Yaz, Hakkâri dağlarının eteğine sımsıcak bir battaniye gibi serilmişti. Dağ çiçekleri açmış, kuş sesleri avluya kadar uzanmıştı. Konağın arka bahçesi, bu huzurun tam ortasında yeşilin her tonunu taşıyordu. Ve o yeşilliğin içinde bir adam… başını göğe değil, dizlerine koyulmuş iki minik cana eğmişti. Bervan, bastonunu yanına bırakmış, sırtını bir armut ağacına yaslamıştı. Kucağında, biri sağında, biri solunda uyuklayan Şervan ve Bervan. İkisinin de saçları uzamaya başlamış, yanakları tombullaşmıştı. Kıyafetlerinde mavi işlemeler, minik ellerinde nazarlık bileklikler. Bervan, gözlüğünü indirip torunlarının yüzüne baktı. Gülümsemesi derindi ama gözlerinde dolu dolu bir gurur vardı. “Biliyor musunuz? Ben bu topraklardan bir kadına veda ederek gittim… Ama size tutunarak döndüm.”

