Tufan'ın anlatımıyla devam
Eylül gittikten sonra çay bahçesinin sesi yine yerine geldi ama benim içimdeki sessizlik büyüdü.
Gülüşmeler devam ediyordu. Muhabbet dönüyordu. Ama ben… kopmuştum.
Elimdeki çay çoktan soğumuştu. Farkında bile olmadan bardağı çevirip duruyordum. Gözüm bir noktaya sabitlenmiş, aklım az önce olanlarda takılı kalmıştı.
“Terbiyesiz… haddini bil.”
Sesi hala kulağımdaydı.
Çoğu kız ya susardı ya da dolandırırdı lafı. Net olanı azdı. Hele bu kadar dik duran… daha da az.
Başımı hafifçe yana eğdim. İçimde bir şey dürtüyordu.
Bu iş burada kalmayacaktı.
Yanıma Poyraz oturdu. Elinde çay, yüzünde meraklı bir ifade.
“Ne oldu lan?” dedi. “Kız baya bozuldu.”
Gözlerimi ondan ayırmadan, düz bir sesle konuştum.
“O kızı tanıyorsun.”
Poyraz kaşlarını çattı. “Eylül’ü mü?”
Başımı yavaşça salladım.
“Her şeyini öğrenmek istiyorum.”
Bu sefer Poyraz’ın yüzündeki ifade değişti. Hafif ciddileşti.
“Niye?”
“Lazım.”
Poyraz bir süre sustu. Sonra derin bir nefes alıp konuşmaya başladı.
“Düzgün kızdır,” dedi. “Annesiyle babasıyla yaşıyor. Ama…”
Durdu.
Gözlerimi ona çevirdim. “Ama ne?”
“Babası sakat,” dedi. “İnşaattan düştü birkaç yıl önce. O günden beri yataktan kalkamıyor.”
Sessiz kaldım.
Devam etmesini bekledim.
“Doktorlar umut var demiş aslında,” diye ekledi. “Ama tedavi pahalı. Ciddi para lazım. O yüzden… evde bakıyorlar adama. Annesi çalışıyor, Eylül de hem okuyor hem destek olmaya çalışıyor.”
İçimde bir şey yerini buldu o an.
Tam olarak aradığım şey.
Gözlerim hafifçe daraldı.
“Yani…” dedim yavaşça, “iyileşme ihtimali var.”
“Var,” dedi Poyraz. “Ama kolay değil. Para lazım. Çok para.”
Başımı salladım.
Artık her şey daha netti.
Eylül’ün o dik duruşu, o mesafesi, o gururu…
Hepsi bir yere bağlıydı.
Ailesine.
Babasına.
Ve o çaresizliğe.
Çaydan bir yudum daha aldım. Bu sefer tadını hissettim.
“Başka?” dedim.
Poyraz beni süzüyordu artık.
“Ne yapacaksın sen?” diye sordu bu sefer daha ciddi.
Gözlerimi ona çevirdim. Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Sadece öğreniyorum.”
İnanmadı, ama üstelemedi.
“Bence bulaşma,” dedi. “O kız… kullanılacak bir kız değil. Kırılmaz bir gururu var."
Bu sefer güldüm.
Kısa, keskin bir gülüş.
“Her insan kırılır,” dedim. “Yeter ki nereden kuracağını bil.”
Poyraz sustu.
Ben tekrar önüme döndüm.
Artık kafamın içinde düşünceler yerli yerine oturdu.
Eylül’ün zayıf noktası belliydi.
Babasının durumu.
O çaresizlik…
O mecburiyet ihtimali.
Parmaklarımı bardağın etrafında yavaşça gezdirdim.
İçimden geçen cümle netti,
“Bir gün kendi ayağınla bana geleceksin.”
Gözlerimi karanlığa diktim.
Sokak lambasının altındaki boşlukta sanki onu görür gibiydim.
Gururlu, mesafeli, dik duran haliyle…
Ama hayat…
İnsanı en güçlü olduğu yerden sınardı.
Ve ben o sınavın nereden geleceğini artık biliyordum.
Yavaşça arkamı sandalyeye yasladım.
Derin bir nefes aldım.
İçimde tek bir düşünce vardı artık,
“Bakalım Eylül…”
“Baba sevgin mi güçlü… yoksa gururun mu?”
Çay bahçesinden eve geri döndüğümüzde, kapıdan içeri adımımı atar atmaz üzerimdeki bakışları hissettim. Annem, babaannem, kardeşlerim, babam, hatta dedem bile gözümün içine bakıyordu.
Sanki uzun zamandır görmedikleri biri değil de, bir hayali karşılarında duruyormuş gibi. İçimde tuhaf bir sıkışma oldu. Özlemin ağırlığı, hepimizin yüzünden okunuyordu.
Babaannem, yanındaki yere eliyle hafifçe vurdu,
“Gel bakalım buraya,” der gibi baktı.
Usulca ilerleyip koltuğa oturdum. Daha doğru düzgün yerleşemeden sesi duyuldu,
“Tufan’ım, artık hapisten çıktığına göre seni baş göz etmenin vakti de gel, hatta geçti bile. Akşam öyle konuyu kapattın ama bu işten kaçışın yok, haberin olsun.”
Gözlerimi bir an kapatıp derin bir nefes aldım. Yorgunluk kemiklerime kadar işlemişti.
“Babaannem,” dedim, sesim biraz kısık, biraz da bitkindi, “bunları sonra konuşsak? Gerçekten çok yorgunum. Bir duş alıp şu hapishane kokusunu, tozunu üstümden atmak istiyorum.”
Annem hemen araya girdi. Gözleri dolu doluydu ama yüzünde sevgi dolu bir ifade vardı,
“Haklısın oğlum,” dedi, sesi şefkat dolu, “sen git, güzel bir duş al. Sonra da güzelce uyu. Sabah sana en sevdiğin kahvaltılıkları yapacağım.”
Bu cümle içimi burktu basit ama bir o kadar özlediğim, yıllardır duymayı beklediğim bir şeydi.
Annemin yanına eğilip yanaklarından öptüm. Sonra başımı kaldırıp salondakilere baktım,
“İyi geceler,” dedim hafif bir tebessümle.
Kimisi başını salladı, kimisi gözleriyle uğurladı. O an anladım, ben sadece eve dönmemiştim, onların yarım kalan bir parçası tamamlanmıştı.
Kendimi doğrudan banyoya attım. Kapıyı kapatır kapatmaz derin bir nefes verdim. Aynadaki yansımama baktım, tanıdık ama bir o kadar yabancı.
Duşu açtım.
Sıcak suyun omuzlarımdan aşağı akışıyla gözlerimi kapattım. Ardından soğuk su, sonra tekrar sıcak. Sanki üzerimdeki yılların ağırlığını söküp alıyordu. Her damla, içimde biriken ağırlığı biraz daha hafifletiyordu.
Ama zihnim susmuyordu.
Tek bir düşünce vardı, Eylül.
Onu köşeye sıkıştırıp, sadece bana ait olmasını sağlamak, bir gecesini almak, onu deli gibi istiyordum. Bu istek, içimde yanıp duran bir ateş gibiydi.
Kendimi elimle rahatlatmak kolaydı ama istemiyordum. Ne kadar dolarsam dolayım, ne kadar içim yansa da, boşalacağım tek yer Eylül’ün teni olacaktı.
Bu düşünceyle gözlerimi açtım. Suyun altında biraz daha kaldım, sonra kapattım.
Duştan çıkıp havluyla saçlarımı kuruladım. Odanın yolunu tutarken adımlarım yavaştı evim de olmanin keyfini çıkarmak istiyordum belki de, içimde garip bir huzur vardı.
Yatağa uzandım. Yastığa başımı koyar koymaz derin bir nefes aldım.
Gözlerimi kapattım.
İlk kez, tetikte olmadan. İlk kez, bir sesle sıçrayacakmış gibi hissetmeden. İlk kez, gerçekten güvende hissederek.
Ve o huzurun içinde, yavaşça uykuya daldım.
Eylül ' ün anlatımıyla devam
Çay bahçesinden öfkeyle çıkıp eve doğru yürürken, attığım her adımda o Tufan piçine içimden küfür ediyordum. Normalde küfür etmeyi sevmem, ama bazıları gerçekten hak ediyordu.
“Pislik,” diye dişlerimin arasından fısıldadım,
“ne sanıyor kendini? İlk kez gördüğü bir kıza nasıl böyle alçakça bir teklifte bulunur, geri zekali!”
Adımlarım sertleşiyor, kalbim hızla çarpıyordu. İçimdeki öfke dinmek bilmiyordu. Söylene söylene evin önüne kadar geldim. Kapının önünde bir an durup derin bir nefes aldım.
Gözlerimi kapatıp kendimi toparlamaya çalıştım.
“Toparla kendini Eylül,” diye mırıldandım.
Yüzüme sahte de olsa bir tebessüm yerleştirdim. Annem ya da babam bir şey anlayıp üzülmesin istiyordum. Onların derdi zaten başından aşkındı.
Çantamdan anahtarı çıkarıp kapıyı yavaşça açtım. İçeri adımımı sessizce attım. Salonun ışığı loş yanıyordu. Gözlerim hemen babamı buldu. Yatağında tek başına uzanıyordu.
O an anladım, annem henüz gelmemişti.
Hemen yanına yaklaştım,
“Babacığım, nasılsın?”
Babam başını hafifçe çevirip bana baktı. Yorgun ama sıcak bir gülümseme vardı yüzünde.
“Hoş geldin kızım. Annen gelmedi mi Eylül?”
Başımı hafifçe salladım, yanına otururken ellerimi dizlerimin üstünde birleştirdim.
“Biz gençlerle çay bahçesine gittik babam. Yemekten sonra, annem orada kalmıştı sanırım, işi bitmedi.”
Babam anlayışla başını salladı.
“Anladım kızım. Sen de iyi yapmışsın, sana da değişiklik olmuştur.”
İçimdeki öfke yeniden bas gösterdi. Dudaklarımı sıkıp zorla gülümsedim.
“Öyle babam, gerçekten çok büyük değişiklik oldu,” dedim. Sesimdeki sertliği gizleyemedim.
Babam kaşlarını hafifçe çattı. Şüpheyle yüzüme baktı.
“Bir şey mi oldu kızım? Yüzünde bir tuhaflık var,” diye sordu.
Kalbim bir an hızlandı dı. Hemen başımı iki yana salladım.
“Yok babacığım, iyiyim ben,” dedim aceleyle. “Gidip yatacağım. Sen bir şey ister misin?”
Babam yorgun bir sesle cevap verdi,
“Yok kızım, sağ ol. Sen git yat, dinlen.”
Eğilip yanaklarından öptüm. O an içim burkuldu. Onlara hiçbir şey belli etmemek ne kadar zordu.
“İyi geceler babacığım,” dedim usulca.
Küçük odaya geçtim. Kapıyı kapattım. Çekyatı açarken çıkan hafif gıcırtı bile sinirlerimi bozuyordu. Çarşafları düzelttim, pijamalarımı giydim. Işığı kapatmadan önce bir an odanın içinde boş boş baktım. Işığı kapattım.
Çekyata uzandım, yorganı üzerime çektim. Gözlerimi kapattım.
Ama olmadı.
Ne kadar zorlasam da uyuyamıyordum. Tufan’ın o hadsiz sözleri kulaklarımda yankılanıyordu. Her hatırladığımda içim yeniden alevleniyordu.
“Nasıl cesaret eder,” diye kızıp durdum.
Kapının açılıp kapanma sesiyle annemin geldiğini anladım. İçimden kalkıp yanına gitmek geçti, ama gitmedim. Yüzüme baksa bir şey olduğunu hemen anlardı. Üzülmelerini istemiyordum.
Yorganın altında bir o yana, bir bu yana dönüp durdum. Saatler geçmek bilmedi. Gecenin sessizliği bile sinirlerimi bozuyordu.
Sonunda sabah ezanı okunmaya başladı.
Dayanamadım. Yavaşça kalktım. Pencereye gidip araladım.
Sabahın serinliği yüzüme vurdu.
Derin bir nefes aldım.
Ezanın sesiyle birlikte içime tuhaf bir huzur doldu. Sanki bütün o karmaşa, o öfke bir anlığına durulmuştu.
Gözlerimi kapattım,
“Allah’ım, sen bana yardım et,” diye dua ettim defalarca.
Bir süre öylece kaldım.
Sonra yavaşça pencereyi kapatıp yatağıma geri döndüm. İçimdeki fırtına biraz olsun dinmişti.
Yorganı üzerime çektim.
Ve sonunda, kendimi uykunun kollarına bıraktım.