Körpecik Gelin;
Güneş, Kasabanın üzerinden ateş saçarak yükseliyordu. Portakal bahçelerinin arasından süzülen ışık, taş konağın beyaz duvarlarına vuruyor, avludaki mermer çeşmenin suyunu pırıl pırıl parlatıyordu. Ama konağın içi, dışarıdaki sıcaklığın aksine buz gibiydi.
Hatice, annesinin odasının kapısında dikilmiş, içeri girmeye cesaret edemiyordu. Sekiz yaşındaydı ve elindeki çiçekleri sımsıkı tutuyordu. Mor sümbüller... Annesinin en sevdiği çiçekleri onun için toplamıştı. Ama çocuk aklıyla bile, annesi hasta haldeyken çiçekleri önemsemeyeceğinin farkındaydı.
"Anne?" dedi kısık bir sesle. "Bahçeden topladım. Uyandın mı?"
Cevap gelmedi.
Hatice bir adım attı içeri. Odanın karanlığında, yatakta uzanan ince bir gölge vardı. Annesi... Bir zamanlar bölgenin en güzel kadını, konağın hanımağası, şimdi deri kemik kalmış, nefes almakta zorlanan bir gölgeye dönüşmüştü.
"Anne, bak ne getirdim..." diye seslendi.
Kadın gözlerini açtı. Yorgun, hatta artık sona gelmiş bir halde çok yorgun gözlerle ona baktı.. Ama kızını görünce bir nebze rahatlamıştı.
"Hatice'm..." dedi fısıltıyla. "Buraya gel yanıma."
Hatice koşarak yatağa yaklaştı, annesinin soğuk eline dokundu. Kadın, kızının saçlarını okşadı.
"Sen, çok güzel olacaksın kızım. Güzelliğin göz erdiriyor şimdiden.." diyerek, Öksürdü. "Ama bu... bu güzellik lanet gibidir. Kaderin güzel olsun diye gecelerce dua ettim. Kimseye güvenme, hep güçlü ol, Dikkat et kendine." diye öğütledi.
"Anne söz, dikkat edeceğim. Ama sen iyileşeceksin değil mi? Babam İstanbul'dan doktor getirtti..." diye mırıldandı çocuk aklıyla.
Kadın acı bir gülümsemeyle başını salladı. "Kızım... bazı şeyler kaderdir. Allah alnımıza ne yazdıysa onu yaşarız." dedi.
Kadın, bu kara günü hissetmiş gibiydi. Bu son sözlerde kızıyla vedasıydı.
O gece, annesi öldü Hatice'nin...
Yedi yıl sonra...
Hatice, konağın balkonunda durmuş, portakal bahçelerine bakıyordu. On beş yaşındaydı artık ve annesi haklı çıkmıştı. Hatice, bölgenin en güzel kızı olmuştu. Siyah saçları beline kadar uzanıyor, zeytin gibi gözleri güneşte pırıl pırıl parlıyordu. İnce belli, selvi boyu, yaşının çok ötesinde bir güzellikti. Çocuk olmasına rağmen, duruşunda bir asalet vardı.
Ama bu güzellik, ona mutluluk getirmemişti.
Aşağıda, konağın avlusunda babası yürüyordu. Ya da yürümeye çalışıyordu. Hastalık onu ele geçirmişti. Bir zamanlar dağ gibi, heybetli olan adam, şimdi iki uşağın koluna tutunarak zorlukla adım atabiliyordu.
"Hatice!" diye seslendi babası, nefes nefese. "Aşağı in kızım. Seninle konuşmam lazım."
Hatice'nin içi burkuldu. Bu ses tonunu biliyordu. Günlerdir, civar köylerin ağaları geliyordu. Odaya kapanıp hararetli hareretli konuşuyorlardı. Belli ki, Babası önemli bir karar vermişti ve bunu ona söyleyecekti.
Merdivenleri inip babasının yanına geldiğinde, adam artık divan odasına yerleşmişti. Alnından ter akıyordu.
"Otur kızım," dedi babası. "Sana bir şey söyleyeceğim."
Hatice oturdu, elleri titriyordu.
"Bak Hatice... Ben artık eskisi gibi değilim. Doktorlar fazla vaktim olmadığını söylüyor." Hatice'nin yüzünü kaybetme korkusu kapladı. Kızının itiraz etmek için ağzını açtığını görünce elini kaldırdı. "Hayır, dinle beni. Bu topraklar, bu konak, bağlar, bahçeler, hayvanlar... Hepsi senin olacak. Ama sen bir kızsın. Bu malları tek başına yönetemezsin."
"Ama baba, ben.." diyebildi. Mal da mülk de gözü yoktu. 15 yaşında bir çocuk tüm bunları ne kadar anlayabilirdi ki...
"Dinle!" diye gürledi adam, sonra öksürdü. "Sen henüz bir çocuksun. Bu dünya zalim. Seni koruyacak birine ihtiyacın var. Onun için... seni yeğenim Mustafa'yla evlendirmeyi düşündüm." dedi.
Hatice'nin dünyası o an başına yıkıldı. Evlilik ne demekti bilmiyordu. Tek bildiği artık onun evinde yaşayacağıydı.
"Mustafa Ağa mı? Ama o..." dedi. Durakları titriyordu. Çünkü o adam evliydi. Çocuk aklına rağmen karısının olduğunu anlayabiliyordu. Ayrıca 45 yaşındaydı, 15 yaşında bir çocuğu teslim edebileceği son kişiydi. Ama namus belasına bunu düşünmüyordu. Heba edilen bir çocuk vardı...
"Karısı olan bir adam, biliyorum. Ama ailenden biri. Güvenilir. Mallarını korur, seni korur." dedi.
Hatice'nin gözünden yaşlar süzülmeye başlamıştı. "Baba ben gitmek istemiyorum, nolur yapma. Sana birşey olursa ben kahya amcayla ve karısıyla burada yaşarım.!" diyebildi. ''Ben onları çok seviyorum.''
Adam gözlerini kıstı. "Sevgi mi? Sevgi karın doyurur mu? Sevgi bu konağı korur mu? Hayır kızım. Evlilik, bir anlaşmadır. Namustur. Zaman gelince benim senin için bunu yaptığımı anlayacaksın. Karar verdim. Bir ay sonra düğünün olacak.." diye kestirip attı.
Hatice ağlamak istedi ama gözyaşlarını tuttu. Annesinin son sözlerini hatırladı: "Güçlü ol."
Güçlü olmak istiyordu ama karşısında ne olduğundan bile haberi yoktu...
Bir ay sonra...
Düğün günü gelip çatmıştı. Konak, misafirlerle doluydu. Davullar çalınıyor, kadınlar zılgıt çekiyordu. Ama Hatice, elleri titreyerek korkuyla bekliyordu.
Kırmızı gelinliği giydirilmişti. Başına kırmızı tül örtülmüştü. Çeyiz sandığının üzerinde oturuyordu ama ayakları yere değmiyordu bile. Küçücük çocuk bedeni, gelin olmak nedir anlamıyordu. Oyun gibiydi herşey...
Kadınlardan biri yaklaştı, boyalı bir yazmayı aldı ve suya batırdı. Sonra Hatice'nin yanaklarına ve dudaklarına sürdü. Yazmanın al rengi Hatice'nin tenine geçmişti. Yanakları al al duruyordu artık.
(Gözlerim doldu, pamuk nenem gülerek anlatırdı bunu. Ayaklarımı sallıyordum sandıktan aşağı. Yere değmiyordu diye. Ne kadar acıymış aslında...)
Ayşe Nine, konağın yaşlı hizmetçisi, kara yazgısını anladığı için. Sessiz sessiz içine ağlıyor, Hatice'nin elini sıkıca tutuyordu.
"Kızım..." dedi yaşlı kadın... '' Al haticem, bal haticem, Güzel kızım... Mustafa'ya karşı gelme, saygısızlık etme, ne derse onu yap. Karısını abla bil, asla zıttına gitme. Her işi yap. Dayak yeme güzel kızım, incecik belin dayanamaz. Kötürüm kalıp ele düşersen kimse yüzüne bakmaz. Babanın servetine güvenme. Hem.. Belki Mustafa Bey sana iyi davranır." dedi.
Hatice sessizce ağlıyordu. "Ayşe Nine, ben gitmek istemiyorum. Nolur kahya emmiyle, senle yaşayayım." dedi.
Ama kadının gözlerinde derin bir çaresizlik vardı. Buna kimsenin gücünün yetmeyeceğinin farkındaydı...
Kapı açıldı. Uşaklardan biri girdi. "Ağa çağırıyor. Haydi gelinimiz, nikah vakti."
Hatice ayağa kalktı. Bacakları titriyordu. Ayşe Nine elinden tuttu, merdivenlerden indirdi. Aşağıda, salonun ortasında Mustafa Ağa duruyordu. Kırk beş yaşındaydı, saçları ağarmıştı, yüzü sertti. Hatice'ye baktığında gözlerinde hiçbir şey yoktu. Ne sevgi, ne şefkat... Sadece bir mülkiyete bakar gibi bakıyordu.
İmam geldi. Dualar okundu.
Mustafa Ağa'ya sorulmuştu, sanki bir eşya satın alır gibi ''Hatceyi nikahınıza alıyor musun?" denilmişti.
Hatice ise gözlerinde yaş, al örtüsünün arkasında ağlıyordu. Sessizlikten sonra, Hatice babasına baktı. Adam ölmek üzereydi, yatağından kalkıp gelmiş, direğe tutunmuş ayakta duruyordu. Gözleri hüzünlüydü. Hatice'nin annesini sevip almıştı. Kızı içinde bunu isterdi ama o bu dünyadan göçtükten sonra başına gelecekler onu korkutuyordu. Bu yüzden bu kararı vermeye mecburdu...
Hoca Hatice'ye sorduğunda ise sesi çıkmadı, ne diyeceğini bile bilmiyordu. Ayşe teyzesi koluna dürttü ve yavaşça fısıldadı. ''kabul ettim.'' de kızım.
Hoca tekrar sordu, ''Kızım, mustafa ağayı kabul ettin mi?''
''Ettim'' dedi Hatice ürkek bir sesle,
Hoca tekrar sordu, o cevapladı. Ve yeniden sordu, yeniden cevapladı.
Sonunda hayırlı olsun, denildi.
Hatice o an anlamıştı. Artık bir kuş misali, gurbetteydi...
Ne ana kucağı, ne baba ocağı kalmıştı...
Alkışlar koptu. Zılgıtlar yükseldi. Hatice'nin ise dünyası karardı.