağı indim. İkinci katta yaşıyordum. Motorun yanına gidip yola koyuldum.
Dün yoldayken içimde böyle bir huzursuzluk yoktu. Dün hiçbir şeyden haberim yoktu. Ama bugün… bugün daha mutsuzdum. Yine de yaşıyordum. Bunu kendime hatırlatmam gerekiyordu.
Babamın beni ve annemi başka bir kadın için terk edip gittiği gün de aynı böyle hissetmiştim: yalnız, eksik ve sahipsiz. Annem, babasızlığımı bana unutturmaya çalışmıştı, ama arkadaşlarımı babalarıyla gördüğümde istemsizce kıskanırdım. Aslında kıskandığım onların baba-çocuk ilişkisi değildi; kıskandığım, babamın benimle onlar gibi ilgilenmemesiydi. Belki zamanında sevgisini göstermiş olsaydı şimdi bu kadar kırgın olmazdım… Belki de yine olurdum. Ama üzerinden on beş yıl geçti. Şimdi bunu anlamanın bir faydası yoktu. Nereden aklıma geldi ki o adam… Uzun zamandır hatırlamıyordum bile.
Karmaşık düşüncelerle yol alırken tamirhaneye yaklaştığımı fark ettim. Hızımı azalttım, etrafa dikkatle bakmaya başladım. Dünkü karmaşanın izleri hâlâ oradaydı. İnsanlar ise enkazın varlığına alışmaya çalışıyor, kurtulmanın yollarını arıyorlardı.
Tamirhaneye yaklaşınca motoru içeri sürmedim. Biraz uzağa bıraktım. Yavaş adımlarla içeriye doğru yürüdüm. İlk gördüğüm şey arabaların hâli oldu. İçimden geçirdim: “Ustam şimdi ne kadar ziyan içinde olmuştur…” Hasar büyüktü, maliyeti çok fazlaydı. Ama belki sigorta bu işi hallederdi diye teselli bulmaya çalıştım.
Kimse yoktu burada belki de ustaya bir şey olmuştur diye düşünmeden edemedim. Osmanın da kafasi ailesi ve evle alakadar karışık olduğundan bu gün buraya gelemezdi. Bu düşüncelerden uzaklaşıp telefonumu aramaya başladım. Arabaların yanından usulca geçerek her yeri aradım. Saati doğru bilmesem de tahminen 1 saate yakın arıyordum. Gözüm bir anda sapasağlam kalan arabaya döndü. Sadece kaportasında ezilme vardı o da galiba üstüne bir şeyler düşmüştü diye düşündüm. Altına bakmak için eğildiğimde telefonumun orada olduğunu görür-görmez hemen eğilib onu götürdüm ve yanında bir kart da vardı. Karta bakdığımda Mahur Aydoğan yazıyordu. Ben bunu cebime koymamışmıydım. "Ne ara bura düştü" diyerek mırıldandım. İlk baktığımda arayıb haber vermem gerektiğini düşündüm, ama sonra fikrimden taşındım.
Her halde kendisi gelip arardı arabasını. Ya başına iş geldiyse, ya depremde ona bir şey olduysa diye düşünmekden kendini alıkoyamadı. Neden onu düşünüyordusa? Tamam hoş, güzel bir kadındı. Güzelliğine kapılmamak elde değildi. Ama hakkında hiç bir şey bilmiyordu. Belki de evliydi. Nereden bilicekti. Alt tarafı bir kaç dakika gördüğü bir kadındı.
Uzun zamandır ilgisini çeken bir kadın olmamışdı. Bir kaç defa ilişkisi olmuştu, ama fazla yürümemiş ayrılmışdı. O yüzden aşkta hiç şansının olmadığını düşünürdü. Zaten şansı hiç bir şeyde getirmemişti. Annesi de o 20 yaşındayken kalp krizi geçirerek vefat etmişti. Onu düşünen, onu koşulsuz seven bir tek annesi vardı onu da kaybetmişti. Babası yüzünden zaten çok da güven duygusu kalmamıştı. Hep birini çok severse onu bırakıp gider diye düşünürdü. Ne de olsa babası onu bırakmıştı. Her hangi bir kızmı bırakmayacaktı. Yani aşkta şansının getirmemesi bir az da kimseye güvenmediğinden oluyordu. Ya da hayatının aşkını hala bulamamıştı.
* * * * *
Kemal bir az burada zaman geçirdi. Hiç bir şeye elini vurmadı. Usta geldiğinde nasıl varsa öyle görsün diye düşündü. Ne de olsa araları çok iyi değildi. Birden telefonunu bulduğunu hatırladı. Ekranını açtığında saatin 2 olduğunu gördü. Osman ve ustası aramıştı ve Ahmet abi. Başka arayıp soranı olmamıştı. İlk aklına ustanı aramak geldi. Osmandan haberi vardı, ama ondan haberi yoktu.
"O kadar da düşman değilim yani. Nasıl diye merak ediyorum. " Telefon rehberinden adını bulup aramaya başladım. Bir kaç defa çaldıkdan sonra telefonu açtı.
"Merhaba, usta"
"Kemal, senmisin? İyimisin? Ulaşamadım size de. Osman nasıl?"
"Biz iyiyiz usta. Sen nasılsın diye aradım. Ben tamirhaneye geldim de. Ama seni bulamadım. Başına bir iş mi geldi diye merak etdim."
"Ben iyiyim de. Oğlum iyi değil. Deprem anında çalıştığı yer kafasına taş düşmüş bazı yerlerinde de kırıkları var. 0- (RH) kan grubu aranıyor. Deprem olduğu için bulmakda zorlanıyoruz."
"Benim kan grubum 0 negatif usta. Ben kan veririm. Hangi hastanede olduğunu söyle ben hemen gelirim. "
"Çok sağ ol, oğlum. Allah ne muradın varsa versin. Adresi hemen söylüyorum. Lüften geç kalma. Seni bekliyorum."