Tufan’ın anlatımıyla…
Başımı yavaşça kaldırdım. Yüksek duvarları, üstlerine gerilmiş telleri uzun uzun izledim. Bugün son kez görüyordum onları. Beş yıl… Dile kolay. Beş yıl bu dipsiz kuyu gibi cezaevinde yatmıştım. Betonun üzerinde solmuş renkleri, demirin pasını, gecenin sessizliğini ezberlemiştim.
Bu gece sondu. Yarın sabah özgürlüğe uyanacaktım. İçimde garip bir heyecan vardı, sevinç mi, korku mu, bilmiyordum. Alıştığım bu karanlığın dışına çıkmak… İnsan mahkumiyete bile alışıyor.
“Bitiyor,” dedim kendi kendime fısıldayarak. “Sonunda bitiyor.”
Bayrampaşa Cezaevi… En azılı katillerin konduğu, her türlü pisliğin kol gezdiği berbat bir hapishane. Diğer koğuşlarda her gün bir kavga çıkardı, ayda bir de mutlaka bir cinayet olurdu. Ölüm burada sıradan bir haber gibiydi.
Daha bir hafta önce havalandırmada iki mahkum, beş tecavüz suçlusunu öldürdü. Hepimiz gardiyanları oyalamak için elimizden geleni yaptık. Kimimiz bağırdı, kimimiz kavga çıkardı, kimimiz bayılmış numarası yaptı. Bu duvarların içinde adalet başka türlü işliyordu.
Kasımpaşalı Hilmi Baba… Koğuşumuzun ağasıydı. Eski kabadayı. Yaşına rağmen dimdik duran, bakışıyla adam susturan biriydi. Bana çok yardımı oldu. Racona, sisteme, dair bildiği herşeyi tek tek anlattı. Bir akşam omzuma dokunup, “Sabret evlat,” demişti. “Burada adam ya yok olur ya bilenir. Sen bilenenlerden ol.” O söz her zaman kulaklarımda çınlar.
Akşam yemeği için gardiyanlara getirttiğimiz etle güzel bir yemek yapıldı. Kırk kişilik koğuşta bazen nefes almak bile zordu. Rutubet, ter, sigara dumanı… İnsan ciğerine kadar kokardı. O yüzden küçük koğuş avlusuna masaları taşıdık.
Hilmi baba " Tufan’ın gecesi,” dedi tok sesiyle. Herkes bir an bana döndü. Gözlerde farklı şeyler vardı; kiminde kıskançlık, kiminde umut, kiminde boşluk.
Bir lokma aldım. Boğazım düğümlendi. “Yarın gidiyorum,” dedim içimden. “Ama burasini unutmayacağım.”
Yemekten sonra saat on gibi, her gece olduğu gibi, yüksek duvarları aşıp gelen o ses yine başladı. Arkadaşlarım, cezaevinin etrafında araba ile dolanıp her gece şarkı dinletirdi. Bizde şarkıya eşlik ederdik.
Sanki görünmeyen bir bağ vardı aramızda.
İlk notalar yükselince herkes sustu. Sigara dumanı havaya karıştı. Gökyüzüne baktım. Tellerin arasından görünen yıldızlara… İçim yandı.
Hep bir ağızdan söyledik,
“Yazıklar olsun, yazıklar olsun,
Kaderin böylesine yazıklar olsun…
Her şey karanlık, nerede insanlık?
Kula kulluk edene yazıklar olsun.
Batsın bu dünya, bitsin bu rüya,
Ağlatıp da gülene yazıklar olsun.
Dolmamış çileler, yaşanmamış dertler…
Hasret çeken gönül benim mi olsun?”
Son mısrada sesim titredi. Yumruğumu sıktım. Hasret… Annemi, mahallemin kokusunu, denizin tuzunu özlemiştim. Özgürce yürümeyi, arkamı kollamadan uyumayı…
Şarkı bittiğinde derin bir sessizlik çöktü. Kimse konuşmadı. Sadece uzaktan bir anahtar şıngırtısı, bir gardiyanın sert adımları duyuldu. Bu sesi bilirdik bu avlu kapanacak demekti.
Gardiyan demir kapının önünde durup gür bir sesle bağırdı,
“Haydi beyler, avlu kapanıyor!”
Hepimiz yerimizden kalktık. Kimi sigarasını son kez derin bir nefesle içine çekti, kimi gökyüzüne son defa bakar gibi başını kaldırdı. Ben de avlunun yüksek duvarlarına, üzerindeki tellere göz gezdirdim.
Koğuşa girdik. Akşam sayımı yapıldı. Gardiyan isimleri tek tek okurken kalbim her seferinde biraz daha sert atıyordu. Sayım bitince avlunun demir kapısı büyük bir gürültüyle kapandı. Kilidin sesi koridorda yankılandı. Gardiyanlar uzaklaşırken ayak sesleri yavaş yavaş kayboldu. Yine baş başa kalmıştık, demir ranzalar, küf kokusu ve biz.
Koğuşta bir sessizlik oldu. O sessizliği Hilmi Baba’nın tok ama yorgun sesi böldü,
“Bize kahve getirin.”
Herkes bilir, Hilmi Baba’nın sözü emir sayılırdı. Kısa sürede kahveler geldi. Kahvenin o keskin kokusu koğuşun ağır havasına karıştı.
Hilmi Baba’nın ranzasının üzerine oturduk.
Kahvesinden ilk yudumu aldı, gözlerini bir an kapadı. Sanki o acı tadın içinde yılları görüyordu. Ben de bardağı dudaklarıma götürdüm. Kahve dili mi yaktı, yoksa içimdeki heyecan mı bilmiyorum.
Hilmi Baba başını yavaşça salladı. Gözleri bana takıldı.
“Evlat,” dedi, sesi bu kez daha alçaktı, “buradan çıkınca söylediğim yere git. Seni bekliyorlar. Sana güveniyorum, Paşalı.”
“Paşalı...”
Bu lakabı bana o takmıştı. “Gençliğimi görüyorum sende,” derdi hep. O an, gözlerinde hem gurur hem veda vardı. Sanki yılların yükünü omuzlarımdan alıp bana bir isim bırakıyordu. Namını, işini, itibarını...
Boğazım düğümlendi ama belli etmedim.
“Sağ ol, Hilmi Baba,” dedim kararlı bir sesle. “Yüzünü kara çıkarmam.”
Elini dizime koydu.
“Paşalı,” dedi, “merhametini, adaletini ve cesaretini yerli yerinde kullan. Güçlü olmak kolaydır, doğru olmak zordur.”
Başımı usulca salladım.
“Eyvallah, Baba,” dedim.
O gece ranzama uzandığımda gözlerimi tavandaki sararmış boyaya diktim. Bayrampaşa Cezaevi... Küf kokan koridorları, havasız koğuşları, paslı kapıları, yüksek duvarları... Beş yıl. Dile kolay. İnsan burada ya taş olur ya da meczup. Ben hangisi oldum, bilmiyordum. Ama bir şey biliyordum,
Bu gece sondu.
Uyuyamadım. Her ses kulağıma daha net geliyordu. Birinin horultusu, bir başkasının uykuda sayıklaması, uzaktan gelen anahtar şıngırtıları...
Ve sabah oldu.
Güneş demir parmaklıkların arasından içeri sızarken koğuşun içi aydinlandi. İçimde garip bir ürperti vardı. Hem sevinç, hem bilinmezlik.
Herkesle teker teker vedalaştım. Sarıldık. Kimi sırtıma vurdu, kimi kulağıma “Yolun açık olsun,” diye fısıldadı. Helalleştik. Gözlerimin içine bakıp “Bizi unutma,” diyenler oldu. Ama insan burayı unutmaz, sadece geride bırakır.
Hiçbir şey almadım yanıma. Ne bir battaniye, ne bir hatıra. Çünkü burada kalan her şey, burada kalmalıydı.
Kapı açıldı. Bu kez ben dışarıdaydım.
Arkamdan koğuşun kapısı kapandı. Demir kapının sesi bu kez içimi acıtmadı. Yavaşça arkamı döndüm. Derin bir nefes aldım.
Göğsüm sanki ilk kez bu kadar doldu.
“Artık özgürüm,” dedim kendi kendime.
Cezaevinin büyük kapısından çıktım. Beni heyecanla bekleyen arkadaşlarım, babam ve Poyraz, beni görür görmez koştular. Babam, “Oğlum!” deyip ellerini öptüm, sonra sıkıca sarıldım. İçimde tarif edemediğim bir rahatlama vardı, sanki omuzlarımdaki bütün yük bir anda hafiflemişti.
Poyraz da gelip sarıldı. “Abim, çok şükür bitti,” dedi. Sesinde samimi bir sevinç vardı. Gözleri parlıyordu, arkadaşlarım yıllardır bir birimizi kardeş bildiğimiz arkadaşlarumda gelmişti. Aslında kan bağımız yoktu ama gönül bağı vardı.
Babam gülümsedi. “Hadi eve gidelim, herkes bizi bekliyor.”
Başımı salladım. “Gidelim, babam, gidelim. Ama… nerde benim Recep? Getirdiniz mi?”
Poyraz, “Getirdim abi,” dedi ve az ileriyi işaret etti.
Bakışlarım o tarafa kaydı. Oradaydı işte: 34 RCP… nar çiçeği renginde Murat 131. İlk arabam, yıllarımı paylaştığım, ayrılmaya kıyamadığım, satamadığım arabam. Gözlerim bir an doldu. O arabada nice hatıra vardı, gençliğim, hayallerim, belki de yaptığım hatalar… Hepsi o arabanın içinde saklıydı.
Arabaya yaklaştım, elimi kaportasına dokundurdum. Hafifçe gülümsedim. “Merhaba, eski dost,” diye fısıldadım. Bir an gözlerimi kapadım, geçmişi hatırladım. Ama artık geride kalmalıydı.
Mahalleye girdiğimizde her şey değişmişti, ama aynı zamanda hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Sokaklar aynıydı, duvarlardaki eski yazılar duruyordu. Çocukken oynadığım sokaklar hala aynıydı..
Arabayı durdurdum. “Yürüyeyim,” dedim. “Her detayı görmek istiyorum.”
Kapıyı açıp indim. Ayaklarım kaldırıma değdiğinde garip bir his geldi, özgürlük… ama aynı zamanda yabancılık. Mahallenin havası değişmişti, ama kokusu hala tanıdıktı,
Meraklı Aysel teyze, her zamanki gibi bakkalın önünde erketeye yatmıştı. Mahallenin ayaklı gazetesi… Kim kiminle evlenmiş, kim borcunu ödememiş, kim gece geç saatlerde eve gelmiş, hepsini bilirdi.
Beni görünce gözleri parladı. “Tufan, bitti mi mapus artık?”
Gülümsedim. “Bitti, Aysel teyze.”
“İyi, iyi,” dedi. “Artık sıra evlenmekte.”
Başımı eğip hafifçe güldüm. “Zamanı gelince, teyze.”
Yürümeye devam ettim.
Eve yaklaştıkça kalbim hızlandı. Annem, Filiz’im… Beni bekliyordu. Kapıyı açtığında o tanıdık sıcaklık yüzüme çarptı. Evin içi akrabalarla doluydu, herkes beni görmek için gelmişti.
Annemi görünce gözlerim doldu. “Anne…”
O da ağladı. Koşup bana sarıldı. “Oğlum… hoş geldin.”
Sıkıca sarıldık. O an zaman durmuş gibiydi. Yılların özlemi, cezaevinin anıları yalnız geçen günler, hepsi o sarılmada yok oldu. Annemin kokusu hala aynıydı, güven veren, huzur veren bir koku.
Kız kardeşim Emel de geldi, gözleri yaşlıydı. “Abi…” dedi sadece. Sonra sarıldı.
Halime Sultan’ı da unutmamak lazımdı, o da oradaydı. Her zamanki gibi güler yüzlüydü ama gözlerinde bir gurur vardı. “Hoş geldin, Tufan,” dedi.
Dedem Hacı Yusuf da bastonuna dayanmıştı. Yaşlı ama dimdik duruyordu. “Yiğidim,” dedi, “Allah yüzünü güldürsun.”
Gülümsedim. “Sağ ol, dede.”
Görüş günlerinde onları görmüştüm ama yetmiyordu. Cezaevinde insan, sevdiğini sadece camın ardından görebiliyordu, dokunmak, hissetmek mümkün değildi. Ayda bir kez açık görüş yetmiyordu. Şimdi ise yanımdaydılar. Sıkıca sarıldık, o an dünyanın en değerli şeyi buydu.
Evin içi akrabalarla doluydu. Konuşmalar, kahkahalar, sorular… herkes bir şey anlatıyordu. Ama tam o sırada bir çift göz dikkatimi çekti.
Bakışlar sıradandı; kahverengi, sakin… ama içinde bir ışık vardı. O ışık gözlerimi çekti, sanki beni çağırıyordu. Baştan aşağı süzdüm. Uzun boyluydu, siyah saçları omuzlarına dökülüyordu. Manken gibi bir duruşu vardı, zarif ama mesafeli.
Bakışlarımı fark edince başını hafifçe öne eğdi. Utangaç bir hareket… ama o kısa anda kalbimde bir şey kıpırdadı.
“Kim acaba bu?” diye düşündüm. Akraba değildi, bunu biliyordum. Yanımda duran Poyraz’a baktım.
“Yoksa sevgilisi mi?” diye sordum içimden. Olmamalıydı… beni böyle etkileyen o gözler, bana bakmalıydı. Ama hayat böyleydi,
duygular insanın istemediği anlarda ortaya çıkardı.
Bir an duraksadım. Neden böyle hissediyordum? Cezaevinden yeni çıkmıştım, İlk gördüğüm kızdan etkilenmiş olmam gayet normaldi. Ama o bakış… içimde açıklayamadığım bir his oluşturdu....