Telefonu kapattığımda ustamın adresi çoktan mesaj kutuma düşmüştü. İçimden, “Herhâlde yapabilirim. Sonuçta bir insanın hayatını kurtaracağım,” diye geçirdim. Şu an en önemli şey buydu. Mahur’un kartını cebime koydum, sonra hızlı adımlarla motoruma yürüdüm. Motora biner binmez yola koyuldum. Yaklaşık yirmi dakikalık bir yolum vardı; içimdeki telaş yüzünden her dakikayı bir ömür gibi hissettim. Hastaneye varır varmaz kapıdan içeri girdim. Koridorun sonunda, başını öne eğmiş, çaresizce oturan ustamı gördüm. Yanına yaklaşınca gözleri doldu, beni görünce aniden kalkıp boynuma sarıldı.
“Teşekkür ederim, oğlum,” dedi boğuk bir sesle. “Sen oğlumu iyileştir, başka bir şey istemem. Ne istersen sana veririm… Yeter ki çocuğum iyi olsun.”
Onun o hâlini görünce boğazım düğümlendi. “Ne mal, ne mülk… Hiçbiri önemli değil. İnsan evladı için neler yapmaz ki,” diye düşündüm.
“Merak etme, Salih amca. Lütfen beni hemşirelerin yanına götür. Ne gerekiyorsa yapayım,” dedim kararlı bir sesle.
Ustam beni kolumdan tutarak odalardan birine götürdü. İçeride kısa bir kontrol yapıldıktan sonra kan vermek için hazırlandım. İğne koluma saplandığında içimde garip bir huzur vardı; sanki kanımla birlikte hayatın en değerli anlamını da paylaşıyordum. İşlem bitip bir süre dinlendikten sonra ayağa kalktım. Kapıdan çıkmak üzereydim ki, tam karşımda onu—Mahur’u gördüm.
Bana şaşkın gözlerle baktı. Ama hemen ardından bakışlarını kaçırıp hemşireyle konuşmaya başladı. Sanki beni görmemiş gibi davranıyordu. İçimde garip bir hayal kırıklığı belirdi.
Odadan çıktıktan sonra ustamla biraz oturduk. Fakat uzun süre hastanede kalamazdım; içim daralıyordu. Burası bana annemin son günlerini, o çaresiz yatışlarını hatırlatıyordu. Birkaç kez hastaneye yatırılmıştı ama çare olmamış, bir sabah evde gözlerimin önünde hayata veda etmişti. O yüzden hastane koridorlarının kokusunu bile sevmiyordum. Ama bugün önemli bir iş yapmıştım; bu yüzden buraya gelmem lazımdı.
Çıkış kapısına yöneldiğimde ustamla vedalaştım. Tam kapıya varmıştım ki, arkamdan nazik bir kadın sesi duyuldu:
“Beyefendi, bekler misiniz?”
Arkamı döndüğümde kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Evet… oydu. Mahur.
“...Kemal beymiydi? Yanlış hatırlamıyorsam tabii,” dedi tereddütlü bir tebessümle.
“Buyurun, benim,” dedim kısa ama sakin bir sesle.
“Beni tanımadınız mı?” diye sordu. Dudaklarının kenarındaki gülümseme bakışlarına da yayılmıştı.
Bir an içimde kıpırtılar hissettim. Oysa hiç unutmamıştım ki yüzünü…
“Şimdi hatırladım. Mahur hanımdınız, değil mi?” dedim.
“Evet, benim,” dedi. “Az önce bazı işlerim vardı, aceleyle geçmek zorunda kaldım. Sizi selamlayamadım.”
“Önemli değil, hanımefendi,” dedim. İçimde ise başka bir ses konuşuyordu: “Başta tanımamış gibi yapmasına kırıldım ama şimdi bana böyle nazik hitap etmesi gururumu okşadı.”
“Depremle ilgili durumları biliyorsunuzdur herhâlde,” diye söze devam etti. “Babam şu an burada tedavi görüyor, durumu çok şükür iyiye gidiyor. Aslında ben sizi arabayla ilgili durdurmuştum.”
“Allah acil şifalar versin, Mahur hanım,” dedim saygıyla. “Zaten başka ne için benimle konuşacaktın ki… Tabii ki araba için,” diye içimden sitem ettim. “Arabanız, diğerlerine kıyasla oldukça iyi durumda. Yani kullanılabilir seviyede.”
“Teşekkür ederim, Kemal bey,” dedi. “Araba hiç önemli değil şu an. Benim için babamın sağlığı her şeyden daha değerli. Onu atlatınca arabayı hallederiz.”
“Peki, hanımefendi,” dedim. “Madem sonra konuşacaktın, neden beni burada beklettin?” diye içimden söylensem de belli etmedim.
Birden gözlerimin içine bakarak hafifçe gülümsedi. “Lütfen sizli bizli konuşmayı bırakalım. Olur mu?”
O an kalbim bir anlığına hızla çarptı. “Peki… Mahur,” diyebildim.
“O zaman Kemal,” dedi tatlı bir edayla. “Numaranı alabilir miyim? Şu an durumlar çok karışık, sana nereden ulaşacağımı bilemiyorum.”
Haklıydı… Benimse içimde fırtınalar kopuyordu. “Neden bu kadar etkileniyorum? Neden bir tebessümü kalbimi darmadağın ediyor?” Kendimce küçük çaplı krizlerle kafamı kurcalarken, numaramı vermek üzere cebime yöneldim.
Telefonunu bana uzatarak numaramı yazmamı isteyince ben de verdim. O da geri arama yaparak bu da benim numaram. Depremde kartımı kaybetmişsindir belki. "Bu gün seni görmem çok güzel oldu" diyerek yine yüzünde o masum gülüşünü gördüm. Öyle güzel gülüyordu ki, sanki dışarıdaki enkazın altından çıkmış bir çiçek gibiydi. İnsanın kalbini ısıtmaya yeterdi. O gözlere bakdığımda ayaklarım gitmek istese de kalbim dur ve ona bak diyordu. Bir yerde okumuştum ki, gülümsemek iki insan arasındaki en kısa mesafedir. Gerçekten de öyleymiş. Onunla ilgilili olumsuz düşüncelerim bir anda kaybolmuştu. Bu yaşıma kadar kaç defa mutlu olmuştum. Hatırlayamadım. O kadar dertlerimi saymaya odaklanmıştım ki, mutlu olduğum anı hatırlayamadım. Annemi kaybetdikden sonra dahası babamın bizi terketmesiyle hem çocukluğum, hem de mutluluğum ellerimden kayıp gitmişdi. Annemi kaybetmem bu yaramı daha da kazımıştı. Sadece öylesine yaşıyordum. Ama şu an yaşama ve mutlu olma sebebi bulmuştum kendime. Hiç tanımadığım bir kadının gözlerinde ve gülüşünde bunu görmem mümkünmüydü? Hemen kendimi toparlayıb gözlerimi gözlerinden çekdim.
"Ben şimdi gideyim. Vaktini almayım. Sonra zamanın olduğunda beni ararsın, arabayla ilgili konuşuruz" diye ekledim.
"Peki" diyerek vedalaşmam için elini uzatdı. Vedalaşma bitdikden sonra hemen motora doğru gitdiğimde hâlâ bana doğru bakıyordu. Ve yüzünde anlam veremediğim o gülücükle.
*****
Bu olayların üzerinden tam bir ay geçmişti. Ne o beni aramıştı, ne de ben onu… Depremin bıraktığı ağır enkaz yavaş yavaş ortadan kalkıyor, insanlar eski hayatlarına dönmeye alışıyor gibiydi. Osman yeni bir ev bulmuş, ustamın oğlu da iyileşip taburcu olmuştu. Her ne kadar kırıkları tam geçmemiş olsa da artık ayağa kalkabiliyor, hayata yeniden tutunuyordu. Biz de ustam ve Osman’la birlikte tamirhaneyi toparlamaya başlamıştık. Ustam bu süreçte maddi olarak zorlanıyordu, bunu fark etmemek imkânsızdı. Ama maaş meselesini hiç açmıyorduk. Çünkü o bugüne kadar tek gün aksatmamıştı. Şimdi ise bizim ona destek olmamız gerekiyordu.
Arabaların çoğunu sigorta karşılamıştı. Bazı müşteriler araçlarını başka yerlere götürmüş olsa da, bir kısmı yine bize güvenmişti. Onlardan gelecek parayla işlerimiz biraz toparlanacaktı. O yüzden tembellik yapmıyor, işin ucundan sıkıca tutuyordum. Hatta Mahur’un arabasını bile çoktan tamir edip bitirmiştim. Hatta işin başında, olur da bana inanmaz diye ilk halinin fotoğrafını çekip telefonumda saklamıştım. Ama ondan hâlâ ses yoktu.
Artık ustam bile arabanın burada öylece kalmasına anlam veremiyor, her fırsatta “Neden sahibi gelmiyor acaba?” diye söyleniyordu.
Öğle saatlerinde telefonum çaldı. Ekrana baktığımda kalbim bir anda hızlandı: Arayan Mahur’du. Ellerim titrerken telefonu açtım.
“Merhaba,” dedim, sesimin titrememesi için gayret ederek.
“Merhaba, ben Mahur. Tanıdın mı?” dedi.
(Nasıl tanımam… Sanki bir gün bile unuttum mu ki?)
“Evet, tanıdım. Arabanın tamiri halloldu. Vaktin varsa gelip alabilirsin.”
“Çok teşekkür ederim. Bu sıralar işler çok yoğundu, arayamadım. Yarın arabamı almaya geleceğim.”
“Oldu. Hoşça kal,” dedim ve telefonu hemen kapattım.
Sonra olduğum yerde kalakaldım. Çok mu kaba davrandım? İçimden bin bir soruyla kendimi yiyip bitiriyordum. En azından onun da sözünü bitirmesini bekleyebilirdim. Ama ben… kadınlarla konuşmayı hiç beceremezdim. Kendimi haklı çıkarmaya çalışsam da aslında haksız olduğumu çok iyi biliyordum.
O gece yemeğimi dışarıda yedim, eve döndüğümdeyse hemen uyudum. Zaten yapacak başka bir işim yoktu.
Sabah erkenden uyandım. Saate baktığımda henüz 06.30’du. Uykum da yoktu. Yatağımda dalıp gitmişken birden hatırladım: Bugün Mahur tamirhaneye gelecekti. Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Telefonun ön kamerasını açıp yüzüme baktım, hâlimi görünce moralim iyice bozuldu. İki haftadır tıraş olmamıştım; saç sakal birbirine girmişti. “Böyle mi görecek beni? Hayır, bugün farklı olmalı.”
Kararımı verdim. Banyoya gidip yüzümü yıkadım, sakallarımı tıraş makinesiyle kısaltarak toparladım. Bu bile benim için büyük bir adımdı. En son depremden sonra görmüştü beni; o hâlimle karşısına çıkmak istemiyordum.
Osman sık sık bana, “Yakışıklısın aslında, ama bu sakallar yüzünden kızların hiçbiri fark etmiyor seni,” derdi. Beni hep bununla kızdırırdı. Ama bugün… bugün farklıydı. İlk defa iyi görünmeye karar vermiştim.
Üzerime mavi bir tişört, siyah kot pantolon ve siyah kot ceket giydim. Hava artık eskisi kadar sıcak değildi. Ayakkabılarımı da giyip dışarı çıkacakken kapım çalındı. Açtığımda karşımda komşum Ahmet abinin büyük oğlu Deniz vardı.
“Günaydın Kemal abi, nasılsın?” dedi gülümseyerek.
“Günaydın Deniz, iyiyim. Sen nasılsın?”
“Teşekkür ederim, ben de iyiyim. Abi, bu akşam bana matematikten yardım eder misin? Birkaç gün sonra sınavım var da… Okula gitmeden önce söyleyeyim dedim.”
“Olur tabii. Akşam haber verirsin, gelirsin.”
“Sağ ol, Kemal abi!” dedi ve sevinçle koşarak uzaklaştı.
Onun arkasından bakarken düşündüm: İyi çocuk ama derslerine pek de önem vermiyor. Yine de çalışırsa yapar. Sonra içimden, Benim de iyi ebeveynlerim olsaydı, belki şimdi ben de üniversitede olurdum, diye geçirdim. Ama küçüklüğümden beri anneme destek olmak için çalışmak zorundaydım. Yine de matematiği hep sevmiştim; okula gidemesem de kitaplardan bir şeyler öğrenmeye çalışmıştım.
Motoruma binip tamirhaneye doğru yola koyuldum. Yol üzerinde sevdiğim bir pastanenin önünde durup birkaç şey aldım. “Bugün bonkör olma günü,” dedim kendi kendime.
Tamirhaneye vardığımda Osman yeni gelmişti. Beni, daha doğrusu yeni tıraş olmuş hâlimi görünce alkışlamaya başladı. “Bu değişimi neye borçluyuz?” diye takıldı. Ama ağzımdan laf alamadı. Biraz sonra ustanın gelmesiyle konu kapandı.
Osman’ın demlediği çayla aldıklarımı birlikte yiyip içtik. Sonra işe koyulma vakti gelmişti. Mahur’un arabasına gözüm kaydı. Saat 09.30’du. Ne zaman geleceğini söylememişti. İçimden, Kaç saat bekleyeceğim acaba? diye geçirdim. O yüzden ceketimi çıkarıp işe daldım.
O sırada Osmana teypten güzel bir şarkı açmasını söyledim. Onsuz vakit geçmiyordu. Biraz sonra o tanıdık ses yankılandı: Orhan Gencebay’dan “Kaderimin Oyunu.”
Ne sevenim var ne soranım var
Öyle yalnızım ki
Çilesiz günüm yok dert ararsan çok
Öyle dertliyim ki
Bana kaderimin bir oyunumu bu
Aldı sevdiğimi verdi zulumu
Dünyaya doymadan geçip gideceğim
Yoksa yaşamanın kanunu mu bu
Bıktım artık yaşamaktan
Çekmekle bitermi bu hayat yolu ah ah
Bu yalnızlık bu dertler
Bekleyeceğim… bekleyeceğim…
Geri dönmese bile
Alıştım kaderin zulmüne artık
Bana gülmese bile
1 saat kadar geçmişti ki, lüks bir araba tamirhanenin karşısında ağır ağır durdu. Tozlu yolda o gösterişli arabanın parıltısı bir anda göze çarpmıştı. Direksiyon başında oturan şoför yaklaşık otuz yaşlarında, bakımlı ve yakışıklı bir adamdı. Boyu tahminen 1.80 civarındaydı; benimle neredeyse aynı. Omuzları dik, yüzünde kendine güvenen ama bir o kadar da soğuk bir ifade vardı.
Sonra arka kapı yavaşça açıldı. İnce topuklarının sesi kulaklarımda çınladı. Mahur arabadan indiğinde zaman bir anlığına durdu sanki. Üzerindeki sade ama zarif kıyafet, yüzüne düşen rüzgarla uçuşan saçları… O an ne Osman’ın sesi, ne de tamirhanenin uğultusu duyuluyordu. Sadece Mahur vardı. Her birimize gülümseyerek selam verdi, sonra hiç vakit kaybetmeden yanıma gelip arabasına baktı.
“Ooo, görüyorum da arabam beni görmeyeli baya güzelleşmiş.” dedi, gözleri pırıl pırıl parlıyordu. “Nasıl da özlemişim güzelimi… Görünce anladım.” O masum gülüşüyle bana baktığında kalbim istemsizce hızlandı. İçimde, açıklayamadığım bir kıpırtı vardı.
Ama gözlerim çoktan yanındaki adama kaymıştı. Kimdi bu? Yüzünde tek bir kıpırtı yoktu. Ne bir tebessüm, ne de bir ilgi… Sanki buraya gelmek zorunda bırakılmış gibiydi. Beni de, etrafı da dikkatle süzüyor, hiçbir şey söylemiyordu.
Mahur, onun sessizliğini fark etmiş gibi birden aramızda köprü kurmak istercesine konuştu.
“Bak, bu beyefendi Kemal,” dedi, eliyle beni göstererek. Sesinde hafif bir gurur vardı. “Arabamı o depremde bile koruyan adam.”
O an boğazım düğümlendi. Mahur’un gözlerinde minnet, yüzünde ise tarifsiz bir güven vardı. Sanki beni farklı bir yere koyuyordu.
Ama işte tam o anda cümlesinin devamı geldi. “Yanımdaki beyefendiyse… benim nişanlım, Mert.”
Kalbim sanki göğsümden sökülüp yere düşmüş gibi oldu. O kelime- nişanlım- kulaklarımda yankılandı durdu. Zaman yine durdu ama bu kez acımasız bir şekilde. Gözlerimi kısa bir an Mahur’dan ayırıp Mert’e çevirdim. Bakışları donuk, ifadesi anlaşılmazdı. Ama içimde kopan fırtınayı kimse görmüyordu.
Gülümsemeye çalıştım. Dudaklarım kıpırdadı ama içimdeki sızı sesime yansıdı mı, bilmiyorum. O an anladım ki, kader bazen insanla oyun oynamaktan asla vazgeçmiyor.