Düşen Taç Yaprakların Yankısı
Toplumsal sözleşme, mürekkeple imzalanmış bir kağıt parçası değildir; bir toplumun en savunmasız olanlarına fısıldadığı sessiz bir koruma yeminidir. Ama etrafınıza bir bakın. Mürekkep kana dönüştü ve yemin, sağır edici, suç ortağı bir sessizlikle takas edildi. Rousseau bir zamanlar insanın doğuştan iyi olduğunu ancak toplum tarafından bozulduğunu savunmuştu. Eğer çağımızın sokaklarında yürüseydi, "gelenek" veya "namus" kisvesi altında yıkım sanatını nasıl geliştirdiğimizi görüp ağlardı.
Son on yılda toprak çok fazla ismi yuttu; sevgiyle fısıldanması gereken ama manşetlerde çığlık atan isimler... Bir otobüs durağında bekleyen bir kadın, diploma hayali kuran bir öğrenci, market poşetine sıkıca sarılmış bir anne görüyoruz. Bir anda, yaşayan ruhlardan birer istatistiğe dönüşüyorlar. Neden? Çünkü avcının zincirleri, genellikle hukukun elinden daha hafiftir.
Şiddet aniden kopan bir fırtına değildir; gücün en gürültülü yumruğa ait olduğu efsanesiyle beslenen, yavaş büyüyen bir kanserdir. Bir adam karısına vurduğunda sadece bir kemiği kırmaz; insan onurunun temelini paramparça eder. Ve buna rağmen mahallenin balkonları karanlık kalır. Tanıklar, yan daireden gelen darbe seslerini bastırmak için televizyonlarının sesini açar. Bizler, kapalı perdeler medeniyeti haline geldik.
Son on yılın manşetleri sadece birer haber değil; birer cenaze marşıdır. Bir ormanda hayatı söndürülen genç bir kız, bir kafede çocuğunun gözü önünde boğazı kesilen bir anne, bir gökdelenden itilen bir kadın... Bunlar "münferit olaylar" değildir. Bunlar, paramparça edilmiş bir toplumsal sözleşmenin çığlıklarıdır. Mermerden şehirler inşa ettik ama kızlarımızın kalplerini dışarıda, soğukta bıraktık. Eğer bir toplum, değer verdiğini iddia ettiği hayatın kendisini koruyamıyorsa, o toplum iyi giyimli bir kafesten başka bir şey değildir.Doğa durumunda, filozofun bir zamanlar düşündüğü gibi, insan kalbi ne mülkiyet kibrini ne de sistematik hakimiyetin zalimliğini bilirdi. Oysa biz bu ilkel masumiyeti, kurbanı denetleyen ve avcıyı ödüllendiren bir toplumsal yapıyla takas ettik. Sokaklarımızın modern manzarası, cezasız kalmış suçların galerisi haline geldi. Son on yılın verilerine baktığımızda, sadece rakamları değil; kadın ruhunun sistematik bir şekilde parçalanışını görüyoruz.
Adam neden vurur? Güçten dolayı değil, çünkü gerçek güç korur. Bu, acınası ve sonradan öğrenilmiş bir kırılganlıktan kaynaklanır; kendi varlığının ancak bir başkasını boyunduruk altına alarak onaylandığına dair bir inanç... Toplum onun kulağına doğumundan itibaren evsel alanın efendisi olduğunu fısıldar ve gerçeklik onun egosunu tatmin etmediğinde, hikayeyi yeniden yazmak için yumruklarını kullanır. Manşetlerde bunu görüyoruz: "Boşanmak istediği için öldürdü" veya "Çorba soğuk olduğu için saldırdı." Bunlar sebep değildir; oğullarına eşitliğin anlamını öğretememiş bir medeniyetin çaresiz bahaneleridir.
Ya hukuk? Adalet sarayları çoğu zaman ölülerin yankılarının görmezden gelindiği soğuk, boş katedraller gibi hissettiriyor. Akıl almaz suçlar işledikten sonra mahkemeye kravatla geldiği için "iyi hal" indirimi alan adamlar gördük. Sanki boyundaki bir parça ipek, ellerdeki kanı gizleyebilirmiş gibi... Bu, toplumsal sözleşmenin nihai ihanetidir. Devlet, adaletin kılıcını savunmasız olana sunmadığında, hançeri zalimin eline vermiş olur.
Bugün düşen her kadın, geleceğimizin devrilen bir sütunudur. Sadece bireyleri kaybetmiyoruz; insanlığımızın özünü kaybediyoruz. Batman'ın sokaklarından İstanbul'un meydanlarına, Anadolu'nun sessiz köylerine kadar her yer aynı kederle haykırıyor. Kendimize sormalıyız: Bir cumhuriyetin vatandaşları mıyız, yoksa modern barbarlığın kolezyumundaki seyirciler mi?