Düğün;

1633 Words
Tahir Arslanbey o günden sonra Hatice'yi bir daha görmemişti. Ama aklının bir köşesinde o zeytin gözleri takılıp kalmıştı. Bir kadının bakışları ilk kez içine işlemiş bir fotoğraf gibi gözünün önünde kalmıştı. Ama Hatice'nin söyledikleri de bir o kadar acıydı. Dul bir kadına sevdalanması mümkün değildi. Kendinden çok ona yaşatılacaklarına üzülüyordu. Her ne kadar ağa kızı olsa da, bir duldu. Köy yerinde bunun anlamı çok ağırdı. Ertesi günlerde zaman hızla akıp geçti. Tahir, Hatice'nin arsasına kadar olan bölümdeki tüm toprak sahiplerini ikna etmiş, tek tek topraklarını satın almıştı. Hatice'nin tarlalarından sonra Tahir'e ait yirmi dönüm vardı ama su hattını geçiremediği için o yirmi dönüm çöp olacaktı. Tüm araziye su döşenmesi zaten aylar alacaktı. En azından Hatice'nin topraklarına gelene kadar biraz zamanı vardı. Ama Hatice'yle konuşacak, onu ikna edecek aracılar lazımdı. Çarşıda bir ziraat ilaç dükkanı vardı Tahir'in. Dükkandan çıktı ve yardımcısına seslendi. "Ali, bak bana hele!" Genç adam hemen karşıdaki kahveden koşarak geldi. "Buyrun ağam, ne emrettin?" "Arka Ardıçlık arazinin sonunda, çeşmenin hemen arkasında bir arazi var. Yaklaşık yirmi dönüm, dağa kadar ilerliyor. Bizim boru hattının geçeceği yerdeki altı dönümü istedim, vermedi sahibi. Adı Hatice. Git bir araştır, bize tapu verecek ya da aracı olacak kimse var mı?" dedi. Ali şaşkınlıkla, "Sahibi kimmiş ki ağam?" diye sordu. "Hatice dedim ya oğlum.'' diye çattı kaşlarını Tahir. ''Ne bileyim ağam, kadın ismi olunca anlamadım," diye mırıldandı Ali. Sonra bir sakallarını sıvazladı ve merekla "Tamam, bu Haticenin köyü hangi köydü ki ağam?" diye sordu. Tahir'in şakaklarında ki damarlar şişmeye başlamıştı. "Oğlum, ben bilsem 'git araştır' der miyim sana dangalak?" diyerek ensesine hafifçe vurdu. "Bana bak, şu kahveye bir daha takılma, iyice salak oldun!" diyerek içeri girdi. Ali kafasını kaşır bir halde kaldı. "Karıdan ağa mı olur, ben ne bileyim ağam," diye homurdandı. Sonra kahveye doğru ilerledi, belki bu kadın hakkında bi iki dedikodu duyarım niyetindeydi. Bu sırada Hatice'nin konağında; hummalı bir hazırlık başlamıştı. Hizmetçiler her biri ayrı köşeye koşuyordu. Avlu baştan başa süslenmişti. Tahta sandalyeler, masalar çıkarılmış, çeşit çeşit sofralar kuruluyordu. Ebru öğretmen ise belediyenin hoparlör sistemini ve CD çalarlarını getirmişti. Bu akşam bol bol oyun havası çalmak için CD'ler doldurtmuştu. Hasan ise çocuklar eğlensin diye havai fişek ve kız kaçıran getirmişti. Tüm bu hazırlıkların arasında Eşkıya Mehmet, Hatice'nin onlar için ayırdığı evden çıktı. Üzerinde takım elbise vardı ama üstünde o kadar sakil duruyordu ki boğazı sıkıyordu, boğuluyordu resmen. Çekiştirerek homurdandı. "Ben bunla nasıl gezeyim La, Havle vela kuvvete ya Rabbi!" Tam o anda arkasından Hatice'nin sesi duyuldu. "Kendi çocuğunun sünnetinde şalvarla mı olacaksın eşkıya?" dedi. Hatice, Çizmeleri ve ağa kıyafetiyle ellerini arkasında bağlamıştı. Yüzünde keyif alan bir gülüş vardı. Eşkıya hemen ona döndü, ellerini önünde birleştirdi. "Yok hanım ağam, sizin lafınızın üstüne laf söylemem de, alışık olmayan gö..." Bir an duraksadı. Hatice'nin kaşları kalkmış, şaşkın bir halde ona bakıyordu. "Kusura bakmayın hanım ağam. Siz öğretmen hanımdan tahsil aldınız, maşallah sizde öğretmen gibi oldunuz ama ben hala köylüyüm." dedi gülerek. Hatice bıyık altından gülüyordu, ama üstelemedi. "Emine Hanım nerede? Gönderdiğim kıyafetler olmuş mu kendisine?" diye sordu. Eşkıya hemen kapıdan çekildi. "Oldu hanım ağam, siz bir girin bakın." dedi. Hatice başıyla onayladı ve eve girdi. Küçük iki kız koşturuyor, büyük bir oğlan ise sünnetlik takımını giymiş, bir yeri buruşmasın diye ağaç gibi dimdik duruyordu. Hatice'yi görünce hemen, "Hanım ağam!" diyerek ayağa kalktı. "Otur Mıstık, üstün başın buruşmasın," dedi Hatice gülerek. Küçük çocuk hemen telaşla oturdu. Hatice onun bu haline gülüyordu. Sonra arkasından Emine'nin sesi geldi. Emine, Eşkıya'nın eşiydi. İnce, minyon, güzel mi güzel bir kadındı. Zamanında Eşkıya onu kaçırmıştı, hem de hiç tanımadığı halde. Ama zamanla ona ısınmış, Eşkıya'nın güzel kalbini görünce de onu hem adam etmiş hemde ona nur topu gibi çocuklar vermişti. Yaşı tıpkı Hatice gibi gençti. Konağa geldi geleli gün yüzü görmüş, hayatı biraz yaşamaya başlamıştı. Hatice kendi çektiklerinden dolayı artık hiçbir kadına kıyamıyordu. Emine hemen geldi. "Hanım ağam, hoş geldiniz! Bir şey mi istediniz, hemen halledeyim?" dedi telaşla. Hatice ise onun elinden tuttu, şöyle bir döndürdü. Üstünde beyaz altın sırmalı basmalı çok güzel bir elbise vardı. Hatice ve Ebru öğretmen birlikte kasabada ki mağazalardan seçmişlerdi. "Elbiseni görmek istedim. Çok yakışmış!" dedi gülümseyerek Hatice. Emine, yanakları kızarmış bir halde ellerini üzerinde gezdirerek, "Essahmı hanım ağam, beğendiniz mi?" diye sordu. "Beğendim tabii, maşallah genç kız gibisin. Kim der üç çocuğun var?" diyerek şakalaştı Hatice, gerçekten de çok beğenmişti. "Sağ olun hanım ağam. İnşallah sizde evlatlarınızı kucağınıza alırsınız." diye ağzından kaçırdı Emine, sonra pişman olmuştu ama iş işten geçti. Hatice'nin yüzü düştü. Çocuğu olmamasına değildi yüzünün düşmesi, ona yapıştırılan dul yaftasıyla bir kez daha evlenirse onu alacak adamın yaşıydı. Sonra toparlandı. Güldü. "Bu halimle beni bu sefer seksen yaşında dede alır. Mezara gömdüğüm altmışlığı, gözlerimiz arar!" diye şakalaştı. Emine karnını tutarak gülüyordu. "Hanım ağam, güldürmeyin! Tövbe tövbe, seksenliği napacaksınız? Gencecik kadınsınız!" dedi. Hatice güldü. "Ben çıkıyorum, hazırlıklara bakayım. Sizde bugün işe güce koşmayın. Düğün sahibisiniz." dedi. Emine, yüzünde minnettar bir bakışla, "Emredersiniz hanım ağam," dedi. Hatice dışarı çıktı. Avluya baktı. Her yer hazırdı. Akşam köyün yarısı gelecekti. Büyük bir düğün olacaktı. Ebru öğretmen yanına geldi. "Her şey hazır. Akşam çok güzel olacak!" dedi heyecanla. "İnşallah," dedi Hatice. "Bu ailenin bana çok emeği geçti. En azından güzel bir düğün yapabileyim." Ebru, Hatice'nin omzuna elini koydu. "Sen çok iyi bir insansın Hatice. Herkes seni çok seviyor. Eminim çok güzel olacak, hem belki bizde iki göbek atarız." dedi kıkırdayarak. Hatice gülüyordu, Sonra Ebru, Hatice'yi baştan aşağı süzdü, kaşlarını çattı. "Sen bu kıyafetle mi düğüne geleceksin?" diye sordu. Hatice aşağı doğru üzerinde ki kıyafetlere baktı. Üzerinde her zamanki çizmeleri, beyaz gömleği ve yeleği vardı. Saçları sıkı bir örgüyle arkaya toplanmıştı. "Ne var ki bunda?" dedi savunmacı bir sesle. "Ben böyle iyiyim." "Yok öyle şey!" dedi Ebru. "Bugün senin konağında düğün var. Sen ev sahibisin. Düzgün giyineceksin." "Ebru öğretmenim hayır" dedi Hatice. "Dul kadın süslenmiş derler. Üstelik çocuk benim değil ki. Ben böyle iyiyim." "Yok öyle hanım ağa, yeter ya! Bir kez de benim sözümü dinle. Bize ne elalemden, evet dul halinle süsleneceksin. Var mı itirazın!" dedi Ebru kararlı bir sesle. Hatice'nin kolundan tuttu. "Hadi, konağa giriyoruz." "Ebru!" Ebru, "Hayır, hayır! Konuşmayı kes!" diyerek çekiştiriyordu. Ebru sonunda, Hatice'yi zorla konağa soktu. Yukarı çıktılar, Hatice'nin odasına girdiler. Ebru kendi odasına koştu, birkaç kıyafet getirdi. "Bak, bunlardan birini giyeceksin," dedi. Hatice kıyafetlere baktı. Hepsi çok zengin duruyordu, renkli, süslü... "Ebru, ben bunları giyemem," dedi. "Çok gösterişli bunlar, dul kadına olmaz. Genç kız işi..." "Giyeceksin," dedi Ebru. Elinde pembe bir elbise tutuyordu. "Genç kız işiymiş, kaç yaşındasın sen 22 mi? Neden kartlaşmış teyze gibi davranıyorsun ya!" Sonra başka bir elbise aldı eline, ''Bu nasıl?'' diye sordu. Hatice göz devirdi, "Çok parlak." dedi. Ebru onu bir kenara attı, başka bir elbise çıkardı. Koyu yeşil, zarif, ama gösterişsiz. "Bu?" Hatice baktı. Elbise güzeldi. Sade ama zarif. Gerçekten beğenmişti, kendini bu elbiseye layık görmüyordu. Ama ebru'nun pes etmeyeceğininde farkındaydı. "Bu... Bu olur belki," dedi isteksizce. "İşte!" dedi Ebru zafer kazanmış gibi. "Hadi giy şunu!" Hatice itiraz etmek istedi ama Ebru'nun kararlı bakışlarını görünce vazgeçti. Elbiseyi aldı, giydi. Ebru bir adım geri çekildi, Hatice'ye baktı. Gözleri parladı. "Maşallah," dedi. "Çok güzel olmuşsun!" Hatice aynaya baktı. Kendini tanımıyordu. Elbise vücuduna oturmuştu. Saçlarını da çözdü Ebru, omuzlarına saldı. Simsiyah uzun saçları dalgalar halinde düşüyordu. "Ebru, ben bu kadar açılamam olmaz..." "Sus," dedi Ebru. "Çok güzelsin. Bugün mutlu olacaksın. Açılmadın üstelik, Yazmanı yine örtersin. Tamam mı?" Hatice, Ebru'nun bu mutlu haline gülümsedi. İçten, sıcak bir gülümsemeydi. "Tamam," dedi. Sonunda, tüm hazırlıklar tamamdı. Akşam oldu. Güneş batarken, konak avlusu dolmaya başladı. Köylüler geliyordu. Kadınlar, erkekler, çocuklar... Herkes en güzel kıyafetlerini giymişti. Sofralar doluydu. Yemekler, içecekler, tatlılar... Müzik çalmaya başladı. İnsanlar oynamaya başladı. Hatice bir köşede durmuş, herşeyi izliyordu. Ebru'nun ısrarıyla giydiği elbiseyle kendini hala garip hissediyordu ama mutluydu. Emine'nin mutluluğunu görmek, çocukların sevincini görmek ona huzur veriyordu. Bu esnada, Tahir Ağa ise kendi konağında oturuyordu. Bahçesindeki çardaktan gözüken kasaba manzarasını izleyerek nargile içiyordu. Güneş batmıştı, gökyüzü mor ve turuncuya boyanmıştı. Tam o anda Ali geldi, koşar adımlarla. "Ağam!" diye seslendi. "Ben araştırdım!" Tahir başını kaldırdı. "Ne buldun?" "Bir şeyler buldum ama kadının soyunu sopunu bulamadım," dedi Ali. Tahir sinirlenmeye başladı. "Oğlum, soyundan sopundan bize ne? Nikahıma mı alacağım? Adresi nedir, aracı var mıdır, konuşalım. Ben sana onu öğren dedim!" (Tahir sen bu nikahına alma işine biraz kafayı taktın gibi ama neyse.) 🤭😅 "Hee ağam, yerini öğrendim," dedi Ali hemen. "Koca konağı var ağam kadının. Vallahi bizimkinden büyük! Baya da zenginmiş. Farklı farklı yerlerde bahçesi, tarlası, hayvanları, tütüncüleri falan var." Tahir şaşırmıştı. Bu kadar büyük servet kimin ailesinden geliyordu ki bu kadın? Bu soru aklını kurcalamaya başlamıştı. Sonra Ali masadan bir iki üzüm ağzına attı ve bir laf söyledi: "Bugün düğünü var konakta." Tahir şok olmuştu. Aniden ayağa kalktı, kaşları çatılmıştı. "Dul değil miydi bu kadın? Ne düğünü, kim alıyor onu?" diye bağırdı. Ali rahat bir tavırla, "Yok ağam, gelin düğünü değil, sünnet," dedi. Tahir'in kaşları çatılmıştı. "Sünnet olan kadın mı da kadının düğünü var diyorsun it!" dedi, yerine oturdu. Ali güldü. Tahir ya sabır çekercesine başını salladı. "Kaç yaşındaymış oğlu?" Ali üzüm yerken mırıldandı. "Kimin oğlu ağam?" Tahir iyice sinirlenmişti. "Oğlum, sünnet olan çocuğu kaç yaşında diyorum!" "Hee, çocuk onun değil ki ağam. Çocuğu yokmuş." dedi rahat bir tavırla. Tahir iyice sinirlenmişti. "İt oğlu it, ben sordukça taksit taksit mi konuşacaksın? Kim o zaman sünnet olan?" Ali hemen Tahir'in öfkesini anladığı için toparlandı. "Kendine bir eşkıya tutmuş ağam. Eşkıya ve adamları kadının her şeyini koruyor." dedi. ''Eee'' diyerek Tahir gözlerini kıstı. Şimdi anlıyordu, erkek gibi hanım ağa olarak herkese kendini nasıl kabul ettirdiğini. "Helal olsun, akıllı kadınsın vesselam," diye mırıldandı. Ali devam etti. "O eşkıyanın büyük oğlunun sünnetiymiş bu. Hizmetlileriyle yaşıyor kadın, ondan bu insanları ayırmamış. Kendi ailesinden sayıyor, düğün konaktaymış." Tahir'in yüzünde sinsi bir gülüş oluşmuştu. Bildiği bir şey varsa, bir cenazeden bir düğünden adam kovulmazdı. "Kalk o zaman," dedi. "İki koyun sar, birkaç da altın al yanımıza. Bir hayırlı olsuna gidelim." Ali şaşırmıştı. "Cidden mi ağam?" "Tabii," dedi Tahir. Ama içinden geçirdi: "Amacım pek düğün alayı değil. Bir çift zeytin göz..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD