Cîwan, bir süre Ağit’in yüzüne baktı. Karşısında tanıdığı adam değil, gözlerinden alev gibi kararlılık akan biri duruyordu. “Irak’a tek başına gidemezsin, Ağit,” dedi sessizce. “Gideceğim,” diye kesti sözünü Ağit. “O benim kardeşim. Kanımdan. Eğer şimdi gitmezsem, onu bir kafese hapsedecekler. Ömrü boyunca susacak, boynunu eğecek. O da annem gibi sessiz ağlayacak belki... O da benim gibi bir geçmişin yüküyle büyüyecek. Buna izin veremem.” Cîwan, masasından doğrulup ona yaklaştı. “Peki, nereden başlayacaksın? Kız nerede, kimlerin elinde? Bunları öğrenmeden nasıl gideceksin?” Ağit cebinden mektubun içinde katlanmış ikinci bir kâğıdı çıkardı. Teyzesi Zeryan’ın büyüdüğü köyün adını, onunla ilgilenen kadının ismini ve kızın şu an tutulduğu yeri yazmıştı: “Şemdinli sınırına yakın bir aşiret

