Yuvaya Dönüş;

1885 Words
Kaymakam masasının başında oturmuş, Hatice'ye sorular yöneltiyordu. Genç kadın karşısında dimdik duruyordu. Elleri hafifçe titriyordu ama sesi nettı. "Babanızın konağı nerededir Hatice Hanım?" "Balan köyün tepesinde kaymakam bey. Beyaz taş konak... Atabey Konağı derler." Kaymakam not aldı. "Baban ne iş yapardı bunca zaman?" Hatice'nin gözleri bir an geçmişi hatırladı. Ama zeki bir kızdı, hemen saymaya başladı. ''Tarlalarımız, bağımız , iki ağıl hayvanımız vardı. Bir de tütüncümüz..." Kaymakam başını kaldırıp ona baktı. "Anlıyorum, bir bakalım kaçı resmiyette var." dedi sadece. Sonra bilgisayarının başına geçti, klavyeye hızlı hızlı bir şeyler yazdı. Sistem açıldı, tapu kayıtları ekrana geldi. "Atabey... Atabey..." diye mırıldandı. Fare tıklamalarıyla sayfalar açıyordu. Sonra durdu. Ekrana dikkatle baktı. Gözleri büyüdü. "Maşallah..." dedi yavaşça. "Ne oldu kaymakam bey?" diye sordu Hatice endişeyle. Kalbi çarpmaya başlamıştı. Kaymakam ekrandan gözlerini ayırmadan konuştu. "Babanız çok büyük bir servet bırakmış size Hatice Hanım. Tam elli dönüm zeytin bahçesi, otuz dönüm portakal bahçesi, yirmi dönüm tarla, konak ve müştemilatı, ahırlar, depolar... Hepsi, yasal varis olarak, hepsi sizin üzerinize kayıtlı." dedi. Hatice'nin nefesi kesildi. Gözleri yaşardı. "Gerçekten mi? Babam... babam bunları bana mı bırakmış?" "Evet. Tapuda açıkça yazıyor. Hiçbir şüpheye yer yok. Bu mallar senin, sadece senin." Hatice'nin dizlerinin bağı çözülmüştü. Hem mutluydu hemde heyecanlı. Kaymakam ayağa kalktı, masasının çevresinden dolaştı, Hatice'nin yanına geldi. "Hatice Kızım, bu mallar sizin. Ama biliyorsunuz, bir kadın olarak tek başınıza bu işleri yürütmek kolay olmayacak. Konağınızın durumunu görmemiz, tarlalarınızı kontrol etmemiz lazım." Hatice gözyaşlarını sildi, başını kaldırdı. Gözlerinde bir kararlılık vardı. "Olur kaymakam bey. Ben razıyım ne gerekiyorsa." dedi. Kaymakamın yüzünde bir gülümseme belirdi. "Olur, hemen başlayalım." Hatice'nin yüzü aydınlanmıştı. İlk kez, uzun yıllar sonra, yüzünde gerçek bir ışık vardı. "Olur hükümet ağam!" dedi. Sesinde umut, heyecan, mutlulukla. Kaymakam ceketi askıdan aldı, giydi. İçinden hesap yapıyordu. Önce Hatice'nin yaşayacağı yeri çözmek gerekiyordu. Konak ne durumdaydı. Beş yıldır bakılmadıysa, harabeye dönmüş olabilirdi. Ama asıl endişesi, onun güvenliğiydi. Yirmi yaşında, güzel, zengin bir kadın... Tek başına köyde yaşayacaktı. Bu, büyük bir risktı. Köyün erkekleri, ağaları, muhtarı... Hepsi onun servetinin üzerine çullanabilirdi. Hükümet binasından dışarı çıktıklarında, öğleden sonranın sıcağı yüzlerine çarptı. Kaymakam elini gözlerinin üzerine siper yaptı, etrafı taradı. Jandarma karakolunun önünde bekleyen askerlerden birine el işareti yaptı. Asker hemen koşarak geldi, topukları çakarak selam verdi. "Buyrun kaymakamım!" "Komutanına söyle," dedi kaymakam. "Bir ekip istiyorum. Köye ineceğiz. Resmi bir iş var." "Emredersiniz kaymakamım!" Asker hemen dönüp karakola koştu. Kaymakam ve Hatice hükümet binasının gölgesinde beklediler. Hatice her an heyecanla karakola bakıyor, ne zaman gideceklerini merak ediyordu. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki sanki göğsünden fırlayacaktı. Birkaç dakika sonra, karakolun kapısı açıldı. Dik duruşlu, orta yaşlı bir jandarma komutanı çıktı. Üniforması tertemizdi, apoletleri güneşte parlıyordu. Belindeki silahı, şapkasındaki arma, her şey düzgündü. Adam kaymakamın yanına gelip tokalaştı. "Buyrun kaymakamım, emredin." Kaymakam derin bir nefes aldı, sonra hızla olayı anlatmaya başladı. Hatice'nin hikayesini, on beş yaşında nasıl evlendirildiğini, Mustafa Ağa'nın ölümünden sonra nasıl servetine el konulmaya çalışıldığını, şimdi geri almaya geldiğini... Her şeyi anlattı. Komutan dinlerken yüzü giderek sertleşti, çenesi kasıldı. "Vay alçaklar," diye mırıldandı. "Velhasıl kelam," dedi kaymakam, "bu kızımızın konağında biri yaşıyor mu, yaşıyorsa çıkması gerek. Tarlalarını kim ekiyor, kim biçiyor? İşçiler varsa bile, bundan sonra parayı da hesabı da Hatice'ye vermeleri lazım. Hakkı budur." dedi. "Olur kaymakamım, hallederiz," dedi komutan kararlı bir sesle. " Evelallah! Merak etmeyin, kimse bu kıza haksızlık edemez." Kaymakam memnundu ama bir endişesi daha vardı. Hatice'nin duymasını istemediği için komutana yaklaştı, sesini alçalttı. "Bir de köy kahvesinde konuşmak gerek," dedi fısıltıyla. "Bu kıza sataşan, dadanan, ilişen olmaması için. En azından başlarına bela alacaklarını bilmeleri lazım. Yoksa daha ilk gün sıkıntı çıkar." Komutan anlamıştı. Gözlerinde şeytani bir parıltı belirdi, dudaklarında hafif bir gülümseme. "Merak etmeyin kaymakamım," dedi. "Ben onların aklını bile alırım. Köyün kahvesinde iki laf ederim, kimse kılını kıpırdatamaz." dedi. Kaymakam, komutanın omzuna vurdu. "İyi, öyleyse hazırlanalım." On dakika sonra iki askeri araç hazırlanmıştı. Yeşil renkli, üzerlerinde jandarma yazılı, sirenleri tepelerinde parlayan araçlar. Ön araca komutan ve iki asker bindi.. Arka araca kaymakam, Hatice ve bir asker. Hatice arka koltuğa oturdu, pencereye yaslandı. Yıllar sonra köyüne dönüyordu. Babasının konağına dönüyordu. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Elleri heyecandan terlemişti. Arabalar hareket etti. Toprak yolda ilerlemeye başladılar. Hatice pencereden dışarı bakıyordu. Tarlalar, ağaçlar, evler... Her şey tanıdıktı ama bir o kadar da yabancı. Beş yıl... Beş yıl bu toprakları görmemişti. Yarım saat sonra köye girdiler. İnsanlar sokaklarda dönüp baktı. Askeri araçları görünce merakla yaklaştılar. Ne oluyor, kim geldi, ne var? diye fısıldaşıyorlardı. Araçlar doğruca köy kahvesinin önünde durdu. Motorlar kapandı. Sessizlik çöktü. Kaymakam arabadan indi. Arkasından komutan indi, sonra askerler. Hatice de arka araçtan çıktı. Kahvenin önünde bir sürü erkek vardı. Yaşlılar, gençler, orta yaşlılar... Kimileri sohbet ediyor, kimileri tavla oynuyor, kimileri çay yudumluyordu. Hepsi dönüp araçlara baktı. Kaymakam öne çıktı, sesini yükseltti. "Atabey Konağı nerede beyler, deyin hele!" Kahvenin önündeki hareketlilik birden durdu. Herkes kaymakama döndü. Yaşlılardan biri, sakallı, bastonu elinde, öne çıktı. Kaymakama tepeden baktı. "Ne sordun?" dedi kabaca. Komutan hemen araya girdi. Sert, gürlemiş bir sesle bağırdı: "Sen hesap ver hele! Hükümetin üstüne lafın mı var?!" Yaşlı adam geriledi, gözleri büyüdü. "Tamam komutan, ne var diye sordum." "Soramazsın!" diye gürledi komutan bir kez daha. "Karşındaki hükümetin kaymakamı! Saygı göstereceksin!" Kahvede bir anda uğultu koptu. İnsanlar fısıldaşmaya başladı. "Kaymakam mı? Ne işi var burada? Ne oldu acaba?" Genç bir adam, yirmili yaşlarda, ter içinde, sanki tarladan yeni dönmüş gibi, hemen öne çıktı. Elleriyle pantolonunu silkeledi, saygıyla eğildi. "Şu ilerde, tepenin hemen ardında büyük beyaz bir konak var komutanım," dedi aceleci bir sesle. "Götüreyim mi isterseniz? Bilirim ben orayı." "Atla araca," dedi komutan kısa ve net. Genç adam hemen ön araca bindi. Komutan ve iki asker öndeki araçtaydı. Kaymakam, Hatice ve bir asker arka araçta. Araçlar toprak yolda ilerledi. Hatice pencereye yapışmıştı, gözleri dışarıda, her şeyi görmek istiyordu. Portakal ağaçları... Dizilmiş, sıra sıra, dalları meyve dolu. Babasının bahçeleri... Zeytinlikler, bu sokaklar. Çocukluğunun yolları... Her karış tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı.. Sonra tepe başında göründü. Beyaz taş konak. Hatice'nin nefesi kesildi. Araçlar konağın önünde durdu. Büyük demir kapı, eskiden parlak siyahtı, şimdi paslıydı. Bahçe duvarları yüksekti, ama yerler bakımsızdı. Hatice arabadan inince, etraftaki herşeyi gözlerinde yaşla inceliyordu. Bıraktığıyla bulduğu aynı değildi. Kaymakam onu görüyordu. Genç kadının acısını, özlemini, mutluluğunu... Hepsini görüyordu. "Hatice Hanım," dedi yumuşak bir sesle. "Geldik. Eviniz bu mu?." Hatice başını salladı, konuşamıyordu. Ağlıyordu. ''Tamam, hadi girelim içeri'' diyerek içeri ilerledi Kaymakam. Hatice de ürkek adımlarla girdi. Bu toprak... Babasının toprağıydı. Annesinin gezdiği bahçeydi. Çocukluğunun geçtiği topraklardı. Öyle özlemişti ki.. Tam koşup eve girecekti ki, kaymakam kolundan tuttu. "Dur hele, bekle," dedi. Hatice döndü, ona baktı. Gözleri yaşlı, ama başını salladı. Kaymakam, etrafın kullanılmışlığından anlamıştı. Sanki burada yaşayan birileri vardı. Kaymakam genç adama döndü. "Gel bakalım buraya." dedi. Genç hemen koştu, geldi. Ellerini önünde birleştirdi, duruşu saygılıydı. Başını hafifçe eğmişti. "Yaşayan var mı burada?" diye sordu kaymakam. "Var kaymakam bey," dedi genç. "Muhtar... Tee dört yıl önce, konağın ağası ölünce taşındı buraya. Ailesiyle birlikte yaşıyor." Hatice dişlerini sıkmıştı. Çenesi kasıldı, yumrukları bükülü. "Nasıl taşınırmış!" diye bağırdı. Sesi öfke doluydu. "Benim malım burası!" Genç adam şaşkınlıkla ona baktı. Yüzüne dikkatle baktı ama tanıyamamıştı. "Burada Atabeyler yaşıyordu bacım," dedi. "Ama ağa öldü, kızı da gelin gitti diye duymuştuk." "Biliyorum!" diye haykırdı Hatice. "Ben Hatice Atabey!" Genç adamın ağzı açık kaldı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. "Sen Hatice misin? Ağa'nın kızı?" diye sordu. "Evet! Benim!" dedi dik bir duruşla Hatice. "He valla" dedi genç. "Civar köye gelin verdiler diyiydiler... Bilmiyordum bacım." "Neyse, hallederiz," dedi kaymakam. Biraz daha ilerlediler ve iç avluya girdiler. Bahçe... Bahçe tanınmaz haldeydi, Hatice için. Her ağaç kesilmişti. Annesinin diktiği gül fidanları, babasının getirdiği portakal ağaçları, çocukken tırmandığı nar ağacı... Hepsi yok olmuştu. Yerine her köşeye birer şark köşesi yapılmıştı, renkli, plastik sandalyeler, masa. Ortaya kocaman, gösterişli ama zevksiz bir süs çeşmesi koyulmuştu. Hatice etrafında döndü, baktı. Annesinin sevdiği limon ağacı yoktu. Çocukken sallandığı salıncak yoktu. Her şey yok olmuştu. Annesinin bu bahçeyi ne kadar sevdiğini hatırladı. Nasıl her sabah çiçekleri sulardı. Nasıl güller arasında yürürdü. Nasıl leylakların kokusunu içine çekerdi... Hatice dişlerini sıktı. Elleri yumruk oldu. Gözyaşları yanaklarından aşağı süzülürken, öfke de içinde kabardı. Komutan konağın merdivenlerinin önüne geldi. Sesini yükseltti, "Eyy ev ahalisi! Bir bakın hele!" Bir süre sessizlik oldu. Sonra kapı gıcırdayarak açıldı. Göbekli, orta yaşlı bir adam çıktı dışarı. Saçları yağlıydı, gömleğinin düğmeleri açıktı, terliği ayağında sürüyordu. Böbürlü bir duruşla, ellerini arkasında bağlamış bir halde merdivenlerin başına geldi, aşağı baktı. "Kimsin?" dedi laubali bir sesle. "Ben hükümetin kaymakamıyım," dedi kaymakam soğuk bir sesle. Muhtar dudaklarını büktü, alaycı bir tavırla konuştu. "Eeee, ne geldin kaymakam bey?" Adeta muhtar olarak ondan daha üst seviyede görüyordu kendini. Sanki kaymakam değil, o hükümetin temsilcisiymiş gibi davranıyordu. Komutanın elleri yumruk oldu. Adama vurmak istiyordu. Ama kaymakam sakindi, sadece buz gibi bakıyordu. "Bu evde ne işin var ağa?" diye sordu kaymakam. "Bu ev senin mi?" "Benim tabi," dedi muhtar. "Öyle mi?" diyerek gülümsedi Kaymakam, ama gülümsemesi soğuktu. "Getir tapusunu görelim, o zaman." Muhtar kaşlarını çattı. "Köy yerinde tapu mu olur kaymakam bey? Ben aldım burayı, parasını verdim. Bitti." Hatice dayanamadı. Öne çıktı, yukarı baktı muhtara. Sesi titriyordu öfkeden. "Yalan söyleme!" diye bağırdı. "Babam öldüğünde hala burda yaşayanlar vardı! Ayşe ninem vardı, kahya emmi vardı! Ne yaptın onlara? Nereye gönderdin?" Muhtar gözlerini kıstı, aşağı baktı Hatice'ye. Tepeden, küçümseyerek baktı. "Kimsin sen? Ne konuşuyorsun kadın halinle? Git işine!" "O bu malın sahibi," dedi kaymakam sert bir sesle. "Hatice Atabey. Ağa'nın kızı. Bu konağın, bu toprakların, her şeyin sahibi." Muhtar'ın yüzü değişti. Gözleri büyüdü, rengi attı. "Nasıl yani..." dedi kekeledi. ''Hatice gelin oldu gitti. Civar köye gitti." diye homurdandı. "Geri döndü," dedi kaymakam. "Ve malını istiyor." Komutan sıkılmıştı artık. Öne çıktı, sert bir sesle konuştu: "Ağa, yarın boşaltıyorsun bu evi. Malın sahibi geldi, o yaşayacak. Anlaşıldı mı?" "Ne gidecekmişim komutan!" diye bağırdı muhtar. "Ne demek karı yaşayacak? Ben satın aldım! Gitmem!" Kaymakam güldü. Ama gülüşü soğuk ve kesindi. "Mahkemeye git o zaman ağa! Bu konak bu kızın. Tapusu var, belgesi var. Bundan sonra da burada yaşayacak." Muhtar pis bir gülüşle konuştu. "Kadın başına mı yaşayacakmış? Ha! Görürüz bakalım!" Hatice kaşlarını çattı. Sesini yükseltti, "He, kadın başıma!" diye haykırdı. "Babamın malı değil mi? Nasıl istersem yaşarım! Sana ne?" Yıllardır ezilmesi, yıllardır susturulması, şimdi patlamıştı. Artık sesinin daha gür çıkmasına vesile olmuştu. Artık kimseye boyun eğmeyecekti. Son sözü komutan söyledi. Merdivenlere yaklaştı, parmağını muhtara doğrulttu. "Yarın koca ordu askerle gelirim ağa," dedi. Sesi tehdit doluydu. "Rezilliğiniz çıkar. Seni de alır nezarete kapatırım. Seçim senin. Ya kendin çıkarsın, ya biz çıkarırız." Ve döndü, ''Gidelim kaymakamım'' dedi. Kaymakam başıyla onayladı, Hatice'ye baktı. ''Hadi çıkalım kızım.'' dedi ve dışarı çıktılar. Dışarıda, Hatice kızgınlığını bastırmaya çalışıyordu. Elleri titriyordu. "Ee ağam," dedi kaymakama. "Ben nerede yatayım bu akşam?" Yüzündeki endişe gözüküyordu. Köy yerinde nereye sığınabilirdi ki. Kaymakam biraz düşündü. Çenesini kaşıdı. Hatice'yi geri hükümet konağına götüremezdi. Götürse bile nerede yatacaktı kızcağız. Ama konakta da bırakamazdı, muhtar hala içerideydi. "Komutan?" diye seslendi. "Bu köyde devlet memurumuz var mıydı?" Komutan düşündü. "Evet kaymakamım, bir öğretmenimiz var. Ebru Öğretmen. İyi bir hanım, güvenilir." dedi. "Güzel," dedi kaymakam. "Haber verin, bir gece konuk etsin Hatice'yi. Yarın gelir alırız." "Olur kaymakamım," dedi komutan ve uzaklaştı, telefonunu çıkardı. Hatice'nin içini heyecan kaplamıştı. Kaymakam Hatice'ye döndü. "Yarın seni öğretmenin evinden alırız," dedi. "Merak etme. Konağını temizletir, sana teslim ederiz. Sonrada tek tek babanın işlerini kim yapıyorsa haber salarız. Paranı getirirler." dedi. "Saolasın hükümet ağam," dedi Hatice. Sesi minnettar, gözleri yaşlıydı. "Sizler olmasaydınız, ben ne yapardım bilmiyorum." "Görevimiz," dedi kaymakam. "Hakkını savunmak görevimiz, sen hep böyle güçlü dur.." Vedalaştılar. O ara Komutan ve askerler geldi, Hatice'yi bindirdi ve Öğretmen hanımın evine doğru yola çıktılar...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD