Acı Kader; 🥀

1705 Words
Tahir dışarıda, dağ evinin önündeki büyük kayanın üzerine oturmuştu. Başını avuçlarının arasına almış, öylece kara kara düşünüyordu. Hatice’nin ağlaması onu sarsmıştı. Beklemediği kadar derinden hemde. Ama aynı anda, içinin bir yerinde çocukça bir mutluluk kıpırdanıyordu. Az önce sevdiği kadını öpmüştü. Bu düşünce aklına düştü. Hatice’nin ürkekçe titreyen dudakları gözünün önüne geldi. İstemeden parmakları kendi dudaklarına dokundu; sanki o anı yeniden yaşamak ister gibi. Sonra derin bir nefes aldı. Başını iki yana salladı. Bu düşüncelerden arınmalıydı. Çünkü o öpücüğün devamını hayal etmek, onu daha büyük deliliklere sürüklüyordu. Bedeni de ruhu da bu kadın için yanıyordu... Bir süre öylece oturdu. Serin hava, düşüncelerini biraz törpüledi. Ardından yavaşça ayağa kalktı, kapıyı açtı ve içeri girdi. Hatice divanın köşesinde oturuyordu. Ağlaması dinmişti ama yüzü sirke satıyordu. Gözleri sert bakışlarla bakıyor, kara kaşları ise çatılmıştı. Tahir, az önceye kadar “konuşur, evliliğe ikna ederim” diye düşünüyordu. Onu buraya kaçırırken, gerçekten evlenmeye razı edeceğini sanmıştı. Şimdi ise, konuşsalar bile ondan bir evet çıkmayacağını biliyordu. Bugün zorlamasının bir işe yaramayacağını anlamıştı. Sessizce yaklaştı, divanın diğer köşesine oturdu. Bir süre sustu. Sonra sesini yumuşatmaya çalışarak konuştu: “Sakinleştiysen…” dedi. “Hadi gidelim.'' Hatice’nin bakışları soğumuştu. Ama Tahir’i asıl korkutan, sadece bakışlarının değil, içinin de soğuyup soğumadığıydı. Ya yaptığı bu hareketten sonra Hatice ona düşman olursa… Ya bir daha yüzüne bile bakmazsa diye düşünmekten kıvranıyordu. Küçük bir çocuk gibi, tatlı yüzünü göstere göstere ona yaklaştı. Ürkekçe elini uzattı. Tam koluna değdiği anda Hatice kolunu sert bir hareketle çekti ve ayağa kalktı. Bir an bile tereddüt etmeden kapının köşesinde duran çantasına uzandı. Çantayı itina ile açtı. İçinden tapuyu aldı ve Tahir’in yüzüne fırlattı. “Al bu tapunu,” dedi. “Bu saatten sonra ne yapıyorsan yap. Ama bir daha benim yanıma gelme. Bana dokunma. Benim hayatıma girme.” diye bağırdı. Sesi titremiyordu. Bu, öfkenin değil; kararlı bir kadının sesiydi. “Sen sadece erkekliğinle birçok şeyi kazanmış olabilirsin. Ağa ünvanın var, malın mülkün var. Sen bir şey yapsan ‘elinin kiri, söz oldu’ derler. Ben yapsam ‘iffetsiz, iz kaldı’ derler.” Bir adım geri çekildi ama gözlerini Tahir’den ayırmadı. “Ben bugün ulaştığım her şeye dişimle tırnağımla ulaştım. Zorlandım. Düştüm, kalktım. Hor görüldüm. Ama vazgeçmedim.” Sesi titriyordu ama bakışları iyice sertleşti. “Şimdi senin birkaç dakikalık nefsin için hepsini yok edemem.” Son cümleyi net bir ifadeyle koydu: “Bundan sonra asla karşıma bile çıkma.” Çantayı göğsüne taktı. Kapı açıktı. Hiç arkasına bakmadan dışarı çıktı. Temiz hava yüzüne vurduğunda derin bir nefes aldı. Artık sakinleşme sırası ondaydı. Dağ evinin önündeki kayanın üzerine oturdu. Kollarını dizlerine sardı. Ve Tahir’in evden çıkmasını beklemeye başladı. Bu kez, bu işi gerçekten bitirmek istiyordu. Şimdiden kendini ona kaptırmaya başlamıştı, bunca acının arasında bir de sevdalık acısı çekmek istemiyordu. Tahir ise artık her şeyin sarpa sardığını anlamıştı. Ona yaklaşmak için onca zaman çabalamıştı. Başka erkeklerle gördüğünde delirmiş, aralarındaki mesafeyi yok etmek için didinmişti. Aslında istediği şey belliydi: Hatice’yle gerçekten evlenmekti. Ama şimdi… Bir anlık kontrolsüzlükle onu ürkütmüş, elinden kaçırmıştı. Derin bir nefes aldı. Ayağa kalktı. Üzerini silkeledi, yeleğini düzeltti. Yerde duran tapuya uzandı. Ardından cebinden anahtarı çıkardı. Evi kilitleyip gitme vaktiydi artık. Tam kapıya yönelmişti ki gözü tapunun üzerindeki isme takıldı. Bir an durdu. Yanlış gördüğünü sandı. Kaşları çatıldı. Bakmak bile istemedi. Ama merak kanına girmişti, tapuyu çevirdi ve dikkatle baktı. İsim oradaydı.Büyük harflerle. MUHSİN ATABEY! Dünyası bir anda başına yıkılmıştı. Bu ismi tanıyordu. Hem de beynine kazınmış bir yara gibi. Yıllarca sövdüğü, adını anmaktan bile nefret ettiği bir adamdı bu. “Öldü” dediklerinde mezarına gidip tükürdüğü bir adam. Şimdi bu isim burada ne arıyordu? Bu tapunun üzerinde ne işi vardı? Elleri titremeye başladı. Gözlerindeki damarlar bir anda kan çanağına döndü. Nefesi düzensizleşti. Öfkeden iri cüssesine sığamıyordu. ''Bu tapu Hatice’nin babasına aitti.'' diye homurdandı. Yani… Hatice, annesinin katili o adamın kızıydı. Koskoca, dev gibi Tahir yaşadığı kederle bir an sendeledi. Duvardan destek alıp güçlükle ayakta kaldı. Sonra divana çöktü. Tapu hâlâ elindeydi. Gözlerini ondan alamıyordu. Sanki bir an hayal gelecek ve ayılacakmış gibi umut ediyordu. Zihni allak bullaktı. Anlamlandırmaya çalışıyordu ama her düşünce başka bir öfkeye, başka bir çıkmaza açılıyordu. Masumca sevdaya düşerken... Kaderin, ona böyle bir oyun oynayacağını nereden bilebilirdi ki? O an Tahir şunu anladı: Bu hikâye, artık sadece bir inat ya da bir aşk meselesi değildi. Geçmiş, kara yüzünü göstermişti. Bir süre sonra Tahir, kininden ve geçmiş öfkesinden güç alarak hırsla ayağa kalktı. Sert bir darbeyle kapıyı kapattı, kilitledi. Ardından arabaya doğru yöneldi. Hatice’nin yanından geçerken yüzüne bile bakmadan tapuyu onun önüne fırlattı. Hiçbir şey söylemeden arabaya doğru ilerledi. Hatice yerdeki tapuya baktı, sonra gözlerini ona çevirdi. Bakışlarını dikleştirmiş, inatçı keçi moduna girmişti. “Höst Ağa!,” dedi. “Tapuyu isteyen sensin. Hayvan gibi önüme atmanın âlemi yok.” Ama cevap yoktu. Tahir’in arabaya doğru gittiğini görünce, ya beni burada bırakırsa korkusu bir anda içine düştü. Bu deli kızgınlık hâliyle böyle birşey yapabilirdi. Ayaklandı, hemen koşarak o da arabaya bindi. Tahir, yan koltuğuna bile dönüp bakmıyordu. Hatice’nin oturduğu tarafa tek bir bakış atmadan kontağı çevirdi ve deli gibi bir hızla sürmeye başladı. Toprak yolda taşlar camlara çarpıyor, yer yer camı çatlatıyordu. Hatice onun bu hâlinden korkmuştu. Kendi kendine homurdanmaya başladı: “Hem züppesin hem haklı çıkıyorsun. Hem namusuma göz dikiyorsun hem de utanmadan öfkeleniyorsun.” Ama Tahir’den tek bir ses bile çıkmıyordu. Sanki onu duymuyordu bile. Yol biraz ilerledi. Tahir ne hızını yavaşlattı ne de yüz ifadesi değişti. Hatice ilk kez bir farklılık fark etmişti. Tahir’i bunca zamandır hiç böyle görmemişti. Ya da belki hiç bu kadar öfkeli hâlini yaşamamıştı. Anlamlandıramıyordu. Kafasına tapuyu attığım için mi böyle? diye düşündü. Ama buna da inanamadı. Daha önce ona çok daha sert şeyler yapmıştı. Hiçbirinde Tahir böyle tepki vermemişti. Bir süre sonra Hatice, Tahir’in o deli ama iyi hâllerinin artık olmadığını anladı. Şimdi gerçekten korkmaya başlamıştı. Kollarını göğsünde bağladı, koltuğun köşesine eski savunmasız Hatice gibi iyice sindi. Bir kötülük gelirse diye korkuyla, saklanıyordu sanki... Bu zamana kadar Tahir’in ona zarar vereceğine hiç inanmamıştı. Ama şu anki hâli… şu anki suskunluğu… onu korkutuyordu. Nefesini bile Tahir’i rahatsız etmesin diye sessiz sessiz içine çekti. Hor görüldüğü, eziyet gördüğü geçmişten gelen o tanıdık korkuyu yeniden üzerine giymişti.. Ve işte tam o anda fark etti: Bu zamana kadar Tahir’in yanında hiç kendini kötü hissetmemişti. Ne güvensiz, ne korkmuş, ne de çaresiz... Ama şimdi… O Tahir’i kaybetmişti. Biraz sonra uzun yol bitmişti; kasabanın girişine gelmişlerdi. Tahir öyle sert bir fren yaptı ki Hatice öne doğru savruldu. Küçük bedenini, torpidoya tutunarak savrulmaktan zor bela kurtardı. Gözlerini ona çevirdi. Tahir bakışlarını bile ona çevirmemişti. “Defol git arabadan,” dedi. Hatice bu kabalığa bir anlam veremiyordu. Bir süre sadece bakakaldı. Belki yine o alaycı, flörtöz hâlinden bir iz görürüm diye bekledi. Ama Tahir, başını bile çevirmeden, hırıltılı bir öfkeyle bağırdı: “Sana siktir git dedim arabadan!” Hatice onun bağırmasıyla bir an titredi. Hiç karşılık vermedi. Titreyen elleriyle yavaşça kapıyı açtı. Kapı daha tam kapanmadan Tahir gaza bastı ve hızla oradan uzaklaştı. Hatice olduğu yerde donup kaldı. Az önce ne yaşadığını tam olarak kavrayamıyordu. Anlamlandıramıyordu. Bildiği tek şey vardı: Gerçekten korkmuştu. Bir iki dakika sonra telefonun tiz sesi Hatice’yi irkiltti. Ekranda kocaman “Ebru” yazıyordu. Hemen açtı. “Ebru?” dedi ama karşıdan gelen ses ağlıyordu; panik içinde, kendini parçalarcasına. “Neredesin? Ödüm koptu Hatice!” diye bağırıyordu. Hatice’nin ise artık dermanı kalmamıştı. “Sakin ol,” dedi yorgun bir sesle. “Geliyorum. Geliyorum… Kasabanın girişindeyim. Meydana doğru yürüyeceğim şimdi. Araba hâlâ aynı yerde mi? Siz neredesiniz?” diye sordu. Şu an Tahir’in elinden kurtulmuş olmasına sevinemiyordu bile. Buna sevinecek hâli yoktu. Ve bu hissizliğine, bu tuhaf boşluğa düştüğü için kendi kendine kızıyordu. Tahir ise gaz kesmeden kendi konağına gitmişti. Arabayı neredeyse fırlatır gibi bir kenara attı. Kapıyı sertçe çarpıp indi. Yumrukları sımsıkıydı. Çenesi kilitlenmişti. Hiç durmadan konağa girdi. Ali, telaş içinde onu köşede bekliyordu. Tahir’i görünce çardaktan fırladı, koşarak yanına geldi. “Çok şükür ağam… Neredesin sen? Telefonun da kapalı. Aradım, açan yok. Tapuda bekliyoruz, kimse gelmiyor. Başına bir şey geldi sandım. Ne oldu ağam?” dedi nefes nefese. Tahir durmadı bile. “Gir içeri lan it,” dedi. “Konuşacağız seninle.” Ali, bu hâli tanıyordu. Tahir böyleyse, iş vahimdi. Elleri istemsizce titredi. Korkuyla ellerini önünde bağladı, başı eğik şekilde peşinden girdi. Tahir çalışma odasına girer girmez öfkeyle koltuğa çöktü. Dirseklerini dizlerine dayadı, başını iki elinin arasına aldı. Yüzünü bile yerden kaldırmadan konuştu: “Ben sana o tarlaların sahibi kimmiş, araştır dedim. Sen bu kadının adını sanını bulmadın mı it?” Ali yutkundu. “Yok ağam… Herkes dul Hatice diye biliyor. Hanım ağa diyorlar.'' Biraz düşündü, ''Zengin dul diyenler var. Başka bir şey söyleyen olmadı. Ne olmuş ki ağam? Hasım mı çıktı yoksa?” Tahir’in dişleri birbirine kenetlendi. Sesi kısık ama zehir gibiydi: “Senin yüzünden o şerefsizin evine gittim ben. Konağına girdim. Aşını yedim. Kızına göz diktim. Sevdalandım.” Bir an durdu. Sonra fısıltı gibi ama keskin bir öfkeyle ekledi: “Senin yüzünden.” Kendinde bulamadığı suçu Ali’nin önüne atmıştı. Ali’nin dudakları titredi, yüzü bembeyaz kesildi. “Ağam… Kimin kızıymış? Vallahi bilmiyordum. Tövbem olsun bilmiyordum. Kimin kızıymış? De hele…” Tahir başını kaldırdı. Gözleri karanlık bir acı vardı. Kimsesiz, annesiz hor görülmüş bir çocuk... “Muhsin itinin kızı. Anamın katili. Anamın namusunu yerle bir eden o şerefsizin kızıymış. Tapuda Muhsin Atabey yazıyor.” Ali’nin yüzü bir anda düştü. “Deme ağam… Deme… Yapmamışızdır böyle bir şey…” “Yaptık,” dedi Tahir. “Yaptık.” “Kız bile kimin kızı olduğunu bilmiyor demek ki. Babasının ne haltler yediğini, ne günahsızların günahına girdiğini bilmiyor! Yoksa bunu bana karşı kullanırdı. İstese beni cümle âleme iki paralık ederdi.” Ali yüzünü sıvazladı, derin bir nefes aldı. “Çok şükür Rabbim… Çok şükür. Tamam ağam.'' dedi. Yavaşça Tahir'e doğru eğildi, onu teselli etmek istercesine, ''Elimizi eteğimizi çekeriz. Def ederiz. Bir daha hiç görüşmezsiniz. Yüzünü bile görmezsiniz. Zaten sizin adınızı anmaz. Kendi namusunu hiç etmek istemez.” Ama Tahir’in gözlerinde bambaşka bir ateş yanıyordu. Ali’yi bile ürküten bir ateşti bu. Gözlerinde ki korla Ali'ye baktı. “Aksine,” dedi. “Anama ettiklerinin hepsini ben de o şerefsizin kızına edeceğim. Zamanında kızı uzak köylere gelin gitmiş dediler, kendi de geberip gitti sandım, kinim soğudu. Kızının peşine düşmedim. Ama şimdi… benim anam mezarında yatarken, onun kızı burada ağalık yapacaksa…” Bir an durdu, sonra öfkeyle soluklandı. “Bunu yanına bırakırsam, Bana Tahir Arslanbey demesinler.!” İşte tam da o anda, Hatice’nin acı kaderi yeniden yazılmaya başlamıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD