Tufan’ın anlatımıyla devam
Sabah erken uyandım. Zaten gece doğru düzgün uyuyamadım, sağa sola dönüp durdum. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı.
Kimse uyanmadan evden çıktım. Hızlıca hazırlanıp Eylül’ün evden çıkışını yakalamak için uygun bir yerde beklemeye karar verdim.
Kapının önünde park halinde olan Recep’e atladım, kontağı çevirdim. Direksiyonu sıkıca kavrayıp aynadan kendime baktım.
“Hadi bakalım oğlum… Yavru ceylanı avlamaya gidiyoruz,” dedim, dudaklarımın kenarı hafifçe yukarı kıvrılırken.
Eylül’ün evinin kapısını gören bir yere arabayı park edip beklemeye başladım. Koltuğa yaslanmış, parmaklarımı direksiyona ritmik şekilde vuruyordum. Kafamda her şeyi planlamıştım. Eylül’e babasını tedavi ettirmeyi teklif edecektim. Babasına düşkünlüğü herkesin dilindeydi.
“Teklifimi kabul edeceksin, Eylül… Eminim,” diye fısıldadım kendi kendime.
Saat on gibi Eylül binadan çıktı. Saçlarını omzunun arkasına atarken etrafına kısa bir bakış attı. Ben de doğruldum, gözlerimi ondan ayırmadan kontağa uzandım.
“Hadi bakalım oğlum… Av zamanı geldi.”
Eylül köşeyi dönünce arabayı çalıştırıp peşine düştüm. İki sokak ötede arabayı yanında yavaşlattım, camı indirip ona doğru eğildim.
“Gideceğin yere bırakayım.”
Bana ters ters baktı, kaşlarını çattı.
“İstemem,” dedi kısa ve net bir şekilde, ardından yoluna devam etti.
Çenemi sıktım. Arabayı hızlandırıp ileride park ettim. Kaputa yaslandım, kollarımı göğsümde bağlayıp bana doğru gelmesini bekledim. Ama o, karşı kaldırıma geçti. Aklınca benden kaçıyordu.
Dudaklarımı ısırıp sırıttım.
“Kaç bakalım…” diye mırıldandım.
Ama benim pes etmeye niyetim yoktu. Hızlı adımlarla önüne geçtim. Yolunu kestim.
“Sadece konuşmak istiyorum. Sana güzel bir teklifim var,” dedim, sesimi yumuşatmaya çalışarak.
“Olmaz,” dedi kesin bir dille.
Bir adım daha yaklaştım, gözlerinin içine baktım.
“Senden ne istediğimi biliyorsun… ama ne vaat ettiğimi bilmiyorsun.”
“Umurumda değil, Tufan! Çekil yolumdan.”
Hırsla adımlarını hızlandırdı. Arkasından bir an durup seslendim,
“Babanı tedavi ettiririm!”
Sözlerim duyduğuda, önce adımları durdu… sonra yavaşça bana döndü. Gözlerinde öfke alev alev yanıyordu.
“Şerefsiz piç!” dedi dişlerinin arasından.
Sonra arkasını dönüp yürümeye devam etti.
O an içimdeki hırs, adeta damarlarıma ateş gibi yayıldı. Yumruklarımı sıktım, çenem kilitlendi.
“Ulan… benim adım da Paşalı ise…” dedim alçak bir sesle, nefesim hızlanırken, “seni altımda inletip bu lafları tek tek yedirmez miyim?”
Bütün gün barut gibiydim. Eylül’ü adım adım takip ettim. Timur birkaç kez aradı.
“Gelecek misin?” dedi telefonda.
Gitmedim. Gözüm Eylül’den başka hiçbir şey görmüyordu.
Bir süre sonra Eylül bir kafeye girdi. Camın arkasından izledim. İçeride biriyle konuşuyordu. Muhtemelen iş görüşmesiydi.
Ellerini kullanarak anlatıyor, başını sallıyordu. Bir süre sonra kafeden çıktı. Yüzü gülüyordu.
Ama içimden soğuk bir gülümseme geçti.
“Son gülen ben olacağım…”
Eylül gittikten sonra arabadan indim, ceketimi düzelttim ve kafeye girdim. Müdür olduğunu anladığım adama yaklaştım.
“Kibarca söylüyorum,” dedim, hafifçe eğilip gözlerinin içine bakarak, “o kız burada çalışırsa başın ağrır.”
Adam kaşlarını kaldırdı, beni küçümser gibi süzdü.
“Siz kimsiniz? Ne yapabilirsiniz ki?” dedi.
Bir adım daha yaklaştım. Sesimi alçaltıp net bir şekilde konuştum.
“Kasımpaşalı Hilmi’nin selamı var…”
Adamın yüzü bir anda beyazladı. Gözlerindeki korkuyu net şekilde gördüm. Yutkundu.
“Tamam abi… Hilmi Baba’ya saygılarımızı ilet,” dedi aceleyle.
Hafifçe gülümsedim. Omzuna elimi koyup sıktım.
“Eyvallah,” dedim.
Sonra arkamı dönüp kafeden çıktım. Derin bir nefes aldım, cebimden sigaramı çıkarıp yaktım.
“Eee, Eylül Hanım…” dedim dumanı yavaşça havaya üflerken, “bakalım tüm yolların kapanınca ne yapacaksın bakalım…”
Eylül’ün anlatımıyla devam
Sabah uyandığımda annem ve babam ile kahvaltı yaparken,
“Ben part-time çalışacağım,” dedim.
Annem ve babam itiraz etse de, “Size destek olmak istiyorum. Hem okuyup hem çalışabilirim,” dedim.
Babam, yorgun ve solmuş yüzüyle yüzüme bakıp,
"Sınava hazırlanmayi ihmal etme. O sınavı kazanıp doktor olacaksın,” dedi.
“Tamam babacığım,” dedim, sevinçle sarılırken.
Hazırlanıp evden çıktığımda içimde “Güzel şeyler olacak,” düşüncesi vardı… ta ki Tufan’ı görene kadar.
“Allah’ım, nereden çıktı bu sabah sabah karşıma…” diye içimden geçirdim.
Atalarımızın çok güzel bir sözü var: “İstemediğin ot, burnunun dibinde biter.” Şu an bu söz tam da bu duruma uygundu.
Ne desem anlamıyor, kuş beyinli, şerefsiz, sapık! Şeytan diyor ki çantayı kafasına indir…
Çantam ağır, kesin kafası yarılır. Ama bu şerefsiz için başını belaya sokma, Eylül, deyip kendimi frenledim.
Kafeye iş görüşmesi için gittim. Müdür ve diğer çalışanlar sevecen insanlara benziyordu. Her konuda anlaştık. Azda olsa bir gelirim olacaktı. Sonunda annemin üzerindeki yükü biraz olsun hafifletecektim.
“Akşam beşte gel, başla,” dedi müdür.
Eve gidip bu güzel haberi annemlere vermek için sabırsızlanıyordum. Eve gidip akşama kadar test çözerdim.
Kışın soğuğu ile baharın ılık rüzgarının karışımı bir hava vardı.
“Allah’ım, hayatıma gelen baharın habercisi olsun bu ılık rüzgarlar,” diye dua ettim.
Eve geldiğimde annem temizliğe gitmişti. Babam yalnızdı, uyuyordu. Yüzü sarı gibi gelmişti… sanki vücudu her zamankinden biraz daha şişti. Sürekli yattığı için şişlik normaldi ama bir anormallik var gibi geldi. Haftaya kontrolü vardı, doktora bu durumu söylemeyi aklımın bir köşesine yazdım.
“Babam, seni çok seviyorum,” diye fısıldadım, uyandırmadan.
Sonra test çözmek için kitaplarımın başına geçtim. Heyecandan test sorularına odaklanmakta zorlandım. Akşam dört olduğunda heyecanla hazırlanıp babama yemeğini ve ilaçlarını verip hayır duasını alıp evden çıktım.
Kafeye geldiğimde müdür yüzüme tam olarak bakmadan,
“Kusura bakma, başka birini aldık,” dedi.
O kadar üzüldüm ki… içim acıdı. Neler hayal etmiştim oysa ki…
“Anlıyorum,” diyebildim sadece.
Kafeden çıkıp caddede yürümeye başladım.
“Nereye böyle, güzellik?” diyen ses ile kan beynime sıçradı.
Tufan’ı görür görmez tüm öfkemi ondan çıkarmak istercesine çantamı kafasına vurdum.
“Pis sapık! Bırak peşimi!” diye bağırdım.
“Ahh! Kafamı yardın lan!” dedi, elini kafasına götürüp ovalarken.
“Bak, kırılmamış koca kafan! Ama bir daha karşıma çıkarsan bu defa acımam, pekmezini akıtırım, haberin olsun!” dedim.
Etraftakiler bakıyordu. Tufan gayet rahat bir şekilde,
“Valla yavrum, sonu belli olan kavgaya girme. Bak gördün, bir lafımla işe başlamadan kovuldun. Gel inat etme, sadece bir gece koynuma gir,” dedi.
Tufan’a yaklaştım, gözlerimi gözlerine kilitledim… ve sağ dizimi bacak arasına sert bir biçimde geçirdim.
Tufan iki eliyle bacak arasını tutarken, yanağından bir makas alıp,
“Her kuşun eti yenmez, Tufan. Aklında bulunsun,” dedim.
Saçlarımı savurup yanından geçip gittim.