Paşalı’nın anlatımıyla devam
Sabah uyandığımda, sanki çok uzun zamandır uyumuşum gibi hissediyordum. Ruhum da bedenim de dinlenmişti. Bir an gözlerimi tavana diktim, derin bir nefes aldım. İçimde garip bir huzur vardı. Yatağın kenarına oturup yüzümü ovuşturdum, sonra kalktım.
Üzerimi giyip elimi yüzümü yıkadıktan sonra salona geçtim. Annem mutfakta kahvaltı hazırlıyordu, tavadan gelen sesler ve o tanıdık koku evi doldurmuştu. Babaannemle dedem ise salonda oturmuş, kendi aralarında sohbet ediyorlardı.
Babaannem beni görür görmez eliyle yanını işaret etti.
“Gel bakalım oğlum, otur yanıma,” dedi.
İçimden “Yine başlıyor…” diye geçirdim. Konunun nereye varacağını çok iyi biliyordum. Daha sabahın köründe evlilik muhabbeti dinleyecek halim yoktu.
“Babaannem,” dedim hafifçe gülümseyerek, “sabahtan birkaç işim var. O yüzden ben çıkıyorum.”
Kadın yüzünü buruşturdu, gözlerini kısarak bana baktı.
“Kaç bakalım, kaç… Nereye kadar kaçacaksın sanki? Derdini bilmiyorum hehhh!” diye söylendi.
Dedem ise her zamanki gibi daha sakindi. Elini dizine vurup hafifçe öne eğildi.
“Yahu hanım, darlama çocuğu bu kadar,” dedi. “Elbet o da evlenir, yuvasını kurar. Biz de mürüvvetini görürüz ama bu işler zorla olmaz.”
Dedeme minnetle baktım. O an içimden ona sarılmak geldi ama sadece başımı sallamakla yetindim.
“Anneni de göreyim ben, sonra çıkayım. Akşam görüşürüz,” dedim ve mutfağa doğru yürüdüm.
Mutfağa girer girmez burnuma dolan koku içimi ısıttı. Annem akıtma yapıyordu. Tavadan çıkan o mis gibi kokuyu derin derin içime çektim, gözlerim hafifçe kapandı.
“Misler gibi kokuyor annem, eline sağlık,” dedim.
Annem başını çevirip bana baktı, yüzünde sevgi dolu bir gülümseme vardı.
“Hemen masayı hazırlarım oğlum,” dedi.
Dayanamadım, tezgahtan bir akıtma alıp ısırdım. Sıcacık hamur ağzımda dağılırken aceleyle konuşmaya başladım.
“Acelem var annem, çıkıyorum. Akşama gelirim. Geç kalırsam da merak etme.”
Annem kaşlarını hafifçe çattı.
“Ama oğlum, bak senin için onca şey yaptım. Kahvaltını yap, öyle git bari.”
Derin bir iç çektim.
“Anne, evde kalırsam babaannem yine evlilik meselesini açacak. O yüzden ben gitsem iyi olur.”
Annem başını iki yana salladı, hafifçe gülümsedi.
“Tamam oğlum, otur masaya. Mutfakta ye.”
Onun o içten hali… Dayanamadım. Masaya oturdum. Gözüm, hazırladığı kahvaltılıklara kaydı. Peynirler, zeytinler, sıcak akıtmalar… Hepsi özenle dizilmişti.
Gülerek başımı yana eğdim.
“Senin o güzel hatırın için çiğ tavuk bile yerim, kahvaltı ne ki sultanım,” dedim.
Annem kahvaltılıkları dizerken ellerinin hafif titrediğini fark ettim. Heyecandan… Uzun zamandır bana böyle kahvaltı hazırlamıyordu. Belki de bir gün yine böyle otururuz diye umudunu kesmişti.
Her lokma aldığımda, annemin yüzünde buruk ama sıcak bir gülümseme oluşuyordu. Beni izliyordu… Sanki doyayim diye değil de, görsün diye yediriyordu.
“Ah be oğlum,” dedi birden, “çok zayıfsın. Biraz kilo al… Küçülmüşsün iyice.”
Gülerek başımı salladım.
“Anne, yapma Allah’ını seversen. 85 kiloyum. Biraz daha alsam fıçı gibi olacağım.”
Elini beline koydu, bana ciddi ciddi baktı.
“Boyun uzun ama zayıf gösteriyorsun. Bence bir 10 kilo daha alman lazım.”
Kahkaha attım.
“Annem, o zaman kızlar beni beğenmez. Sizin düğün hayalleri de suya düşer.”
Annem hemen atıldı, gözleri ışıldadı.
“Sen merak etme oğlum! Ben sana kızı bulurum. Hem de en güzelini, en akıllısını bulurum. Paşa çocuğum benim…”
Bir an sustum. Annemin beni hala çocuk gibi sevmesi… Yedi yaşındaki halimle.
Hafifçe sandalyeden kalktım.
“Ben gitsem iyi olur anne, geç kalıyorum,” dedim.
Daha fazla kalırsam ya duygulanacaktım ya da yine evlilik muhabbetine yakalanacaktım. Babaannemden kaçtım, bu sefer annemden kaçıyordum.
Emel henüz uyanmamıştı. Kapısının önünde bir an durdum, ama içeri girip rahatsız etmek istemedim. Sessizce evden çıktım.
Bugün Hilmi Baba’nın söylediği yere gidecektim.
Hapishane günlerinde bana anlattığı her şey… Her hatırası… Her nasihatı… Hepsi şimdi aklımda tek tek canlanıyordu. Onun bıraktığı yerden devam edecektim.
Arabayı park edip galerinin önünde durdum. Etrafıma göz gezdirdim. Yan yana dizilmiş onlarca galeri dükkanı… Hepsinin önünde Türkiye’nin en lüks arabaları parlıyordu.
Bir an durup düşündüm.
“Bu nasıl bir zenginlik…” diye mırıldandım kendi kendime.
Aklım almıyordu. Böyle bir gücün içindeyken… Hilmi Baba neden kendi cezasını kendi çekmeyi seçmişti? Oysa onun yerine hapis yatacak onlarca adamı vardı.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kısarak dükkanlara baktım.
“Demek mesele para değilmiş…” dedim içimden.
Ve adımlarımı ileri attım. Çünkü artık onun bıraktığı yerden yürümek benim işimdi.
Hilmi Baba’nın ismini verip galeri dükkanından içeri girdim,
SANCAK GALERİ
İçeri adım attığım anda kapının üstündeki zil hafifçe çaldı, genç bir bayan hemen yanıma yaklaştı, yüzünde ölçülü bir tebessüm vardı.
“Buyurun beyefendi, nasıl yardımcı olabiliriz?” diye sordu.
Ceketimin düğmesini ilikleyip kısa bir nefes aldım,
“Beni Hilmi Baba gönderdi, ismim Tufan.”
Kızın kaşları hafifçe kalktı, dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Paşalı Tufan, değil mi?” diye sordu.
“Evet,” dedim, kısa ve net.
Başını hafifçe salladı.
“Buyurun lütfen, Timur Bey sizi bekliyor, geleceğinizden haberi vardı.”
Elini uzatıp yolu gösterdi, onun arkasından yürürken etrafa kısa bir göz gezdirdim, ortam fazlasıyla sakindi, fazla sessiz, olması gerekenden fazla düzenli.
Kız bir kapının önünde durdu, kapıyı iki parmağıyla hafifçe tıklatıp açtı.
“Buyurun lütfen, Timur Bey içeride,” dedi ve eliyle içeri buyur etti.
Başımı hafifçe eğip içeri girdim.
İçeride kırklı yaşlarında bir adam vardı, koltuğunda rahat bir şekilde oturuyordu, beni görür görmez bakışlarını üzerime dikti, gözleri sorguluyordu.
Bir adım ileri attım,
“İsmim Tufan.”
Adam anında ayağa kalktı, iki adımda yanıma geldi, elini uzattı.
“Hoş geldin, ben de seni bekliyordum, Hilmi Baba geleceğini ve mevkiini söyledi, buyur otur lütfen, ayakta kalma,” dedi.
Elini sıktım, tokalaşması güçlüydü, koltuğa doğru işaret ettiği yere geçip oturdum.
Bu kadar rahat olması tuhaftı, içimden geçirdim,
Ben gelmezsem bu işin başında o kalacak, ama bana rakip gibi bile bakmıyor, demek ki ya çok emin ya da beni önemsemiyor.
Timur karşıma geçti, sandalyeye yaslandı.
“Tufan Bey, ne içersiniz, çay, kahve?”
“Çay olur,” dedim.
Başını salladı, eliyle kapıya doğru küçük bir işaret yaptı, birkaç dakika sonra çaylar geldi, bardağı elime aldım, sıcaklığını avucumda hissettim.
Timur arkasına yaslandı, gözlerini bana dikti.
“Şimdi, Tufan Bey,” dedi, sesi sakindi, “bu galeri var, bir inşaat şirketi var, birkaç tane de kahvehane var.”
Bardağı hafifçe tabağına bıraktım, gözlerimi ondan ayırmadan konuştum.
Merakıma yenik düştüm. “Hilmi Baba’nın yerine geçecek onca adam varken neden kendisi hapse girdi, adam öldürme olduğunu biliyorum, kimi, neden öldürdü?”
Timur’un yüzündeki ifade bir anlığına değişti, boğazını temizledi, bakışlarını kaçırmadı ama sesi biraz daha sert çıktı.
“Size söyleyebileceğim tek şey şu,” dedi, “Hilmi Baba yaptığı her şeyin arkasında duran bir adamdır, cinayet konusunu bir gün kendisi anlatır.”
Kısa bir an sustum, başımı hafifçe salladım.
“Peki, öyle olsun bakalım, Timur.”
Koltuğumda hafifçe öne eğildim.
“Şimdi,” dedi, bir anda tonu değişti, “sana güzel bir araba seçelim, bir yerden başlamak lazım.”
Elimi kaldırıp itiraz ettim.
“Yok, ben istemem, benim Recep’im var.”
“Recep,” dedi, kaşlarını çatarak.
“Murat 131, bana yeter.”
Timur başını iki yana salladı, hafifçe gülümsedi.
“Olmaz, arada kullan ya da garaja koy, gözün gibi bak, ama lüks bir araba kullanman gerekir.”
Bir an düşündüm, omuzlarımı silktim.
“Peki, iş zamanı senin dediğin, tatillerde benim dediğim.”
Timur gülerek başını salladı.
“Valla bizde tatil olmaz,” dedi, “hadi kalkalım, inşaat şirketine gidelim.”
Ayağa kalktık.
Gün boyunca Timur’la birlikte inşaatları gezdik, işçileri izledim, ortamı gözlemledim, sonra kahvehanelere girdik, masalarda oturan adamları süzdüm.
Ama asıl mesele alt kattaydı.
Gizli kumarhaneleri gördüğümde çenem hafifçe kasıldı, gözlerim daraldı.
Hilmi Baba anlatmıştı, ama görmek başka bir şeydi.
Timur en son arabayı bir villanın önünde durdurdu, motor sustuğunda sessizlik çöktü.
Kapıyı açıp indim, ellerimi cebime sokup eve baktım.
“Bu eve iyi bak, Tufan,” dedi Timur.
Gözümü ayırmadan dinledim.
“Burada Hilmi Baba’nın kızı yaşıyor, olaki bir gün başı sıkıştı, yanında olmak zorundasın, Hilmi Baba’nın tek şartı bu.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Bir kızı olduğunu bilmiyordum.”
Timur bana döndü.
“Şimdi öğrendin,” dedi, sesi ciddiydi, “kararını ver, Hilmi Baba’nın kızı için gerekirse bir gün canını vereceksin, kabul mü?”
Hiç düşünmedim.
“Kabul,” dedim.
Kızın başına ne gelirse gelsin, çözülür.
Bu benim Hilmi babaya manevi borcumu ödemek için bir imkandi.
Başımı hafifçe eğdim.
Hilmi Baba’ya olan vefa borcumu, bu şekilde ödeyecektim.
Timur ile ayrılıp mahalleye doğru sürdüm arabayı, mahallenin girişinde kızları gördüm, Eylül de aralarındaydı, apartman girişinde oturmuş sohbet ediyorlardı, arabayı kenara çektim, kızlar bir şeyler anlatıyor, Eylül kahkaha atarak gülüyordu,
"Ulan kızım," dedim içimden, başımı direksiyona yaslayarak, "aklımı başımdan almak zorunda mısın, bu kadar güzel gülünmez ki,"
gözlerimi ondan alamıyordum, içimde garip bir his , bir yandan da çekilmez bir istek vardı,
"Zalimin kızı," diye mırıldandım dişlerimin arasından, "seni nasıl ikna edeceğim, aklımdan çıkmıyorsun,"
derin bir nefes aldım, direksiyonu sıktım.
"Evet," dedim kendi kendime, kararlı bir şekilde, "kesinlikle Eylül’ü en kısa sürede ikna etmem gerekiyor, yoksa...,"
cümle yarım kaldı, dudaklarımı ısırdım,
"kendimi zor tutuyorum," diye fısıldadım,
gözüm hala ondandı, her hareketi, her gülüşü içime işliyordu,
"yarın sabah peşine düşerim," dedim içimden, bakışlarımı kısmış halde, "ne yapar eder, akşama koynuma alırım."
bir an gözlerimi kapattım, başımı koltuğa yasladım,
"belki," dedim yavaşça, sesim zor duyulacak kadar kısık, "belki bana bir kaç kez daha gelir,"
kalbim daha hızlı atmaya başladı,
"off," diye nefes verdim, sabırsızca, "bu böyle olmayacak,"
parmaklarımı direksiyona vurup ritim tuttum, kendimi sakinleştirmeye çalışarak,
"en iyisi," dedim kararlı bir sesle, "Yarın sabah peşine takılmak yoksa bu kız beni tamamen aklımdan edecek,"
gözlerimi tekrar ona diktim, bu sefer daha sakin, daha hesaplı, ama içimdeki ateş hala aynıydı.