Tufan'ın anlatımıyla devam
Gözlerim… yine onu buldu.
Elinde tepsiyle annesinin yanında misafirlere hizmet ediyordu. Saçlarını kulağının arkasına atışı, başını eğerek konuşması, o sessizliği… dikkat çekmemesi gerekirken en çok dikkat çeken oydu.
Dirseğime bir dokunuş geldi. Emel.
“Abi…” dedi alaycı bir gülümsemeyle. “Gözlerini bir çek artık kızın üstünden.”
Umursamaz bir tavırla omuz silktim. “Kim bu?”
“Eylül. Yanındaki de annesi. Halime Sultan’ın komşuları. Yardıma gelmişler.”
Başımı hafifçe salladım. Ama gözlerim halq ondandı.
Bu his… aşk değildi.
Daha farklıydı.
Daha karanlık, daha yüzeysel… daha tanıdık.
Uzun zamandır kadına dokunmamış bir adamın içgüdüsüydü bu. Cezaevinde geçen yılların ardından bastırılmış ne varsa, şimdi gözlerimden taşıyordu.
Eylül o sırada bana doğru yaklaştı. Elinde çay tepsisi vardı.
“Buyurun,” dedi, gözlerini kaldırmadan.
Çayı alırken parmaklarımız değdi.
Kısacık bir an.
Ama o temas bile yetti.
Gözlerimi yüzünden aşağı doğru kaydırdım. Duruşunu, bedenini, o utangaç halinin altındaki kadınlığını… saklamaya çalıştığı şeyi görüyordum.
Başını hemen eğdi. Anladı bakışımı.
Alışıktım bu tepkiye.
Bir adım geri çekildi, annesinin yanına geçti.
Ben ise arkamı yasladım.
İçimdeki dnetti.
“Bu kız masum… ama ben değilim.”
Tam o sırada dedemin sesi yükseldi.
“Bizim Tufan geldiğine göre artık bir işi daha var.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Ne işi dede?”
“Evlenme işi,” dedi açık açık.
Annem hemen atladı. “Evet, artık vakti geldi.”
Babam da destekledi. “Düzenini kuracaksın oğlum.”
Halime Sultan gülerek araya girdi. “Ben bakıyorum bile kızlara. Tufan’a yakışır bir gelin bulacağız.”
Hafifçe güldüm.
Ama içimden geçen bambaşkaydı.
Gözlerim tekrar Eylül’e kaydı.
Evlilik…
Aile…
Düzen…
Bunların hiçbiri aklımda yoktu.
Benim baktığım şey bambaşkaydı. Saf tutku....
Eylül o sırada konuşulanları duyuyordu. Başı eğikti ama kulakları buradaydı. Yanakları kızarmıştı.
Masumdu.
Ve tam da bu yüzden dikkatimi çekiyordu.
Gözlerimi ondan ayırmadan izledim.
Uzun uzun…
Bu sefer göz göze geldik.
Kaçırmadım bakışımı.
Açık açık baktım.
O ise birkaç saniye dayanabildi. Sonra başını eğdi, belli belirsiz gerildi.
İçimden tek bir cümle geçti.
“Bakalım… ne kadar dayanabileceksin, Eylül…”
Salonun içi hala kalabalıktı ama ben çoktan ortamdan kopmuştum. Gürültü, kahkahalar, konuşmalar… hepsi arka planda kalıyordu. Gözlerim arada bir kayıyor, yine onu buluyordu.
Eylül.
Kendini işine vermeye çalışıyordu. Annesiyle birlikte boşları topluyor, çayları tazeliyordu. Ama hareketlerinde bir tedirginlik vardı artık. Benim bakışlarımı fark etmişti.
Tam o sırada kapıdan Poyraz’ın sesi geldi.
“Abiii!”
Başımı çevirdim. Arkadaşlar da peşinden içeri doluştu. Yüzlerinde o tanıdık sırıtışlar.
“Yeter bu kadar aile ortamı,” dedi biri. “Çıkalım biraz hava alalım. Özledik seni be!”
Hafifçe gülümsedim. “Daha yeni geldim lan.”
“Daha iyi işte,” dedi Poyraz omzuma vurup. “Kutlama yapacağız.”
Bu kalabalıktan, bu bakışlardan biraz uzaklaşmak… ya da belki açık havada olmak iyi gelecekti.
Ayağa kalktım. “Tamam, çıkalım.”
Tam kapıya yöneliyorduk ki Emel arkamdan seslendi.
“Ben de geliyorum!”
Durdum. Arkama dönüp ona baktım. Kaşımı kaldırdım.
“Sen mi?”
“Evet ben,” dedi meydan okur gibi. “Ne var?
Poyraz ,güldü. “Eee, kızları da alın o zaman.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Emel’in yüzü hemen aydınlandı. “Ciddi misin?”
“Evet ya,” dedi Poyraz. “Ne olacak, kalabalık olur işte.”
Gözlerim istemsizce kaydı.
Eylül.
Kapının yanında durmuştu. Annesiyle birlikte toparlanmayı bırakmış, bize bakıyordu. Sanki konuşulanları anlamaya çalışıyordu ama bir yandan da gelmek istemediği belliydi.
O an içimde hafif bir kıpırtı oldu.
Sebebini biliyordum.
Başımı hafif yana eğdim, gözlerimi ondan ayırmadan konuştum.
“Gel sende Eylül, değişiklik olur .”
Sesim normaldi ama bakışım değildi.
Eylül bir an donakaldı. Sanki direkt ona söylemişim gibi irkildi. Gözleri kısa bir an bana takıldı, sonra hemen kaçtı.
Annesine baktı. Kadın hafifçe kaşlarını çattı, sonra ortama bakıp yumuşadı.
“Geç kalmayın,” dedi temkinli bir sesle.
Emel hemen atladı. “Tamam teyze, merak etmeyin!”
Eylül hala kararsızdı. Ellerini birbirine kenetlemişti. Omuzları hafif gergindi.
Ben kapıya yaslandım, kollarımı bağladım.
Bekledim.
Birkaç saniye sonra başını kaldırdı. Göz göze geldik.
Bu sefer bakışım daha sakindi… ama altındaki niyet aynıydı.
Yavaşça başını salladı.
“Tamam,” dedi kısık bir sesle.
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
Dışarı çıktığımızda hava serindi. Sokak lambaları yanmıştı. Mahalle aynı mahalleydi ama ben değişmiştim.
Herkes birine takıldı, bir muhabbet başladı.
Eylül biraz geride kaldı.
Bilerek yavaşladım.
Adımlarım onun adımlarına denk geldi.
Yan yana yürümeye başladık.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra hafifçe başımı ona çevirdim.
“Çok sessizsin,” dedim.
Omuzlarını biraz topladı. “Alışık değilim böyle ortamlara.”
Gözlerim yüzünden kaydı, tekrar yerine geldi.
“Alışırsın,” dedim kısa bir şekilde.
Sesimde rahat bir ton vardı ama içimdeki düşünceler o kadar masum değildi.
Eylül başını salladı ama bir şey demedi.
Yürümeye devam ettik.
Aramızda ince bir mesafe vardı.
Ama ben o mesafenin farkındaydım.
Ve nasıl kapatılacağını da biliyordum.
Mahallenin çıkışındaki eski çay bahçesine doğru yürürken içimde garip bir hafiflik vardı. Hava serindi, akşam iyice kendini hissettirmeye başlamıştı. Ağaçların arasından gelen hafif rüzgar, günün bütün ağırlığını üstümden alıyordu sanki.
Çay bahçesine vardığımızda tahta sandalyeler, masalar, köşede fokurdayan çay ocağı… her şey bıraktığım gibiydi. Sanki yıllar geçmemiş gibi.
Masalara oturmaya başladık. Sandalyeler çekildi, masaya çaylar gelmeye başladı. Daha oturalı beş dakika olmadan mahalleden haber uçmuştu bile.
“Tufan çıkmış!”
Bu laf hızla yayılmış olacak ki birer birer gençler gelmeye başladı. Tanıdık yüzler… kimisi büyümüş, kimisi değişmiş ama bakışlar aynıydı.
“Lan Tufan!” diye sarılanlar, omzuma vuranlar, “Hoş geldin be!” diyenler…
Gülüyordum ama gözlerim yine onu arıyordu.
Eylül. Sebepsizce sürekli ona bakmak istiyorum. İçimdeki bu ilginin dağılması gereken tek şey onunla bir gece geçirmek sonra aklımdan uçup giderdi. Hep böyle olmuştu daha önceleri bir kadın dikkatimi çekerse hevesimi almak için bir gece yeterdi, eminim yine aynı olacak.
Emel’in yanında, biraz kenarda oturmuştu. Kalabalığın içinde kaybolmak ister gibi ama bir o kadar da dikkat çeken bir hali vardı.
Konuşmalara çok girmiyor, sadece dinliyordu.
Arada bir gözleri bana kayıyordu.
Ben de yakalıyordum o anları.
Sonra kaçırıyordu.
Çaydan bir yudum aldım. Demliydi. Sertti.
Tam o sırada tanıdık, biraz da fazla oynak bir ses geldi.
“Aaa… kimleri görüyorum ben?”
Başımı çevirmeme bile gerek yoktu.
Aysel.
Mahallenin… herkesin bildiği o Aysel.
Üzerinde dar bir elbise, saçları yapılı, dudaklarında o alışılmış kendinden emin gülümseme. Yürüyüşü bile “ben buradayım” diye bağırıyordu.
Doğruca masaya yaklaştı.
Gözlerini üzerime dikti.
“Tufan…” dedi, ismimi uzatarak. “Hoş geldin.”
Hafifçe başımı salladım. “Hoş bulduk.”
Etraf bir anda sessizleşti. Herkes olacakları bekliyormuş gibi bakıyordu.
Aysel biraz daha yaklaştı. Masaya yaslandı, bana doğru eğildi.
“Çıkmışsın sonunda,” dedi alçak bir sesle. “Eee… bu gece planın var mı?”
Gözlerimi gözlerine sabitledim. Bu bakışları tanıyordum.
Ne istediği belliydi.
Omuz silktim. “Yok.”
Dudakları kıvrıldı. Beklediği cevabı almış gibiydi.
“Benim ev boş,” dedi hiç çekinmeden. “Gelirsin… biraz kafa dağıtırsın.”
Masadaki birkaç kişi hafifçe kıkırdadı. Kimisi başını çevirdi, kimisi göz ucuyla beni izledi.
Benim yüzümde ise değişen bir şey yoktu.
Sadece dinledim.
Sonra bir an… gözlerim kaydı.
Eylül.
Tam karşı çaprazımda oturuyordu. Konuşulanları duymuştu. Bu kadar yakında duymaması imkansızdı.
Ama…
Hiçbir şey olmamış gibi çayına baktı.
Yüzünde ne bir şaşkınlık ne bir rahatsızlık vardı.
Sadece… ilgisizlik.
Bu beni bir an durdurdu.
Kaşım hafifçe kalktı.
Gerçekten umursamıyor muydu?
Yoksa belli etmemeyi mi seçiyordu?
Aysel hala bana bakıyordu, cevabımı bekliyordu.
Gözlerimi ondan ayırıp tekrar Aysel’e döndüm.
Hafifçe arkama yaslandım.
“Bakarız,” dedim kısa bir şekilde.
Ne kabul ettim ne reddettim.
Aysel dudaklarını ısırıp gülümsedi. “Ben bekliyor olacağım,” dedi.
Sonra dönüp yürüdü. Giderken bile herkesin bakışını üstüne topluyordu.
Masada yine uğultu başladı.
Şakalaşmalar, laf atmalar… Ali ve Murat dik dik bakıyordu.
Poyraz dirseğiyle bana vurdu. “Abiii… kaçırma bunu ha,” dedi sırıtarak.
Hafifçe güldüm ama aklım başka yerdeydi.
Gözlerim tekrar onu buldu.
Eylül.
Bu sefer ben daha dikkatli baktım.
Gerçekten umursamıyordu.
Ya da…
Umursamıyor gibi yapıyordu.
Ama ne olursa olsun, o tepkisizlik beklediğim şey değildi.
İçimde hafif bir rahatsızlık oluştu.
Garipti.
Benim umursamam gereken bir şey değildi bu.
Ama yine de… Takıldım.
Bir süre sonra ortam iyice şenlendi. Kahkahalar yükseldi, çaylar ardı ardına geldi.
Ama ben arada bir sessizleşiyordum.
Ve her seferinde gözlerim aynı yere gidiyordu.
Eylül’e.
O hala sakindi. Hala mesafeliydi.
Ve bu… diğerlerinden farklıydı.
İnsan bazen en çok, ulaşamadığı şeye takılırdı.
Ben de yavaş yavaş bunun farkına varıyordum.
Çay bahçesindeki uğultu giderek artıyordu. Kahkahalar, çay kaşıklarının ince tıkırtısı, arada bir yükselen sesler… herkes kendi halinde eğleniyordu. Ama ben o kalabalığın içinde tek bir şeye odaklanmıştım.
Eylül.
Aysel’in az önceki sözleri hala cevap bekleyen bir soruydui. Masadakiler arada bir imalı imalı bakıyor, sırıtmalar eksik olmuyordu.
Poyraz yine dürttü beni. “Ne yapacaksın?” diye fısıldadı.
Omuz silktim. “Hiç.”
Gerçekten de öyleydi.
Aysel’in ne istediğini biliyordum. Bu mahallede bilmeyen yoktu zaten. Kolaydı. Uğraş gerektirmezdi. Düşünmeye bile gerek yoktu.
Ama gözüm… başka yerdeydi.
Eylül’de.
Çayını yudumluyordu. Sanki biraz önce hiçbir şey olmamış gibi. Ne bana baktı, ne de konuşulanlara bir tepki verdi.
Bu… garipti.
İnsan en azından merak ederdi.
Ya da rahatsız olurdu.
Ama o… hiçbirini yapmadı.
İçimde bir şey tersine döndü o an.
Sandalyeden hafifçe kalktım. Kimseye belli etmeden masanın arkasından dolandım. Adımlarımı yavaş attım.
Yanına kadar geldim.
Emel başka biriyle sohbete dalmıştı. Eylül kendi halinde sessizce oturuyordu.
Bir an durdum. Ona biraz daha yaklaştım. Aramızdaki mesafe neredeyse yok oldu.
Eğildim.
Sesimi alçalttım.
“Sana bir şey söyleyeceğim,” dedim.
Eylül hafifçe irkildi. Başını bana çevirdi. Gözlerinde kısa bir şaşkınlık vardı.
Etrafımızdaki gürültü sayesinde kimse bize dikkat etmiyordu.
Gözlerinin içine baktım.
Hiç uzatmadım.
“Bu gece benimle olur musun?”
Söz ağzımdan çıktığı an…
Eylül’ün yüzü bir anda değişti.
Şaşkınlık yerini öfkeye bıraktı.
Kaşları çatıldı. Gözleri sertleşti.
“Ne?” dedi, sesi titremiyordu ama içi kaynıyordu belli ki.
Geri çekilmedi.
Ama bakışı… tokat gibiydi.
“Sen… ciddi misin?” dedi dişlerinin arasından.
Gözlerimi ondan ayırmadım. “Evet.”
Bir an sustu.
Sonra başını iki yana salladı.
Gözlerinde artık sadece öfke vardı.
“Beni ne sandın sen?” dedi alçak ama kararlı bir sesle. “Ben o kızlardan biri miyim?”
Bir şey demedim.
Sadece baktım.
Ama bu sessizlik onu daha da sinirlendirdi.
Sandalyeyi sertçe itti.
Etraftakiler hafifçe dönüp baktı ama tam anlamadılar.
“Terbiyesiz,” dedi fısıltıyla ama her harfi netti. “Haddini bil.”
Sonra arkasını döndü.
Hiç durmadan yürüdü.
Emel arkasından seslendi. “Eylül? Nereye....”
“Eve gidiyorum,” dedi kısa ve sert.
Çay bahçesinde birkaç saniyelik bir sessizlik oldu.
Sonra herkes yine kendi haline döndü.
Ama ben…
Olduğum yerde kaldım.
Çenemi sıktım.
İçimde bir şey kabardı.
Bu… alışık olduğum bir şey değildi.
Reddedilmek…
Hele bu şekilde.
Gözlerim Eylül’ün gittiği yöne kaydı.
Karanlık sokakta kaybolmuştu.
Dilimi yanağımın içinde gezdirdim.
Sinirlenmem gerekirdi belki.
Ama hissettiğim şey sadece öfke değildi.
Daha farklıydı.
Daha keskin.
Daha kışkırtıcı.
Başımı hafifçe eğdim, kendi kendime mırıldandım.
“Demek öyle…”
Sandalyeme geri oturdum.
Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Eylül’ün o bakışı, o net reddedişi…
Aklıma kazınmıştı.
Ve garip olan şu ki…
Bu onu gözümde daha da sıradan yapmadı.
Tam tersine…
Daha cazip hale getirdi.