Suna’nın anlatımından devam;
Seyithan’ın dediği gibi yapıp hemşirelerin yardımıyla kıyafetleri giydim. Siyah bir eşofman takımı ve siyah bir mont ile gri spor ayakkabılar. Hemşirelerden birinden rica edip telefon istedim. Beni kırmayıp telefonunu verdi. Hemen ezbere bildiğim bir kaç numaradan biri olan Benay ablamın numarasını çevirdim.
İlk aramamda açılmadı. Tekrar aradım.
“Alo” Benay ablamın sesini duyunca rahat bir nefes aldım.
“Abla.”
“Suna neredesin kızım sen?”
“Abl..”
Sert bir el kolumu tutup çekince telefon yere düştü.
“Napıyosun lan burada? Kızım hiç mi güvenemeyeceğim sana ben.” Seyithan kolumu öyle bir sıkıyordu ki kemiğime kadar acıyordu.
“Ablamla konuşuyordum. Bırak kolumu.” Kolumu çekiştirsem de bırakmadı.
Diğer eliyle montun kapişonunu kafama geçirdi. “Yürü” Hala kolumu bırakmıyordu.
Beni resmen sürükleyerek acilin kapısının önüne kadar getirdi. O eskiden sarılırken bile beni incitmekten korkan adam şimdi kolumu değil canımı almak istermiş gibi çekiştiriyordu beni. Kolumu çekmeye çalıştıkça canım daha çok yanıyordu. Ben de bıraktım. Beni sürüklemesine için verdim. Gözlerimden yine yaşlar süzülürken sesimi çıkarmamaya çalıştım.
Acilin kapısı açılıp uzunca bir koridora çıkınca bir kaç takım elbiseli adam gördüm. Sadece Habib’i tanıyordum. Benim halimi görünce önce Seyithan’a sonra tekrar bana baktı.
“Ağam.” Seyithan dönüp adamına baktı. Habib tekrar konuştu.“Ağam Suna Hanım.”
Seyithan durup bana bakıpta göz yaşlarımı görünce elini kolumdan aniden çekti. Dengemi kaybedince yalpalayıp dizlerimin üstüne düştüm. Kafamı kaldırıp Seyithan’a baktığımda bir an sadece bir an gözlerinde eskiye dair bir şey gördüm sandım ama yanılmıştım.
“Ben araca gidiyorum. Bunu da peşimden getirin.” Ben o halde dururken Seyithan kadar olmasa da en az onun kadar heybetli bir adam bana iğrenirmiş gibi bakıp Seyithan’ın peşine takıldı.
“Suna Hanım.”Habib elini uzatıp kalkmama yardım etti. Diğer elimle ağrıyan kolumu tutup yavaşça ilerlemeye başladım. Hiç halim yoktu. Habib gelip destek oldu.
“Ağama biraz zaman verin. Kolay değildi yaşadıkları.”
Benim zamanım var mıydı ki? Daha kaç gün daha özgür kalacaktım? Onur ölmüş müydü? Öğrenmem gereken ilk şey buydu. Sude yengem doğurmuş muydu mesela? Doğurduysa bebeklerin de kendinin de sağlık durumu iyi miydi?
“Habib o ölmüş mü?”
“Kim?” Habib sorgularcasına yüzüme baktı. Sonra anlamış olacak ki cevap verdi.
“Yok Suna Hanım. Midesi yıkanmış sizin gibi. Hayati tehlikesi yokmuş ama bir böbreğini alacaklarmış sanırım.”
“Yaşıyormuş ha.”
“Evet. Ne olur bir daha bana o adam hakkında soru sormayın. Ağamın kesin talimatı var.” Kafamı salladım.
Katil değildim demek.
Derin bir nefes aldım. Yaşıyordu, yaşaması benim diken üstünde olmam demekti ama en azından katil olmamıştım. Kalbimden sanki bir kuş kanatlandı o an. Eğer öldüğünü duysaydım ne olursa olsun birini öldürmüş olmanın hissettireceği vicdan azabı yine ölmek istememe sebep olacaktı. O zaman aslında şunu anladım. Ben ölmek istediğim için değil, birini öldürünce yaşayamayacağımı bildiğim için kendimi de öldürmek istemiştim.
Ne olursa olsun yaşamak güzeldi çünkü. Seyithanla yaşadığımız onca anıyı düşünüp hayaliyle yaşadığım o iki ay bile çok güzeldi. Hasreti kalbimi dağlasa da yaşadığımız onca şeyi düşünmek belki bir gün her şey düzelir umudunu yerleştirmişti kalbime.
Şimdi beni kaçırıyor diye mutlu olmam lazımken. Beni sevdiği için değil eziyet etmek için kaçırdığını bilmek, çilemin yeni başladığını gösteriyordu.
Habib beni Seyithan’ın yanındaki koltuğa oturttuktan sonra aracın içindeki o koku burnuma ulaştı. Seyithan’ın o erkeksi kokusu. Ben kafamı çevirip yüzüne baktığım an gaza bastı. Kemerimi bağlamadığım için öne savruldum.
“Kemerini tak.” Soğuk sesiyle Mardin’e gidene kadar benimle arabada konuştuğu son sözlerdi.
Dört kere mola verdi. Hiç sıvı tüketmemiş olmama rağmen dördünde de lavaboya girdim. Verilen serumlar sanırım sürekli tuvaletimi getiriyordu.
Seyithan arabadan inince adamları yiyecek içecek bir şeyler getirse de hiçbirine elimi sürmemiştim.
Ne kadar dayanmaya çalışırsam çalışayım. Memlekete son bir kaç saat kala artık gözlerim daha fazla dayanamayıp kapandı.
Araba bir anda ani fren yapınca gözlerimi korkuyla açıp etrafıma baktım. Seyithan araçtan inip kapıyı sertçe çarptı. Araç saatinde gördüğüm kadarıyla saat sabahın yedisiydi.
Konaklarının kapısının önünde bir kaç adamla konuştuktan sonra gelip kapımı açtı. “İn.” Gözlerime diktiği gözlerine baktım. Artık korktuğum gözlerine…
“Bak geç kalmış sayılmayız. Bırak gideyim. Benden sana yar olmaz. Yapma.”
“İn dedim.” Dişlerini sıkıp tekrar bana emir verdi.
Kemerimi çözüm indim. Kenara çekildi. Adamın biri arabaya binip park etmesi için götürdü. İstanbul’dan bizimle beraber gelen adamların hepsi araçlardan tek tek indiler. Ben önceden geldiğim o koca kapılı konağı incelerken ellerim çoktan titremeye başlamıştı. Seyithan bir süre bana ses etmedi. Son kez kafamı çevirip şansımı denemek istedim.
“Kardeşini berdel olarak mı vermek istiyorsun? Yapma Seyithan.”
“Kardeşimi senin ağabeylerine yem eder miyim? Sizinkiler gibi salak mıyım ben? Onlar kendilerini dolandıran adama kızlarını vermişler ama ben beni dolandıran kadının ailesine kardeşimi vermem.” Omzumdan hafifçe ittirdi. “Hadi yürü bizi bekliyorlar.”
Yürüdüm kapının önüne geldiğimde koca kapı açılınca avludaki insanların fazlalığıyla gerildim. Normalde bu kadar fazla değillerdi. Bunlar da kimdi?
Kapı arkamızdan kapanınca ortada öylece kaldım. İlk söze giren Seyithan’ın babası Haydar Ağa oldu.
“Ne yaptın oğul sen? Ne demek bu?”
Demek ki Haydar Ağa’nın haberi yoktu. Eğer Haydar Ağa’nın haberi yoksa sanırım kimsenin yoktu.
“Kız kaçırdım baba. İmamı çağırın nikahımızı kıysın.” Sonra dönüp bana baktı. “Suna bundan sonra gelininizdir.”
Seyithan’ın annesi konuştu. “Ne nikahı oğul. Nereden aldıysan bu kızı götür oraya geri bırak.” Hanzade Hanımı ilk tanıdığımda çok sevmiştim ama demek ki insanlığı göstermelikti.
Seyithan sesini yükseltti. “Ana. Suna bundan sonra gelininiz derim. Sözümün üstüne söz söylemeyesiniz.”
Yutkundum. Şimdi konuşursam belki Seyithan’ı engellerlerdi. “Ben de gelmek istemedim Hanzade Hanım ama oğlunuz beni zorla getirdi. İzin verin gideyim.”
Seyithan bana iyice yaklaşıp elini belime atıp sıktı. “Doğuhan git imamı al gel.” Elimi Seyithan’ın elinin üstüne koyup parmaklarını çekmedi için baskı yapınca tutuşunu biraz serbestleştirdi.
Konağa girdiğimizden beri yüzleri şekilden şekile giren üç kız beni öldürecekmiş gibi bakıyorlardı. Yaşça diğerlerinden küçük olan kızın yanında duran kara sürmeli bir kadın. Beni baştan aşağı süzüp bir kadına göre oldukça sert olan sesiyle konuşmaya başladı. “Düğünden milletin artığını mı kaçırdın ağam sen?”
Seyithan kadına öyle bir baktı ki üstüne atlayacak diye çekindim. “Kes sesini yenge! O dilini ağzının içine geri sok yoksa ben yapacağımı bilirim.”
Bana artık demişti kadın. Haklıydı da…
Tekrar şansımı denedim ama bu sefer ağlıyordum.“Bırak gideyim Seyithan.”
Seyithan duymamazlıktan gelip beni yürütüp merdivenlere yöneltti. Dediğini yapıp çıktım. Bir odanın önüne gelince durdu kapıyı açtı. İçerisi çalışma odasına benziyordu.
“Gir.” Önce ben girdim. Sonra da o girdi. Beni kendi odasına götürür diye beklerken çalışma odasına getirmişti. Masasına geçip çekmeceden bir şeyler çıkarıp, eliyle masanın üzerine serer gibi açtı.
“Seninle adam gibi konuşmaya çalışsam da anlamadın. Beni buna sen mecbur ettin Suna.”
Yüzüme dikkatlice bakıp konuşmasına devam etti.
“Bunlar sizin şirketlere verdiğim borçların senetleri. Zamanları çoktan geldi ama ben sırf senin hatırına sizinkilere fazladan süre verip işleme koydurmadım. Senin o nikah masasına oturduğun dolandırıcı sizinkileri sikti attı, yine de seni gidip o herife verdiler. Ben ne yaptım batmasınlar diye götlerini topladım ama bitti. Şimdi sana iki seçenek sunuyorum ikincisini seçersen gitmekte özgürsün.”
Önceden küfür etmeyen adamın şimdi her cümlesi küfür barındırıyordu. Kahvehaneden arkadaşıymışım gibi konuşup beni değersiz hissettirmeye çalışıyordu aklı sıra.
Kafamdaki psiko sosyal anlamlandırmaları bir kenara bırakıp uyuşuk ayaklarımla karşısında dururken söylediklerini anlamlandırmaya çalıştım.
“Ya benimle evlenip sözümden çıkmaz, bir eş olarak her istediğimi yapar her türlü ihtiyacımı karşılarsın ya da bu senetleri icraya verir, sizinkilerin donuna kadar alırım. E ne demişler deveye diken insana siken..”
“Ne zaman böyle iğrenç bir adam oldun sen?”
Hafiften bir kahkaha atıp kollarını masaya koydu.
“Bak yalancı güzel, senin o herifle birlikte olduğunu ayrıldıktan sonra da sırf kafanı dağıtmak için benimle olduğunu biliyorum. Barışınca tekrar o adama dönüp beni hayatından çıkarabileceğini sandın ama yanıldın.” Yüzüme bakıp bir tepki görmeyi beklese de tepkisiz kaldım.
“Bakire olup olmaman umurumda değil, çünkü artık seni sevmiyorum hani orospu falan olsan da umurumda olmazdı. Yani anlayacağın hem benimle oynadığın oyunun hıncını almak hem de içindeki iğrenç karaktere rağmen dışarıdan oldukça güzel görünen o bedenine sıkılana kadar sahip olabilmek için sana nikah kıyıp sonra da sıkılınca kapının önüne koyacağım anladın mı?”
Anlamıştım çok iyi anlamıştım. Bakire olmadığımı nereden öğrendi onu anlayamamıştım bir tek. Dik durmaya çalıştım. İçim hepinizin Allah belasını versin diye çığlık atarken, dışım güçlü görünmeye çalışıyordu.
“Bir zaman belirlemek şartıyla olur.”
Benden böyle bir şey beklemediği için şaşırdı. “Ne zamanı?”
“İlk dediğini seçersem bana özgürlüğümü vermek için bir zaman belirleyeceksin.” Kaşlarını havaya kaldırdı.
“Peki sen belirle bakalım.”
“Beş ay.” Dudakları yukarı kıvrıldı.
“Bunca şeye beş ay için mi katlandım?” Gözlerimin içine avına bakar gibi baktı. “Bir yıl, bir yıl sonra özgürsün.”
“Ne olursa olsun bir yıl sonra beni bırakacaksın.” Gözlerini gözlerimden ayırmadan kafasını yavaşça salladı. “Ne olursa olsun.”
Kapı çalınınca kenara çekildim. İçeri giren adam konuştu. “Ağam imam geldi.”