~1~ İlk Kurşun
Gece, denizin üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Limanın ucundaki dev vinçler karanlığın içinde hareketsiz duruyor, paslı metal gövdeleri arada bir çakan şimşeklerle kısa süreliğine görünür oluyordu. Dalgaların kıyıya vuran sert sesi, yük gemilerinin boğuk motor uğultusuna karışıyordu. Havada tuz, mazot ve yağmur kokusu vardı.
Ama bu gece limanda eksik olan bir şey vardı. Hareket. Normalde bu saatte onlarca konteyner çoktan indirilmiş olurdu. Adamlar bağırır, forkliftler çalışır, mallar depolara taşınırdı. Şimdi ise herkes sessizdi. Gergindi. Bekliyordu. Çünkü gemiler limana yanaşmış olmasına rağmen tek bir kasa bile indirilemiyordu.
Limanın en üst katındaki cam ofiste duran adam, karanlık denize bakarken çenesini sertçe sıktı, Bora Karahanlı. İstanbul’un yeraltı dünyasında onun adını duymayan yoktu. İnsanlar Bora karahanlılı’dan bahsederken seslerini istemsizce düşürürdü. Çünkü Bora öfkesiyle ünlenmişti. Bir adamı korkutmak için bağırmasına gerek yoktu. Sessizliği yeterdi. Otuzlarının başındaydı. Uzun boylu, geniş omuzlu, sert yüz hatlarına sahipti. Siyah gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvalıydı. Sol bileğinde eski bir yara izi vardı. Yumruk atmaktan parçalanmış eklemleri bile nasıl biri olduğunu anlatıyordu. Keskin bakışları vardı Bora’nın. Bir insanın yüzüne baktığında sanki içini okuyormuş gibi hissettirirdi. Ve şu an o bakışların içinde yalnızca öfke vardı.
Masasının üzerindeki telefonu eline aldı. “Malları neden indirmiyoruz?” dedi sertçe.
Karşı taraftaki adam kısa süre sessiz kaldı. “Abi… sorun çıktı.”
Bora’nın kaşlarından biri yavaşça kalktı. “Ne sorunu?”
“Operatörler abi...” Bu cümle odadaki havayı değiştirdi.
Bora ağır hareketlerle arkasını döndü. Gözleri karardı. “Ne demek operatörler, bu adamlar bize çalışmıyor mu?” diye sordu alçak sesle.
Adam yutkundu. “Vinç operatörleri çalışmayı reddetti. Güvenlik kapıları kapatıldı. Bizim depoya giriş iznimiz askıya alınmış.”
Bora birkaç saniye konuşmadı. Sonra yavaşça güldü. Ama bu, insanın içini ürperten türden bir gülüştü. Çünkü o liman… Onlarındı. Karahanlı ailesinin yıllardır işlettiği limanda kendi mallarını indirememesi, açıkça meydan okumaktı. Bora telefonu masaya bıraktı. “Kim yaptı?” diye bağırdı.
Adam bu soruyu bekliyormuş gibi hemen cevap veremedi. “Abi… önce belediyeden biri sandık. Sonra liman müdürünü sıkıştırdık.” Bora sessizce onu dinliyordu. “Adam korkudan konuşamadı önce. Ama sonunda söyledi…” Bir anlık duraksama oldu. Ve gelen isim, odanın içindeki havayı tamamen öldürdü. “Miran Dağlı.”
Bora’ın çenesi sertleşti. Pencerenin ardından görünen siyah denize baktı. Gözleri artık sakin değildi. İçinde yıllardır büyüyen nefret yavaş yavaş yüzeye çıkıyordu. Miran, Aslandoğanlar'ın yeğeniydi. Aslandoğanlar. Kan düşmanları. Yıllardır birbirlerinin adamlarını, ailelerini öldüren, sevkiyatlarını yakan, şehirde alan paylaşamayan iki aile… Ve şimdi Miran Aslandoğan, gelip Bora’ın kendi limanında ona diz çöktürmeye çalışıyordu. Bu yalnızca iş meselesi değildi. Bu hakaretti.
Bora ağır ağır ceketini aldı. “Yerini bulun o itin.”
Telefondaki adam duraksadı. “Abi..."
“Şimdi.” Sesi yükselmemişti. Ama o tek kelime bile adamın hemen harekete geçmesine yetmişti. Bora telefonu kapatıp masadaki silahını aldı. Metalin soğukluğu avucuna otururken gözleri karardı.
Yağmur hızlanmaya başlamıştı. Dakikalar sonra limanın alt katına indiğinde adamları çoktan hazırlanmıştı. Siyah araçlar çalışıyor, farlar yağmurun içinden keskin çizgiler halinde uzanıyordu. Kimse konuşmuyordu. Çünkü Bora’ın sessiz olduğu gecelerin kötü bittiğini herkes bilirdi.
Arabaya bineceği sırada telefonu tekrar çaldı. “Abi, bulduk.”
Bora durdu. “Nerede?”
“Galata tarafında. Eski tersanenin yakınındaki depoda.”
Bora gözlerini kıstı. Miran’ın gece yarısı depoda ne işi olduğunu bilmiyordu. Ama umurunda da değildi. Çünkü bu gece konuşmaya gitmiyordu. Bu gece hesap sormaya gidiyordu. Şoför kapıyı açarken Bora son kez limana baktı. Dev gemiler hâlâ karanlık denizin üzerinde hareketsiz duruyordu. İndirilemeyen mallar… Durdurulan sevkiyat… Açılmış eski hesaplar… Ve yıllardır bekleyen savaş.
Bora arabaya binerken yağmur siyah aracın camlarına sertçe vuruyordu. Motor çalıştı. Konvoy ağır ağır limandan çıkarken Bora’ın gözlerinde tek bir şey vardı: Öfke. Ve Miran bu gece onu ilk kez gerçekten karşısında bulacaktı.
Yağmur, şehrin üzerine öfkeli bir adam gibi yağıyordu. Siyah araçlardan oluşan konvoy boş sokakları yararak ilerlerken Bora Karahan arka koltukta tek kelime etmeden oturuyordu. Camdan dışarı bakıyordu ama gördüğü şey İstanbul değildi. Geçmişti. Ve o geçmişin içinde hep aynı isim vardı: Miran Dağlı. Bora’nın çenesi sertleşti.
Yıllardır içine gömdüğü öfke, Miran’ın adını duyduğu anda yeniden canlanmıştı. Bu yalnızca liman meselesi değildi. Mallar, sevkiyatlar, kaybedilen para… Bunlar bahaneydi. Asıl mesele çok daha eskiden başlamıştı. Yıllar önce, karanlık bir gecede toprağa giren bir tabut… Kanla kapanmış bir dosya… Ve Bora’nın unutamadığı bir çift göz… O geceden sonra Aslandoğan soyadı Bora için yalnızca düşmanlık değil, kin olmuştu. Ama bunu kimse bilmezdi. Çünkü Bora Karahan acısını anlatan adamlardan değildi. Yaşayanlardan hiç değildi. İntikamını içinde büyütenlerdendi.
Araba sert bir dönüş yaptı. Şoför aynadan baktı. “Abi, geldik.” Bora başını kaldırdı. Eski tersane, denizin kıyısında karanlığın içine gömülmüş dev bir enkaz gibi duruyordu. Paslı vinçler, kırık camlar, çürümüş konteynerler… Burası terk edilmiş görünüyordu. Ama değildi. Çünkü çatılarda hareket eden gölgeler vardı. Silahlı adamlar.
Bora yavaşça silahını kontrol etti. Mermiyi sürerken çıkan metal sesi arabanın içindeki herkesi susturdu. “Kapıyı kırın.”
Şoför tereddüt etmedi. Siyah jeep aniden hızlandı. O sırada tersanenin girişindeki adamlardan biri bağırdı: “Geliyorlar!”
İlk kurşun karanlığı deldi. PAT! Mermi ön cama çarptı. Sonra her şey bir anda cehenneme döndü.çSilah sesleri geceyi parçaladı.
Bora camı indirip dışarı ateş etmeye başladı. Yüzünde en ufak korku yoktu. Kurşunlar aracın etrafını delerken bile gözünü kırpmıyordu. Sanki ölüm onu yıllar önce bulmuştu da artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış gibiydi. Adamlarından biri vurulup yere düştü.öBaşka biri bağırdı. Ama Bora durmadı. “Devam et!” diye kükredi.öJeep kapıya doğru hızlandı.
Ve bir saniye sonra... BOOM! Demir kapılar büyük bir gürültüyle parçalanarak içeri savruldu. Araç tersanenin içine kayarken Bora kapıyı açıp hareket hâlindeki arabadan indi. Ayağı yere değer değmez silahını kaldırıp ateş etti. PAT! PAT! PAT! Karşıdaki adamlardan ikisi yere yığıldı. Yağmur siyah saçlarını yüzüne yapıştırıyordu ama Bora’nın gözleri yalnızca tek bir kişiyi arıyordu. Miran.
Ve sonunda onu gördü. Tersanenin ortasında, paslı konteynerlerin önünde dimdik duran bir adam… Uzun boylu. Kusursuz sakin. Siyah paltonun altında bile tehlike gibi görünen biri. Etrafındaki adamlar silahlarını kaldırdı. Ama Miran elini hafifçe kaldırınca herkes durdu. “Ateş etmeyin.” Sesi sakindi.öSanki Bora’nın geleceğini gerçekten biliyormuş gibi. Miran yavaşça birkaç adım öne çıktı. “Geleceğini biliyordum, Bora.”
Bora’nın gözleri karardı. Silahını doğrudan Miran’ın alnına doğrulttu. “Sen kimsin lan…” dedi dişlerinin arasından. Sesi öfkeyle doluydu. “Benim bölgemde benim işime taş koyuyorsun.” Bir adım daha yaklaştı. “Benim limanımda benim malımı indirtemeyecek kadar kendini büyük mü sanıyorsun?” Etraf sessizleşmişti. Bora’nın sesi artık daha alçaktı ama çok daha tehlikeliydi. “Bu şehirde herkes raconunu bilir, Miran. Başkasının ekmeğine çökenin ya eli kırılır… ya mezarı kazılır.”
Miran hafifçe gülümsedi. Yanlış yaptığı şey buydu. Çünkü Bora’nın en nefret ettiği şey küçümsenmekti. Miran başını hafif yana eğdi. “Sen hâlâ bu şehrin sahibi olduğunuzu sanıyorsun.” Bakışları Bora’nın silahına kaydı. “Karahanlılar eskisi kadar korkutucu değil artık.”
Bora’nın çenesi kasıldı. Ama Miran durmadı. “Asıl komik olan ne biliyor musun?” dedi sakin bir sesle. “Sen yıllardır öfkeyle hareket ediyorsun. Biz ise sadece hamle yapıyoruz.” Bir saniyelik sessizlik oldu. Ve Miran son darbeyi vurdu. "O da senin gibi düşünmeden ateş etseydi bugün hâlâ yaşıyor olurdu belki.”
O cümle… Her şeyi değiştirdi. Bora’nın gözleri bir anda karardı. Düşünmedi. Durmadı. Sadece tetiği çekti. PAT! Kurşun Miran’ın göğsüne saplandı. Bir anda ortalık cehenneme döndü. Silahlar aynı anda havaya kalktı. Adamlar bağırmaya başladı. Kurşun sesleri tersanenin içinde yankılandı. PAT! PAT! PAT!
Bora birini vurdu. Sonra diğerini. Ama bir mermi gelip omzuna saplandı. Acı sıcak bir bıçak gibi bedenini yardı. Adamlarından biri bağırdı: “Abi!” Bora sendeledi ama düşmedi. Gözleri hâlâ Miran’daydı. Miran yere çökmüştü. Kan beyaz gömleğine yayılıyordu. Ama buna rağmen Bora’ya bakıyordu. Ve yüzünde hâlâ o sinir bozucu sakinlik vardı. Sanki bu savaşın daha yeni başladığını biliyormuş gibi.
Bora dişlerini sıktı. Omzundan akan kana rağmen geri çekildi. “Çıkıyoruz!” diye bağırdı. Adamları hemen etrafını sardı. Kurşunlar araçlara çarparken Bora son kez arkasına baktı. Yerde yatan Miran Dağlı… Kana bulanmış tersane… Ve yıllardır küllenmiş düşmanlık… Bu gece yeniden başlamıştı. Artık bu şehirde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.