Yuva;

1430 Words
Hatice sabah ezanıyla uyanmıştı. Yıllardır alışık olduğu düzen buydu. Ezanla kalkar, hayvanlarla ilgilenir, ardından çayı demler, yemeği hazırlar; bir hizmetçi gibi konağın bütün yükünü sırtlanırdı. Bugün ise içinde minnet dolu bir sevinçle kolları sıvamıştı. Ebru öğretmen hâlâ uyuyordu. Hatice erkenden kalktı, yatağını topladı, üstünü giyindi. Oturup beklemek ona göre değildi. "Ne yapsam?" diye düşündü. En azından yardımcı olayım diyerek ev temizliğine girişti. Odaları tek tek süpürdü, sildi; her yeri tertemiz yaptı. Ama saat hâlâ çok erkendi. Yerinde duramıyordu. Bu kez bahçeye çıktı. Bahçenin bir ucundan diğer ucuna kadar yabani otları temizledi, çiçek diplerini eşeledi, suladı. Demir bahçe kapısının bir menteşesinin sökülmüş olduğunu fark etti. İçeri girip alet edevat aradı ama bulamadı. En sonunda bahçede gördüğü bir taşla menteşeyi yerine oturtup vidayı çaktı. Kapı artık gıcırdamadan, sessizce açılıyordu. Tüm bunlar bittiğinde saat hâlâ erkendi. "En iyisi güzel bir kahvaltı hazırlayayım," diye düşündü. İçeri girdi, yazmasını başına bağladı, saçlarını sıkıca içine topladı. Güzel bir hamur yoğurdu, pişiler yaptı. Yumurtaları kaynattı, dolaptaki bütün kahvaltılıkları çeşit çeşit masaya dizdi. Çayını da demledikten sonra artık Ebru öğretmenin uyanmasını beklemeye koyuldu. Ebru öğretmen her zamanki gibi saat sekiz civarında uyandı. Elini yüzünü yıkadıktan sonra, Hatice'ye verdiği odanın kapısını utangaçça çaldı. Onu rahatsız etmek istemiyordu ama Kaymakam Bey erken gelirse kahvaltı yapmadan gitmesine de gönlü razı değildi. Kapıyı yavaşça tıklattı, içeri baktı. Yatak toplanmıştı, odada kimse yoktu. Tam o anda arkasından gelen bir tıkırtıyı duydu. Başını çevirince Hatice'nin mutfakta bulaşıkları topladığını gördü. Ebru masaya baktı; kusursuz bir sofra kurulmuştu. Gözlerine inanamadı. Bu kız gerçekten inanılmaz derecede hızlı ve marifetliydi. Hayranlıkla gülümsedi. "İnanamıyorum sana," dedi. "Sabahın bu saatinde bunların hepsini nasıl yaptın? Kaçta kalktın sen?" "Günaydın öğretmen hanım," dedi Hatice, önlüğünü düzelterek. "Ben hep sabah ezanıyla kalkarım." Ebru öğretmen kısa bir an durdu, şaşkınlığını gizleyemedi. Sonra gülümseyerek, "Sen hep benimle yaşasana. Ya da ben konağa geleyim, senin yanına yerleşeyim." diye şakalaştı. Hatice'nin gözleri kocaman açıldı. "Gerçekten mi diyorsunuz öğretmen hanım?" dedi heyecanla. "Çok isterim vallahi. Gelin, yemin ederim her gün size her şeyden kahvaltı hazırlarım. Birlikte yaşarız, gül gibi." dedi. Gözlerinde ki heves bunu gerçekten çok istediğinin kanıtıydı. Ebru öğretmen gülüyordu. Ama herşeye rağmen, içindeki iyiliği koruyan Hatice'nin bu içten, sevecen, merhametli haline de derin bir saygı duyuyordu. Bir nevi zulmedilmiş olan bu kadın, her şeye rağmen çiçek açmayı başarmıştı. Kızlar hemen kahvaltı sofrasına oturup keyifli bir sohbete daldılar. Yaklaşık bir saat sonra kapı çalındı. Jandarma komutanıydı. "Merhaba Ebru öğretmen, Hatice'yi almaya geldim," dedi. Ebru misafirperver bir tavırla, "Taze çayımız var komutanım, ikram edelim," diyerek içeri davet etti. Komutan teşekkür edercesine göğsüne vurdu. "Çok saol öğretmen hanım, ben içtim. Üstelik geç kalmayalım. Hatice Hanım'ın işi çok bugün." dedi. Hatice bir köşede heyecan içinde bekliyordu. "Tabii komutanım, ben geleyim hemen," diyerek yazmasını bağladı. Böylece Hatice'nin yeni hayatının ilk günü başlamış oldu. Komutan jandarma ekibiyle Hatice'yi alıp konağa doğru yola çıktı. Kaymakam ise çoktan gelmiş makam aracıyla konağın önünde bekliyordu. Hatice'yle selamlaştılar, içeri geçtiler. Ama avluda beklenmedik bir manzarayla karşılaştılar. Muhtar hiç toparlanmamıştı. Aksine elleri arkasında dik bir duruşla duruyordu. Yanında ise üç dört köylü vardı, sanki tanıklık etmek için gelmişlerdi. Kaymakam öfkeyle önüne çıktı. "Sen deli misin ağa? Sana dün ne dedim?" Muhtar göğsünü kabartarak konuştu. "Kaymakam Bey, seni de yordular buraya kadar ama Hatice'nin kocası geldi. Evine dönecek." diyerek pis pis gülüyordu. Hatice şok olmuş bir halde bakakaldı. "Mustafa Ağa öldü," diye mırıldandı. Kaymakam dik bakışlarla olan biteni anlamaya çalışıyordu. Tam o anda avlunun demir kapısı aralandı ve içeri Mustafa'nın küçük kardeşi ile Hanımağa girdi. Hanımağa'nın delici bakışlarıyla yüzündeki öfke okunuyordu. Hatice ise o bakışları gördüğünde korkudan titremeye başlamıştı. Küçük yaralı bir çocuk gibi kaymakamın arkasına saklandı. Kaymakam babacan bir tavırla Hatice'yi arkasına çekti, sesini yükseltti. "Hatice kanunen kimseyle evli değil. Kocası yok!" diye bağırdı. Hanımağa hemen öne çıktı. "Kaymakam Bey, sen bu yörenin töresine hakaret mi ediyorsun? Allah'ın dini nikahına yok mu diyorsun?" diye bağırdı. Kaymakamın yüzü buz kesmişti, bu yörenin insanına bunu diyemeyeceğini biliyordu. Hepsinin yıllardır öğrendiği buydu, arada kıyılan dini nikahlar, eş üstüne eş getirmeler ve sayısız kadının canice zulmü ve katli... Hatice kaymakamın yüzündeki bakışı görünce bir cesaretle kafasını çıkardı. "Benim nikahlı kocam Mustafa Ağa'ydı. O da öldü. Benim ne dini ne hükümet nikahım yok!" diye bağırdı. Hanımağa'nın kaşları çatılmıştı. "Yalan! Küçük ağaya geçti nikahın. Sen bizim hanenin gelinisin!" dedi. Kaymakam artık sinirlenmiş bir halde bağırdı. "Oyuncak mı bu nikah, hanım? Ondan ona geçsin? Sordun mu kıza rızası var mı diye? Dinimizde bile esas değil mi kabul ettim demesi? Saçmalamayı kesin!" diyerek bağırdı. Şakaklarında ki damarlar iyice şişmiş, öfkesi yüzünü sarmıştı. Sonra muhtara döndü. "Muhtar, dün sana toparlan konağı terk et diye ihtar verdik. Ama sen üstüne vazife olmayan işlere koştun!" Komutana dönerek emrini verdi. "Komutanım, kapıya çıkarılsın tüm eşyası. Atın bunları dışarı!" dedi. Komutan emri alır almaz hemen bir göz hareketiyle işaret verdi. Tüm askerler eve doluştu, eşyaları dışarı çıkarmaya başladılar. Muhtar yana yakıla durdurmaya çalıştı ama iş işten geçmişti. Kaymakam bakışlarını annesinin gölgesinde korkuyla bekleyen küçük ağaya dikti. Yanına yaklaştı ve eğilerek fısıldadı. "Bana bak delikanlı, ananın arkasına uyup başını belaya sokma. Hele hele töredir, namustur peşine hiç düşme. Tek gecede alınırsın nezarete, çıkar anlatırsın hakime. Olan gençliğine olur." dedi. Genç adamın dizleri titriyordu. Küçük bir çocuk gibi annesinin yazmasını çekiştirerek, "Ana, gidelim," dedi. Hanımağa öfkeyle itiraz edeceği anda küçük ağa bağırdı. "Ana, ağa olan benim! Sözümü mü eziyorsun? Hatice duldur, abimin eski karısıdır. Bundan böyle, bizimle ne soyu vardır. Ne bağı, kapımıza bile uğramasın!" dedi. Hanımağa öfkeden deliriyordu ama hem kaymakamın gözünün önünde aksi bir hareket yapamaz, hem de oğlunun sözünü kendi ezerse herkesin de ezeceğini iyi bildiği için sustu. Hatice'ye döndü. "Yediğin içtiğin haram zıkkım olsun! Allah belanı versin namussuz seni!" diye bağırdı ve konaktan çıkıp gitti. Hatice öfkeden titriyordu, gözünden yaşlar dökülüyordu. Ama bu gözyaşları yediği lafa değil, bunca zaman aile bilip hizmet ettiği insanların bu haline dökülüyordu. Hızla gözünü sildi, kadını ezen bu düzene karşı dik durdu. Bu arada askerler çoktan muhtarın eşyalarını taşımıştı. Kaymakam herkese seslendi. "Hadi herkes dışarı!" Herkes konağı boşaltmıştı, Avlunun büyük demir kapısında kaymakam, Muhtarın tam karşısında dikiliyordu. Muhtar öfkeden fıçı gibi olmuştu ama koskoca kaymakama karşı da gelemiyordu. Kaymakam parmağını doğrulttu. "Bundan sonra bir derdin olursa gel beni bul, olmadı mahkemeye çık! Eğer bu sabinin kapısında bir kez daha görürsem seni, Allah yarattı demem! Kadını tehdit ve taciz ettiğini hem cümle aleme yayar hem de seni dava ederim, ağa. Haberin olsun!" Muhtar ağzını açıp birşey diyemedi, tek umudu Mustafa ağanın ailesinin gelip Hatice'yi almasıydı ama bu planıda çöpe gitti. Hemen homurdanarak kaçar gibi gitti. Akşam üzeri adamları tüm eşyaları muhtarın eski evine taşımıştı. Bu arada kaymakam ve Hatice, Hatice'nin tarlalarla ilgilenen kişilerle konuşmuştu. Kaymakam, bundan sonra icar paralarının, meyve hasılatının tamamını, nizami bütün bilgileri, kararları sanki Atabey'lerin ağasıymış gibi Hatice'ye verilmesini söyledi. Başta bütün kazancı kendileri yemeye alışmış ağalar itiraz etseler de tapular Hatice'nin üzerine olduğu için ve tamamen işsiz kalmamak için kabul ettiler. Hatice için ise şimdi kendi yuvasını yeniden kurma vakti gelmişti. Ama aklındaki tek şey Kahya emmisi ve Ayşe ninesiydi. "Kaymakam Bey," dedi çekinerek. "Ben şimdi ne yapacağım? Konak çok büyük, ben tek başıma..." Kaymakam anlayışlı bir ifadeyle baktı. "Sen nasıl istersen Hatice Hanım. Burada yaşayacaksan eski hizmetçilerini geri çağırabilirsin. Param pulum nasıl idare edilir öğrenmek istiyorsan kasabada sana güvenilir birilerini bulabiliriz." dedi. "Kahya emmi ve Ayşe ninenin yerini biliyor musunuz?" diye sordu Hatice. Sesi heyecanlıydı. "Onlar bana ailem gibiydi. Mutlaka onları bulmam lazım." Kaymakam komutana baktı. "Komutan, Atabey konağının eski hizmetçilerini araştırır mısın?" "Hemen kaymakamım," dedi komutan ve bir askerine talimat verdi. Asker köye doğru koştu. Yarım saat sonra asker geri döndü. "Komutanım, köyün öbür ucunda, Ayşe Nine'nin eski kerpiç evinde yaşıyorlarmış. Beraber gelmişler oraya." Hatice'nin yüzü aydınlandı. "Gidebilir miyim kaymakam bey?" "Git kızım, git," dedi kaymakam gülümseyerek. "Ama yanında jandarma olsun. Yalnız gezme henüz." İki asker Hatice'ye eşlik etti. Köyün dar sokaklarından geçtiler, sonunda küçük, toprak damlı bir evin önünde durdular. Hatice kapıyı çaldı. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki sanki göğsünden fırlayacaktı. Kapı yavaşça açıldı. Karşısında ihtiyar Ayşe nineyi görmeyi bekliyordu ama genç karayağız bir delikanlı kapıyı açtı. Yaklaşık 16 yaşlarındaydı ama uzun boyu, iri yapısıyla koca bir adam gibi gözüküyordu. Hatice yazmasını toparladı, yüzünü biraz gizledi. ''Ben ayşe nineye baktıydım?'' diye sordu. Genç delikanlı, ''Ayşe nine benim babannem olur, ama vefat edeli bir yıldan az fazla oldu hanım ağam. Sen yabancı mısın buralarda?'' dedi. Hatice'nin gözleri yaşarmıştı. Son bir helallik bile alamadan, ayşe ninesi ölmüştü. Yutkundu ama konuşamadı. Sonra içerden bir ses geldi. ''Hasan! Kimmiş oğlum gelen?'' ''Bir hanım abla gelmiş, baba. Nenemi soruyor?'' Adam yaklaşır ve sonra Haticeye bakar, Yazmasıyla yüzünü kapatmasına rağmen onu tek bakışla o zeytin gözlerinden tanımıştır. ''Haticem, senmisin ay kızım?'' diye seslenir. Hatice kederli gözlerini yerden kaldırır ve onu görür. ''Kahya emmi!'' diye mırıldanır. Kaybettikleri olsa da, aile diyebileceği birkaç kişi bulmuştur...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD