Tahir Arslanbey;

1598 Words
Ertesi gün sabahın erken saatleri. Güneş henüz tam doğmamıştı ama konağın temizliği çoktan başlamıştı. Hatice neredeyse her işi tek başına hallediyordu. Saçlarını sıkıca toplamış, başına eski bir yazma bağlamıştı. Kolları dirseklerine kadar sıvalı, elleri sabunlu suyla ıslanmıştı. Konağın her köşesini, her odasını tek tek geziyordu. Muhtarın ailesi gittiğinden beri biriken tozlar, pislikler, dağınıklık... Hepsini temizliyordu. Pencereleri ardına kadar açtı, temiz hava dolsun diye. Halıları avluya çıkardı, kalın sopalarla çırptı. Her vuruşta toz bulutları havaya yükseliyor, güneş ışığında dans ediyordu. Yerleri sildi, rafları temizledi, ocağı ovdu. Elleri acıyordu ama umursamıyordu. Bu onun eviydi, kendi yuvasıydı. Dışarıda, Kahya emmi ve Hasan, Hatice'nin istemediği bahçedeki kalabalığı temizliyordu. O çirkin şark köşelerini, ucuz plastik sandalyeleri, masaları söküyorlardı. Ortadaki o gösterişli ama zevksiz süs çeşmesini parça parça sökmeye çalışıyorlardı. Hasan ağır taşları kaldırıyor, ter içinde çalışıyordu. Genç oğlan güçlüydü, yorulmuyordu. Her taşı kaldırışında Hatice'ye bakıyor, onayını bekliyordu. Ebru öğretmen ise Hatice'ye yardım ediyordu içeride. Kollarını sıvamış, eski bir elbise giymişti. Mutfağı temizliyorlardı birlikte. Ebru rafları silerken, Hatice ocağı ovuyordu. İki kadın omuz omuza çalıştılar. Saatler geçti. Güneş yükseldi, öğle oldu. Akşam üzerine, yorgunluktan bitkin düşmüşlerdi hepsi. Ama konak artık çok daha temizdi. Hatice avluya çıktı, etrafına baktı. Kahya emmi ve Hasan bahçeyi temizlemişti. Artık o plastik köşeler yoktu. Çeşme kaldırılmıştı. Bahçe boştu ama temizdi. Tam o sırada, konağın kapısından sesler geldi. Hatice döndü baktı. Komutan geliyordu, yanında iki asker vardı. "Nasılsınız Hatice Hanım?" diye seslendi komutan. "Hallettiniz mi işleri?" "Hallettik komutan bey," dedi Hatice. "Çok şükür." Komutan etrafına baktı, başını salladı. "İyi iş çıkarmışsınız. Bir şey var mı bizlik, yardım edelim mi?" "Olur komutan bey," dedi Hatice. "Birkaç ağır iş kaldı." Komutan ve askerler hemen işe koyuldular. Ağır eşyaları taşıdılar, dolapları yerleştirdiler, bahçedeki büyük tahta sandıkları konağın deposuna götürdüler. Erkek gücüyle işler çok daha hızlı ilerledi. Akşam üzerine, iş bitmişti. Herkes yorgundu ama mutluydu. Hatice avlunun ortasına halılar serdi. "Haydi oturun," dedi. "Hepiniz çok yoruldunuz. Şimdi dinlenelim." Komutan, askerler, Kahya emmi, Hasan, Ebru... Hepsi avluda bir yere oturdular. Hatice içeri koştu, çay demlemek için ocağı yaktı. Sonra mutfaktan tepsileri çıkardı. Ebru mutfağa koştu. "Ne yapacağız? Yardım edeyim bende." dedi. "Gözleme," dedi Hatice. Gözleri parlıyordu. "Hemen oracıkta hazırlayacağız. Sen bahçeden ıspanak topla öğretmen hanım, ben hamuru açarım." Ebru bahçeye koştu. Hatice'nin işaret ettiği yerdeki ıspanakları topladı. Yapraklar taze, yeşil yeşildi. Getirdi mutfağa, hızla yıkadı, doğradı. Hatice hamuru hazırlamıştı çoktan. Oklava elinde, yufkaları açmaya başladı. Elleri hızlıydı, Yufkalar ince ince açılıyordu. İçlerine ıspanakları koydu, kıvırdı, saçda pişirmeye başladı. Bir anda mutfak gözleme kokusuyla doldu. O nefis koku avluya kadar yayıldı. "ehh maşallah! Tok olanı acıktırır," dedi komutan. "Ne güzel kokuyor!" Hatice ve Ebru, tepsi tepsi gözlemeleri hazırladılar. Sonra çayları aldılar, avluya çıktılar. Avlunun ortasında, sofra kurulmuştu. Herkes bir yere oturmuştu. Gözlemeler ortaya kondu, çaylar dağıtıldı. Hatice onlara baktı. Yüzü gülüyordu. Gerçekten gülüyordu. Ebru yanına geldi, ona sarıldı. "Neye gülüyorsun bu kadar?" diye sordu. Hatice döndü, Ebru'ya baktı. Gözleri yaşlıydı ama mutluydu. "Her şeye öğretmen hanım," dedi. "Baksana, evimde ilk yemeğimiz. Olmaz diyorduk, tüm işler bir günde bitti neredeyse." Ebru'nun da gözleri parladı. "Bundan sonra hep güzel şeyler olacak hayatında, sen kalbini ferah tut." İki kadın sarıldılar. Sonra sofraya oturdular. Herkes gözlemeleri yedi, çayları içti. Avluda kahkahalar yükseldi, sohbetler edildi. O gece, Hatice ilk kez evinde, kendi konağında yemek yedi. İlk kez, sevdikleriyle bir sofrada oturdu. İlk kez, mutlu oldu. Günler hızla ilerlemeye başlamıştı. Kahya emmi ve Hasan arkadaki eskiden beri kaldıkları eve yerleşmişlerdi. Hatice konakta kalmalarını ne kadar ısrar etse de Kahya görmüş geçirmiş adamdı. Hem laf olur söz olur diye düşündü, hem de "artık konağın hanımağası sensin kızım" diyerek reddetmişti. Ebru öğretmen ise sonunda Hatice'nin ısrarlarına dayanamamıştı. Birkaç gün önce o da konağa taşındı. Şimdi iki kız kardeş gibi sabahları işlerini yapıyorlar, akşam yemeğinden sonra ise öğretmen ve öğrenci gibi ders çalışıyorlardı. Hatice gerçekten zeki bir kadındı, hızlıca alfabeyi ve sayıları seçti. Öyle ki kendine bir hesap defteri yaptı, bahçeden gelen hasılatı "B" diye, tarlaları ise "T" diye ayırmış, tüm hesapları yazmaya başlamıştı. Ebru ise her hafta hasılatı ve giderlerin toplama işlemini yapıyordu. Kahya ise çoktan tüm tarlaların işçilerini organize etmişti. Şimdiden nadasa bırakılan tüm alanların hazırlıkları yapılmıştı ve bu sene güzel bir hasat toplayacakları şimdiden belliydi. Ama bu milletin gözüne battı. Ertesi hafta Hatice'nin tarlalarının olduğu bölgedeki bir ağa tarafından tehdit edildi Hatice. Normalde baş örtüsüyle yüzünü bile gizler, işleri uzaktan hallederdi ama kadın olduğu için göz büyütmeye başlamışlardı... Diğer ağaların aksine Hatice işçinin emeğinin gerçek hakkını veriyordu. En çok günlük yevmiye onda olunca, herkes onun tarlasında çalışmak istiyordu. Ayrıca yedirip içirmeyi seven tavrından dolayı herkes onun anaç tavrına hayrandı. Ama diğer toprak sahipleri sürekli dibinde bitmeye başladı. Kimisi "ırgatların aklını çeldin" diye gelip kavga çıkarıyordu. Kimisi ise "bana pay ver, benim tarlamı gölgeliyor ağacın" diye saçma sapan sebeplerle musallat oluyordu. Kimisi ise sadece güzelliğine üşüşüyordu. Bir iki derken bu olaylar giderek artmıştı. Hatice başından beri temiz iş yapmak istiyordu ama sonunda bunun mümkün olmadığını anlamıştı. Hasan'ı yanına çağırttı. "Hasan, bana bir eşkıyadan bahsetmiştin aylar önce," dedi. "He hanımağam, Eşkıya Mehmet." "Tamam, haber ver gelsin konuşalım," dedi. Akşamına Eşkıya Mehmet gelmişti. Dik duruşlu, yüzünde bıçak izi olan sert bakışlı bir adamdı. Konağı baştan sona inceledi, paralı bir yer olduğunu anlamıştı. Sonra Hatice'yi gördü karşısında. Normalde yüzünü örten Hatice, kaymakamın sözünü hatırladığı için namahrem dememiş, kaşlarını çatarak kollarını arkasında bağlamış bir tavırla onu karşılamıştı. Çizmeleri ve erkek kıyafetleriyle zaten erkek duruşundaydı. Eşkıya şaşkınlıkla bakakaldı. Hatice başarılı olmuştu, çünkü onun sert bakışlarından otoritesini anlamıştı adam. "Beni çağırtmışsınız hanımağam," dedi. "Hoş gelmişsin ağa," dedi Hatice yüzündeki sertliği bozmadan. "Tarlalarım var, bahçelerim var. Her birine birkaç adam tutalım istiyorum, bir de benim yanımda beni koru istiyorum. Ne dersin, emeğin ne kadardır?" dedi. Eşkıya bakışlarını dikmiş öylece bakıyordu. Varlıklı olduğunu anlamıştı ama bu kadının adı evliya gibi anılıyordu. Herkes nasıl bonkör olduğundan bahsediyordu. Bu yüzden merakla sordu: "Siz ne verirsiniz hanımağam?" "Ben Kahya maaşımla aynı seni düşünürüm. Adamlarına da ırgatlarımla aynı maaşı veririm. Ama bilesin, benim maaşlarım emeğinizi hiç etmez," dedi. Kendinden emin bakışlarla, simsiyah saçları ılık rüzgârda eserken ona bakıyordu. Eşkıya gülümsedi, çünkü bir kız babasıydı. Hatice'ye, onun güçlü duruşuna bakınca, o da kendi kızını güçlü yetiştirmek istediğini anladı. "Kabulümdür hanımağam, ne zaman istersen kapına kuluz," dedi. Hatice bu kadar kolay kabullenmesini beklemiyordu, şaşırmıştı. Bir anda yüzünde sıcacık bir gülüş oluştu. "Tamam ağa, yarın gel adamlarınla, ilk haftalığınız peşin," dedi. Eşkıya başıyla onayladı. "Allah razı olsun hanımağam," dedi ve kapıya yöneldi. Tam o anda Hatice tekrar seslendi. "Mehmet Ağa, istersen hanımının başımın üstünde yeri var. Bu konak arazisinde beş ayrı hane var, birini sizin için ayırırım," dedi. "Sağ olasın hanımağam, hanıma söylerim," dedi. O gün Hatice biraz olsun korunmaya başlamıştı. Artık köylü kavga çıkarmaya çekiniyordu. Ayrıca eşkıyayı kendine kul eylemiş diye adı nam salmıştı. Hatice o gün Hasan'la birlikte işçilerin yemeklerini hazırlattı, soğuk karpuz ve suları aldı. Tarlaya gitmişti. Hatice tarlayı bir gözden geçirdi. Gerçekten verimli duruyordu hasılat. "Hasan, karpuzları ver bi soluklansınlar, yemeğe kadar bekletmeyelim, güneş yakıyor bugün," dedi. "Olur hanımağam," diyerek hemen tepsiyi sırtlandı Hasan. Kahya geldi. "Kızım, sen de güneşin altında kaldın, bi yazmanı ıslat dinlen," dedi. Hatice gülümsedi. "Ben iyiyim emmi, kötü olursam dinlenirim elbet." Bu sırada yoldan yeni model bir arabayla geçen bir adam gözlerini dikti ve tarladaki hareketliliği fark etti. Arabayı toprak yolun yanına bıraktı, araçtan indi. Eliyle gözlerini siper etti ve izlemeye başladı. Hatice ağacın dibinde dikiliyordu. Adamı fark etti, o da yazmasının arkasından izlemeye başladı. Kötü niyetli ağalardan biri olmasından korkuyordu, kavga edip olay çıkarmaya mı geldi diye düşündü. "Kahya emmi, bu adam niye bizim tarlayı izliyor?" diye sordu. Kahya bakışlarını dikti, yaşlı gözleri kim olduğunu seçememişti. Biraz kıstı gözlerini, daha dikkatli baktı... Otuzlu yaşlarının başlarında, Siyah deri çizmeleri, kahverengi kumaş pantolonu ve beyaz gömleğiyle köy yerine göre modern duruyordu. Hatice ilk kez bu kadar temiz giyinmiş bir erkek görüyordu. Buraların insanlarına benzemiyordu. "Bilmiyorum ki kızım, geliyor dur bakalım ne diyecek," dedi. Uzun boylu, yapılı vücutlu, kumral saçlı bir adamdı. "Selamün aleyküm ağa! Sen misin tarla sahibi?" dedi. Kahya ellerini arkada bağladı. "Yok, tarla hanımağamın, ben kahyasıyım," dedi. Adam yüzünde sıcak bir gülüşle, Kahya'nın omzuna elini koydu. "Ben kasabanın ağasıyım. Adım Tahir. Arslanbeylerin ağasıyım," dedi. Kahya'nın yüzü buz kesmişti. "Ne geldin, ne istersin ağa?" diye sertlendi. Tahir, Kahya'nın bir anda değişen tavrını anlamıştı ama anlam veremedi. "Ya sabır," diye başını çevirdi. "Hanımağana söyle, bana satsın buradaki altı dönümü, aşağıdan su hattı geçecek. Buraya sulak ürün dikilmesi lazım." Eliyle gösterdi. "Tee benim kasaba topraklarımdan buraya kadar ben ekerim," dedi. Hatice yüzünü kapattığı yazmasının arkasından konuştu. "Benim satılık malım yok ağa, sağ olasın," dedi. Tahir hemen sesin geldiği yöne dikmişti gözlerini. Ses ince ve genç geliyordu. Ve sadece simsiyah zeytin gözleri görünüyordu. Gözleri simsiyah tespih taşı gibiydi, minicik göz bebekleri vardı... "Öyle hemen kestirip atma hanım," dedi. Ona doğru bir adım atacaktı ki, Hasan bir anda omzuyla Tahir'i durdurdu. Tahir'in uzun boyuna göre Hasan kısa kalıyordu. Gözlerini dikti, homurdana homurdana sabır çekti Tahir. "Konuşacağım ağalar, bu ne tavır? Hiç mi misafirperverliğiniz yok?" diye sordu. Hasan dik bir bakışla, "Yaklaşmadan konuş Ağa! " diye homurdandı. Kahya lafa girdi. "Hanımağa 'satılık malım yok' dedi. Siz de onu bilin ağam," dedi. Tahir sinirlenmişti. "Tamam, ağanızın adını yerini verin, onunla konuşayım," dedi. Hatice artık alışmıştı. Birileri her görüşme öncesi ya da sonrası "sen git kocan gelsin", "sen git baban gelsin" tavrındaydı. Güdülecek koyun gibi illa birinin onun tasmasını tutmasını bekliyorlardı. "Ağa yok, ben varım, tekim. Ve son sözümü de ettim ağa!" dedi. Sonra arkasını döndü ve işçilerin yanına gitti. Tahir yazmasından çıkmış simsiyah saçlarına, uzun boyuna, ince beline bakakaldı. Gencecik kız nasıl oldu da bu topraklara ağa oldu diye düşünüyordu. Ama şu an onunla konuşamayacağının farkındaydı. "Tamam," dedi, döndü sırtını ve uzaklaştı. "Elbet ben seni tek denk getiririm inatçı keçi," diye homurdandı. İşte o gün Tahir ve Hatice tanışmış oldu. Anlaşılan bu kaderin tatlı yüzüydü...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD