ilk karşılaşma
Emanet
Hakkâri'nin dağları, insanın içine işleyen bir sessizliğe sahipti.
O gün o sessizliği bozan tek şey, uzaktan gelen motor sesiydi.
Emre direksiyonun başında otururken gözlerini yoldan ayırmadı. Güneş, aracın ön camına acımasızca vuruyor, dağların arasında uzanan taşlı yolu bembeyaz bir ışığa boğuyordu.
Yan koltukta oturan Sedat ise her zamanki gibi sakindi.
Emre'nin komutanıydı.
Ama yıllardır aynı cephede, aynı zorlukların içinde omuz omuza durmuş iki adam için rütbeler çoğu zaman aralarındaki bağı tarif etmeye yetmiyordu.
Sedat, Emre'nin hem komutanı hem de en yakın arkadaşıydı.
Emre'nin asker olmasının sebebini bilen sayılı insanlardan biriydi.
Çünkü Emre'nin elleri aslında silah taşımak için yaratılmamıştı.
O eller fırça tutmaya alışkındı.
Çocukluğundan beri renklerin içinde büyümüştü. Babasının serveti sayesinde önünde açılmayacak kapı yoktu. İsterse İzmir'deki rahat hayatına devam edebilir, günlerini atölyesinde geçirip tuvale istediği dünyayı çizebilirdi.
Ama bir gün elindeki fırçaya baktığında, o ellerin silah tutma ihtimalini düşünmüş ve hayatının yönünü değiştirmişti.
Belki de kaçtığı şey, kendi hayatının rahatlığıydı.
Belki de aradığı şey, kendisini ait hissedeceği bir yerdi.
Askerlik ona bunu vermişti.
Sedat ise ona kardeş olmuştu.
Tam o sırada araç sarsıldı.
Emre'nin kaşları çatıldı.
— Sedat...
Cümlesini tamamlayamadan dünya yerinden koptu.
Kulaklarını sağır eden bir patlama...
Metal yığınına dönüşen araç...
Camların paramparça oluşu...
Ve ardından her şeyi örten koyu bir duman.
---
Emre gözlerini açtığında ilk hissettiği şey sıcaklıktı.
Sonra acı.
Başını kaldırmaya çalıştı.
Kulaklarında uğultu vardı.
Bir an nerede olduğunu anlayamadı.
Ardından Sedat'ı gördü.
— Komutanım!
Kendi kemerini çözüp arabadan çıkması zor olmadı. Ayağa kalktığında dizlerinin titrediğini hissetti ama bunu önemsemedi.
Sedat'ın tarafına koştu.
Kapıyı açmaya çalıştı.
Olmadı.
Bir kez daha asıldı.
Metal yerinden oynamadı.
— Sedat!
Sedat gözlerini güçlükle açtı.
— Emre...
— Sakın konuşma. Seni çıkaracağım.
Emre ellerini kapının arasına sokup bütün gücüyle çekti. Parmaklarının acısını hissetmiyordu. Omzundaki ağrıya aldırmıyordu.
Bir kez daha...
Bir kez daha...
Ama kapı açılmıyordu.
Sedat sıkışmıştı.
Emre'nin yüzündeki çaresizliği gördüğünde, gözlerinde tuhaf bir sakinlik belirdi.
— Emre...
— Sus!
— Beni dinle.
— Seni buradan çıkaracağım dedim!
Emre yeniden kapıya saldırdı.
Sedat başını koltuğa yasladı.
Nefesi giderek ağırlaşıyordu.
— Çık buradan.
Emre bir an durdu.
— Ne?
— Araba birazdan patlayacak.
— Seni bırakmam.
— Gideceksin.
— Hayır!
Emre'nin sesi ilk kez çatladı.
Sedat ona baktı.
O bakışta bir komutanın emri yoktu.
Bir arkadaşın son isteği vardı.
— Emre... Beni buradan çıkaramayacağını ikimiz de biliyoruz.
— Hayır.
— Beni dinle.
— Hayır!
— Kardeşim...
Emre'nin nefesi kesildi.
Sedat devam etti.
— Nilüfer sana emanet.
Emre'nin gözleri doldu.
— Ne anlatıyorsun sen?
Sedat'ın dudaklarında güçlükle oluşan bir tebessüm vardı.
— Annem Nilüfer'i doğururken öldü. Babam geçen yıl akciğer kanserinden gitti. Kardeşim köyde amcalarının yanında kaldı.
Bir an sustu.
— Onu yalnız bırakma.
Emre başını iki yana salladı.
— Sedat, bunu sonra konuşacağız.
— Hayır. Şimdi konuşacağız.
Sedat'ın sesi zayıflamıştı ama kelimeleri netti.
— O köyde bazı insanlar var... Sırtlan gibi. Babamdan kalan mirasın peşindeler. Nilüfer'i de miras bölünmesin diye kendi oğullarından biriyle evlendirmeye çalışıyorlar.
Emre'nin çenesi kasıldı.
— Ne?
— Kardeşim daha yirmi bir yaşında. Hemşire. Kendi hayatını kurmak istiyor. Ama sesini çıkaramıyor.
Sedat derin bir nefes almaya çalıştı.
— Onu o sırtlanlara yem etme.
Emre'nin gözlerinden yaş süzüldü.
Sedat elini kaldırmaya çalıştı. Gücü yetmedi.
— Kendi kardeşin gibi koru.
Emre eğilip arkadaşının elini tuttu.
— Söz veriyorum.
Sedat gözlerini kapattı.
— Gözüm arkada kalmasın.
Emre'nin sesi titredi.
— Söz veriyorum, Sedat.
Sedat son kez ona baktı.
— Şimdi git.
— Seni bırakmam.
— Git!
Bu kez komutanlığı geri dönmüştü sesine.
— Emre! Bu bir emir!
Emre geri çekilmedi.
Sedat bağırdı.
— Kardeşim için yaşaman lazım!
Sonra...
Emre'nin hayatındaki en ağır birkaç saniye başladı.
Geri geri çekildi.
Bir adım.
Bir adım daha.
Sedat'ın gözlerini son kez gördü.
Ve koştu.
---
Patlama, arkasından geldi.
Emre yere kapandı.
Duman gökyüzüne yükselirken birkaç saniye boyunca hiçbir şey duymadı.
Sonra dizlerinin üzerine çöktü.
Başını kaldırdı.
Sedat yoktu.
O an Emre, hayatında ilk kez elindeki hiçbir şeyin işe yaramadığını hissetti.
Ne gücü...
Ne eğitimi...
Ne cesareti...
Ne de tuttuğu silah.
Hiçbiri arkadaşını geri getirememişti.
Ama Sedat'ın son cümlesi hâlâ kulaklarındaydı.
Nilüfer sana emanet.
---
Günler sonra Emre, Sedat'ın eşyalarını teslim almak üzere komutanlarla birlikte Trabzon'a doğru yola çıktığında, hayatında ilk kez Karadeniz'e gidiyordu.
İzmir'in kavurucu sıcağına alışmıştı.
Denizin kokusunu bilirdi ama Karadeniz'in denizini değil.
Bu coğrafyanın yağmurunu, sisini, yemyeşil dağlarını, birbirine yaslanmış evlerini hiç görmemişti.
Arabadan dışarı baktığında, uzayıp giden yeşilliklerin içinde garip bir huzur hissetti.
Fakat zihnindeki tek şey manzara değildi.
Nilüfer.
Sedat'ın kardeşi.
Emre'nin daha hiç görmediği bir kadın.
Daha adını söylerken bile arkadaşının sesi kulaklarında çınlıyordu.
“Kendi kardeşin gibi koru.”
Köye yaklaştıkça yol kenarlarında insanlar görünmeye başladı.
Haberi duymuşlardı.
Resmî araçların geldiğini gören kalabalık yavaş yavaş yolun iki tarafına diziliyordu.
Kimileri ağlıyor, kimileri ellerini yüzlerine kapatıyor, kimileri sessizce bekliyordu.
Emre araçtan indi.
Üzerindeki üniforma bir anda ona ağır geldi.
Kalabalığın içinde gözleri birini arıyordu.
Nilüfer'i.
Ama hangisiydi?
Sedat'ın anlattığı yüzü zihninde canlandırmaya çalıştı.
Yirmi bir yaşında.
Hemşire.
Köyde yaşıyor.
Ve artık ağabeyi yok.
Emre kalabalığın üzerinde gözlerini gezdirdi.
İnsanların arasından yüzler geçiyordu.
Yaşlılar...
Çocuklar...
Kadınlar...
Derken kalabalığın en arkasında birini gördü.
Kız diğerlerinden biraz uzakta duruyordu.
Sanki yaklaşmaya korkuyor gibiydi.
Ama gözleri...
Koca, yemyeşil gözleri...
Emre'nin bakışları orada takılı kaldı.
Kızın yüzünde korku vardı.
Öyle derin bir korkuydu ki, sanki kokusu Emre'nin burnuna kadar gelmişti.
Sarı kahkülleri alnına düşüyor, uzun saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu.
Henüz ne olduğunu tam olarak anlamamıştı.
Belki de anlamıştı.
Ama insan bazen en korktuğu gerçeği, kendisine söylenmeden önce bile bilir.
Komutanlardan biri öne çıktı.
Sedat'ın ailesine doğru birkaç adım attı.
Kalabalık sustu.
O sessizlik, Emre'nin kulaklarında daha önce duyduğu bütün patlamalardan daha yüksek yankılandı.
— Sedat...
Sesi duyuldu.
Kızın gözleri komutana çevrildi.
Emre, onun gözlerinde bir şeyin kırıldığını gördü.
Sanki o an dünyadaki bütün sesler kesilmişti.
Komutan devam etti.
Ama Emre artık söylenen kelimeleri duymuyordu.
Çünkü koca yeşil gözlerde gördüğü acı, Sedat'ın son anlarını yeniden önüne getiriyordu.
“Kardeşim sana emanet.”
Bir çığlık yükseldi.
Coğrafyanın sessizliğini yırtıp geçti.
Nilüfer'in yüzündeki renk çekildi.
Gözlerindeki ışık bir anda söndü.
Ve genç kadın olduğu yere yığıldı.
Emre düşünmeden koştu.
Kalabalığı yararak ona ulaştığında Nilüfer'in başını yere çarpmasını engelledi.
— Nilüfer!
Kızın yüzüne baktı.
O koca yeşil gözler kapanmıştı.
Emre'nin elleri titriyordu.
Yanına aynı yaşlarda bir kız koştu.
Panikle Emre'ye baktı.
— Siz... Nilüfer'i tanıyor musunuz?
Emre cevap veremedi.
Çünkü o an kendi kendine bile açıklayamadığı bir şey hissediyordu.
Bu yüzü hayatında ilk kez görmüştü.
Ama sanki çok uzun zamandır tanıyordu.
Sanki Sedat, onu Emre'nin hayatına çoktan bırakmıştı da Emre yalnızca bugün bulmuştu.
Kız yeniden sordu:
— Nilüfer'i tanıyor musunuz?
Emre gözlerini genç kadının yüzünden ayırmadan fısıldadı.
— Tanımıyorum.
Bir an sustu.
Sonra Nilüfer'in başının altına elini koydu.
— Ama artık tanıyorum.
Çünkü ruhu...
Onu o kalabalığın içinde bulmadan çok önce tanımıştı.