Küçük bir nikah yapılmıştı. Ağa'nın ne kutlama yapmaya hevesi ne de gücü vardı. Kızı için üzülüyordu.
O akşam... Kenarı köşesi sülenmiş bir traktöre bindirdiler Hatice'yi, şiddetle sarsılarak taş yolda ilerliyordu. Hatice, arka koltukta oturmuş, merakla etrafa bakıyordu. Gözlerinden yaşlar sessizce akıyordu ama sesini çıkarmıyordu. Kırmızı gelinliği bedeni için çok büyüktü, omuzlarından kayıyor, kolları içinde kayboluyordu.
Sadece babasının konağına son bir kez baktı. Orası artık evi değildi. Mustafa Ağa'nın konağı, şimdi onun eviydi...
Traktör, Mustafa Ağa'nın konağının önünde durdu. Büyük, eski, karanlık bir binaydı. Taş duvarları yüksek, pencereleri dar. Sanki bir hapishane gibiydi. Babasının konağının beyazı, buranın karasıydı...
Alaycı bir bakışla, "Haydi gelin hanım, inin," dedi Mustafa.
Hatice korkarak traktörden indi. Gelinliğinin eteği yere sürünüyordu. Mustafa ite itiştire kolundan tuttu, konağın kapısına götürdü.
Kapıyı orta yaşlı, suratsız bir kadın açtı. Mustafa Ağa'nın ilk karısıydı. Kadın, Hatice'ye yukarıdan aşağıya baktı. Gözlerinde ne hoş geldin var, ne merhamet. Sadece soğuk çıkarcı bir bakış vardı.
"İşte gelmiş bizim gelin hanım," dedi alaycı bir sesle. "Ne kadar da küçükmüş. Bunu aldığına değecek mi Ağam! Bakalım ne işe yarayacak." diye homurdandı.
Hatice başını öne eğdi. Konuşamıyordu.
Sonra hemen arkadan bir ses duydu. "Yukarı, sağdaki odaya," dedi Hanımağa bir hizmetçi kadına. "Orada beklesin."
Bu Mustafa Ağa'nın annesiydi. Hanımağalığın endamı vardı üstünde ama gözlerinde merhamet kırıntısı bile yoktu...
Hizmetçi kadın Hatice'nin kolundan tuttu, dar merdivenlerden yukarı çıkardı. Uzun bir koridor, sonunda ağır ahşap bir kapı. Kadın kapıyı açtı.
"İçeri gir. Burada bekle."
Hatice içeri girdi. Kapı ardından kapandı. Anahtar sesle döndü.
Kilitlenmişti.
Daha önce üzerine kilit vurulmayan bu ürkek kuş, burada ki herşeyi anlamaya çalışıyordu. Sanki onun için bambaşka bir dünyaya gelmişti.
Oda küçük, havasızdı. Tek bir yatak, bir dolap, küçük bir pencere. Pencereden dışarı baktı - demir parmaklıklıydı. Hatice yatağın kenarına oturdu, ellerini kucağında kavuşturdu. Gelinliği etrafında dev bir çadır gibi duruyordu.
Saatler geçti.
Kimse gelmedi. Kimse sormadı: "Aç mısın? Susuz musun? İyi misin?"
Hatice orada, o dev gelinliğin içinde, bir kuş gibi titreyerek bekledi. Neyi beklediğini bile bilmiyordu.
Akşam oldu, sonra gece. Hatice artık çok yorgundu, ama yatağa uzanmaya cesaret edemiyordu. Bu evdeki hiç birşey ona ait hissettirmiyordu, sanki uzanırsa 'kalk o senin değil' derler gibi bir kimsesizlikti. Sadece orada oturdu, elleri titreyerek, gözleri kapıya dikilmiş.
Gece yarısına yakın, kapının önünde ayak sesleri duyuldu. Ağır, sallanan adımlar. Sonra anahtar sesi, kapı gıcırdayarak açıldı.
Mustafa Ağa içeri girdi.
Adam sarhoştu. Gözleri kanlı, yürüyüşü sendeleyici. Kapıya çarpa çarpa geçti içeri, dengesini zor tutuyordu. Hatice'ye bakmadan doğruca yatağa kendini attı.
Hatice donmuştu. Korkuyla, odanın köşesine kaçtı. Öylece dikilmiş, adamı izliyordu. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki nefes alamıyordu.
Mustafa Ağa bir süre yatakta öylece yattı, sonra başını kaldırıp Hatice'ye baktı. Gözleri bulanıktı.
"Ne dikiyon öyle köşede?" diye homurdandı. "Gel buraya."
Hatice yerinden kımıldamadı. Korkudan bacakları tutmuyordu.
"Gel dedim!" diye bağırdı adam, elini öfkeyle savurarak.
Hatice titreyerek adım attı ama yaklaşamadı. Sadece orada durdu, gözyaşları yanaklarından aşağı süzülüyordu.
Mustafa Ağa homurdanarak ayağa kalktı, sendeleyerek ona doğru yürüdü. Sonra gözleri kızın kırmızı gelinliğine takıldı.
"Ooo ağa kızı, her boku da biliyorsun ha," dedi alaycı bir sesle. Alkol kokusu Hatice'nin yüzüne çarptı. Kız midesi bulanarak geri çekildi. "Gelinliğini niye çıkarmadın gız? Ben çıkarayım diye mi?" diye sordu.
Hatice başını daha da eğdi, sesini çıkaramıyordu. Gözyaşları yere damla damla düşüyordu. Bu adamın burada ne yaptığını, neden böyle davrandığını anlamıyordu.
Mustafa Ağa ona yaklaştı, sonra aniden pantolonunun kemerini çözmeye başladı. Fermuar sesi odada yankılandı.
Hatice'nin gözleri korku içinde açıldı. Başını kaldırıp adama baktı, sonra bakışları açılan fermura kaydı. Ne oluyordu? Bu adam ne yapıyordu?
Mustafa Ağa, kızın gözlerinin nereye baktığını fark etti. Önce onun gözlerine, sonra kendi pantolonuna baktı. Gördüğü görüntü onun yüzünü buruşturdu. Bir an için durdu. Sonra yüzü kızardı, gözleri öfkeyle alevlendi.
"Ne bakıyorsun lan öyle?!" diye kükredi.
Nasırlaşmış elini kaldırdı ve vurdu, o tokat Hatice'nin yanağına öyle sert indi ki, kız sendeledi, duvara çarptı. Yanağında beş parmak izi belirmişti, kıpkırmızı. Kulağı çınlıyordu. Ağzının içi kan tadıyla dolmuştu.
Hatice şok içinde duvara yaslandı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Hayatında kimse ona el kaldırmamıştı. Babası bile asla... Bu ne demekti? Bu tokadı hak edecek ne yapmıştı?
Mustafa Ağa yaklaştı, dişlerini gıcırdatarak.
"Noldu ağa kızı? Beni mi küçümsedin? Ha?"
Hatice konuşamıyordu. Sadece elini şişmiş yanağına götürdü, gözleri yaşla dolmuştu.
"Yaşlandın sen de, iş bitti Mustafa Ağa mı diyorsun?" diye bağırdı adam. Sonra aniden Hatice'nin saçlarını avucuna doladı, sertçe çekti.
"Ahhhh!" diye çığlık attı Hatice. Saçları yanıyordu, boynu geriye doğru çekildi.
Mustafa Ağa onu saçlarından tutarak yere fırlattı. Hatice'nin küçük bedeni yere düştü, gelinliği altında kayboldu.
"Ben sana gösteririm kim yaşlı!" diye kükredi adam.
Ve üzerine üst üste tekmeler geldi.
Göğsüne. Sırtına. Koluna.
Hatice kendini korumaya çalıştı, bir çocuk refleksiyle kollarını başının üstüne kaldırdı ama faydası yoktu. Tekme üstüne tekme yiyordu. Her darbe, canını ölesiye yakıyordu.
Bağırmak, yalvarmak istedi ama sesi boğuktu, çıkmıyordu.
Mustafa Ağa son bir tekmeden sonra durdu, nefes nefese. Sonra homurdanarak kapıya yürüdü.
"Seni gözüm görmesin, sen kadın mısın lan! Asıl sen kusurlusun!" dedi alçak bir sesle. Ve kapıyı çarparak çıktı.
Hatice yerde yatıyordu. Gelinliği yırtılmıştı, saçları darmadağın, yüzü kan içindeydi. Burnundan, dudağından kan akıyordu. Göğsünden her nefes alışı acı veriyordu, öyle bir acı ki kaburgaları kırılmış olabilirdi.
Ağlamaya çalıştı ama sesini çıkaramadı. Sadece sessizce, kanlı gözyaşları yanaklarından süzüldü.
Sonra her şey karardı. Bayıldı...
Sabah olduğunda, Hatice hala yerdeydi. Kanların içinde, hareketsiz.
Kapı açıldı. İki hizmetçi kadın içeri girdi, sonra donakladı.
"Ya Rabbim!"
"Hanımağam! Hanımağam!" diye bağırarak koridora çıkıp çağırdılar.
Hanımağa ağır adımlarla içeri girdi. Yerdeki Hatice'ye baktı. Gözlerinde ne şefkat vardı, ne acıma. Sadece tiksinç bir ifade.
"Ya ağa kızı," dedi soğuk bir sesle. "Anan seni el bebek gül bebek, pamuklara sarmıştır. Ama el kapısı öyle olmaz." diye mırıldandı.
Hatice'nin şişmiş, mor gözleri zar zor aralandı. Kadını görmeye çalıştı. Annesinin onu sevmesi... bu muydu kötü olan? Sevilmek mi?
O an, içinde bir şey kırıldı. Son direnci, son umudu. Küçücük bedeni titremeye başladı, ağzından hıçkırıklar yayılarak ağlamaya başladı.
"Annem... annecim..." diye yalvarıyordu. Sanki bir çıkış arayan, çocuk sesiydi bu. On beş yaşında değildi artık, çocukluğu öldürülmüş bir kadındı...
Hanımağa tiksintiyle başını çevirdi. Hizmetçilere döndü.
"Ölüp kalmasın," dedi soğuk bir emirle. "Temizleyin, yedirin. Babası olacak o kurnaz, tapuları Mustafam'ın üstüne vermedi. Hepsi kızın üstüne. Ölürse zırnık alamayız."
Kapıya doğru yürürken, son bir kez döndü.
"İyileşince de konağın hizmetlileri için ayrılan eski evde oda verin. Bu çelimsizin çocuk doğurabileceği de yok. Hükümet nikahı yaşına gelene kadar orada yaşasın. Belki azıcık kadına benzer." diyerek odadan çıktı...
Hizmetçiler Hatice'yi kaldırdı, yıkadı, yaraları temizledi. Kız uyuşmuştu, hiçbir şey hissetmiyordu. Sadece boş bir kabuk gibiydi.
Eski eve götürüldü. Konağın arka bahçesindeki, hizmetçiler için yapılmış küçük, rutubetli bir bina. Odası küçücüktü, yatağı tahtadan, penceresi kırıktı.
Burası artık onun eviydi.
Ne Ağa kızıydı, Ne de bu konağın gelini değildi artık. Sadece hizmetçilerden biriydi.
İlk aylar cehennem gibiydi.
Hatice, yaraları iyileşmeden işe koşuldu. Hanımağa, her sabah erken saatte gelir, kapıyı çalar, hizmetçilere emirler yağdırırdı.
Hizmetçiler de sanki o da konağın yeni hizmetçisiymiş gibi gelir, görev dağıtırdı.
"Haydi kalk! Ağıl temizlenecek!"
"Tarladan sebze toplayacaksın!"
"Çamaşırlar bekliyor!"
On beş yaşındaki kız, küçücük bedeniyle ağır işlere koşuluyordu. Elleri kabarmış, sırtı ağrıyordu. Ama şikayet edemezdi. Şikayet ederse, dayak yerdi. Annesine verdiği söz için ayakta kalmaya çalışıyordu. Güçlü olmaya, hayatta kalmaya...
Mustafa'nın ilk eşi, onu kasıtlı olarak herkesin önünde aşağılardı. Hatice'nin güzelliği, ağa kızı oluşu sanki kendi değersizliğini örtecekmiş gibi onu kıskançlığa sürüklüyordu.
Bir gün, köyün kadınları çay içmeye gelmişti. Hatice, onlara çay servisi yapıyordu. Elleri titriyordu, yorgunluktan gözleri kapanıyordu.
"Dökeceksin çelimsiz, sürpüntü!" diye bağırdı İlk eş. ''Ağa kızıymış, bunun böylesi. Seni karı niyetine aldık. Ama ne karılığı biliyorsun , ne hizmetçiliği becerebiliyorsun!"
Kadınlar kahkahalarla gülüyordu.
"Vay be Hacer abla," dedi birisi. "Ağanın kızını hizmetçi etmişsin kendine he! Helal olsun sana.."
Hacer gururla güldü. "Ağa kızı diye överler, benim tırnağım olamaz. Görün işte." diyerek göz devirdi.
Hatice başını eğdi, yaşadıklarından sonra bu aşağılanmayı umursamıyordu bile. O kendini ağa kızı olarak görmedi hiç, sevgi dolu bir ailenin küçük kızıydı sadece...
Kadınlardan biri, içlerinde en kenafir gözlü olan böbürlenerek lafa girdi. ''Bunun anası da fenaymış!'' dedi.
Hacer'in dikkati çekmişti. ''Nasıl gız, anlat bakayım.'' dedi.
Kadın bakışlarını bilerek Hatice'nin yüzüne dikti. ''Bunun babası, Muhsin Ağayı civar köyden
bir ağa kızıyla nişanlamışlar. Düğünlerine az kala, Muhsin Ağa, köyün meydanında bunun anasını görüp sevdalanıyor.''
Kadının biri elini ağzına götürdü, ''Vuuu başıma gelenler, kimbilir ne gerdan kırdı. Ne salındı orospu.!'' dedi.
Hatice'nin gözleri kocaman açılmıştı. Kaşları çatıldı, ilk kez küfür duymuyordu. Ama ilk kez birisi annesine bu lafı edebiliyordu.
Diğer kadın övünen bakışlarla devam etti, ''Nasıl ikna etti, ne dedi bilmem. Muhsin ağa o günden sonra, ben bu kızı isterim demiş. Tamam benim kızıda al, iki eşin olsun demişler. Yok ben sadece onu isterim demiş.''
Hacer'in gözleri kısıldı. Kadın haklıydı.. Çok yakın bir aile olmasalar da. Muhsin ağa bu yaşına kadar tek eşle yaşamıştı.
Kadın sonra asıl bombayı patlattı, ''Bunun anasının kocasını kıskançlığından, nişanı atılan kızın adı çıktı. Kimse istemedi, Muhsin'in artığı denildi. Sonra bir adam aldı kızı ama kız oğlan kız ona geldiği halde bu dedikoduları duyunca içi götürmedi. Kadına eziyet etti, kadından kahrından kendini öldürdü.'' dedi.
Hatice korku içinde kalmıştı, duydukları o kadar kötü şeylerdi ama bu insanlar nasıl gülebiliyordu.
Hacer, kadına dürttü. ''Kimdi kız bu kadın?'' diye sordu merakla.
''Arslanbeylerin geliniydi işte. Nur topu gibi oğlan evlat verdi. Ama bir kere adı çıktı, yüzüne bakmadılar... Oda dayanamadı garibim.'' dedi kadın...
Hatice o gün bu insanların, kinine ve öfkesine şahit olmuştu...
Aylar geçti. Biraz daha büyüyen serpilen Hatice'nin eli, yüklere alıştı. Ağır çuvalları taşımak artık zorlamıyordu. Ev temizliği, bahçe işleri, hayvan bakımı... Her şeyi yapabilir olmuştu.
Ama Hanımağa, bunu fark etmişti.
"Bu kız alıştı," dedi bir gün, eski geline. "Daha ağır işlere koşmalıyız. Yoksa rahat eder, tembellik yapar."
Ve işler daha da ağırlaştı.
Taş taşıma. Duvar örme. Ahırdan gübre çıkarma.
Hatice'nin beli büküldü, elleri kanamaya başladı. Geceleri ağrıdan uyuyamıyordu. Ama şikayet edemezdi.
Kimse ona acımıyordu.
Kimse onu sevmiyordu. Bu yaralı kuş, kimsesizdi.