Evin’in sessizliği Ayaz’ın Öfkesi
Evin Çağlar.
Savaş abimle konuşmam gereken önemli bir konu vardı. Onu konağımızın avlusunda yakaladım. “Abi, konuşmamız lazım.”
Ama o, her zamanki gibi kendi derdindeydi. “Evin, sonra konuşuruz. Şimdi Narin’le buluşmam gerekiyor.”
İç çektim. “Peki, ama söz ver, konuşacağız, tamam mı?”
Beni başından savar gibi başını salladı. “Hıhı, söz,” dedi. Sonra, “Narin’i arayıp her zamanki yerde buluşmak istediğimi söyle, malum ben arayamıyorum,” diye ekledi.
Narin, Karaaslanlar’ın tek kızıydı. Abimle birbirlerini uzun zamandır seviyorlardı. Aşiretlerimizin arasında bir soğukluk olduğu için aşklarını gizli tutuyorlardı. En büyük yardımcıları ve destekçileri de bendim. Belki onların birlikteliğiyle aileler arasındaki düşmanlık sona erer diye umut ediyordum.
Narin’i arayıp abimin görüşmek istediğini söyledim. “Narin, abim seninle konuşmak istiyor.”
Ama Narin kabul etmedi. “Onun yüzünü bile görmek istemiyorum.”
Şaşırmıştım. Narin’in abimi deliler gibi sevdiğinden emindim. “Sorun ne?” diye sorduğumda Narin, “Abin beni aldatıyor, Evin,” demişti.
Fısıltıyla, “Bu mümkün değil. Abim seni çok seviyor, Narin. Bir yanlışlık olmalı. Abim asla öyle bir şey yapmaz.”
Narin’in sesi ağlamaklı gelmeye başladı. “Bana inanmıyorsun, değil mi? O zaman bizim eski evimize sen de gel. Her şeye kendin şahit ol. Abinin nasıl biri olduğunu gözlerinle gör.”
İlgilenmem gereken o kadar çok şey vardı ki: yatalak bir babaannem, her işini bana yığan annem ve sapık bir âşığım vardı. Yine de Narin’i kırmak istemedim. O benim tek arkadaşımdı. Abimle araları bozulsa bile aramız kötü olsun istemiyordum.
“Tamam, on dakikaya eski evinizin orada görüşürüz,” diyerek hazırlanmaya başladım.
İçimde bir sıkıntı vardı. Abim haylaz biri olabilirdi ama Narin’i çok seviyordu. Aileler arasındaki düşmanlık bile onların aşkına engel değildi.
Şimdi ne oldu?
Narin neden abimin onu aldattığını ileri sürsün?
*
Narin'in dediği yerde buluştuğumuzda, gözlerinin ıslak olduğunu fark ettim. İçim parçalandı.
"Narin," dediğimde, iç çekip "Buraya her şeyi bitirmek için geldim," diyerek beni susturdu. "Bir daha Savaş'la ne görüşürüm ne de konuşurum."
Narin, terk edilmiş evlerinin taş merdivenlerinden yukarı çıkarken arkasından baka kaldım. Onların böyle gizli kapaklı işler yapmasında arabuluculuk yaptığım için kendimi suçluyordum. Biri abim, biri de tek arkadaşımdı. Onları korumak ve doğru olanı yapmak arasında gidip geliyordum. Bu çok tehlikeliydi. Hem de çok. Biri duyar ya da görürse sonucunu düşünmek bile istemiyordum.
Narin, tozlanmış, örümcek bağlamış evin içine girdiğinde sesler yükselmeye başladı. Abim suçsuz olduğunu söyleyip yalvarıyor, Narin ise öfkeyle bağırıyordu. Daha iyi duyabilmek için çekingen adımlarla ilk basamağa adım attığımda Narin'in keskin çığlığını duydum. Ne olduğunu anlamadan Narin'in birkaç adım ötemde yere düştüğünü gördüm. Donup kalmıştım. Narin başını basamağa çarpmıştı.
Savaş aniden dışarı çıkıp "Narin!" diye inledi. Beni gördüğünde "B-ben... ben bir şey yapmadım. Biz sadece tartışıyorduk..."
Taş kesilmiştim. Savaş "Evin, bana yardım et!" dediğinde kendime geldim. Savaş, Narin'in başından tutmuş, gözyaşı döküyordu. "Hayır, Narin, beni bırakma!"
Narin'in gözleri kapalı, kafasında kan vardı. "Abi, git buradan," dedim. "Seni burada görürlerse ikinizi de öldürürler."
Savaş gitmek istemiyordu ama haklı olduğumu da biliyordu. "Onu bırakamam."
"Gitmezsen bir daha onu göremezsin!"
Savaş abim ayağa kalktı. "Ambulansı çağır. Hiçbir yere gitmiyorum," dedi.
112'yi aradıktan sonra "Şimdi git. Korkma, ona bir şey olmaz. Yanından ayrılmayacağım," dedim.
Savaş abim korku ve panikle bir Narin'e bir de bana baktı. Sonra arkasına bakmadan koşup evin diken tutmuş bahçesinden çıktı. Gözyaşlarım sel gibi akıyordu. Narin'in kana bulanan başını kaldırıp kucağıma aldım.
Ailesi bu işin peşine düşecekti, bundan adım gibi emindim. Ben de söz verdim; ne olursa olsun Narin ve Savaş'ı korumak için susacaktım.
*
Narin'in ailesinden kimsenin numarası bende yoktu. Ne yapacağımı bilemez haldeydim. Beklemek ve dua etmek dışında elimden bir şey gelmiyordu. Narin'in nabzını, kalp atışlarını sürekli kontrol ediyordum.
"Allah'ım, ne olur bir şey olmasın."
Kulağımı Narin'in ağzına yaklaştırdım, hırıltılı sesler çıkarıyordu.
"Buradayım. Yanındayım. Sana bir şey olmayacak, söz veriyorum."
Ambulans geldiğinde içlerinden biri Narin'i tanıdı. "Bu Hasan Ağa'nın kızı," diyerek telefonuna sarıldı. Diğerlerine yardım edip Narin'i ambulansa taşıdık.
Gözyaşları içinde, ambulansın acı çalan siren sesiyle hastanenin yolunu tuttuk. Sağlık çalışanları hazırda bekleyen sedyeye Narin'i yatırıp koşar adım içeri girdiler, ben de peşlerinden koştum. Sanki Narin'i gözlerimin önünden kaçırsam kötü bir şey olacak gibiydi. Belli bir yere kadar peşinden gitmeme izin verdiler. Sonra hemşirelerden biri önümü keserek, "Buradan sonrasına gelemezsiniz," diyerek beni durdurdu.
Çok korkuyordum. Narin oradan uyanamayacak ya da ailesi duyduğunda sonrasında ne olacak diye. Ama olan olmuştu. Ellerim titriyordu. Narin'in kanı elbiselerime, ellerime, şalıma bulanmıştı. Lavaboya gidip ellerimi yıkamaya başladım. Suyun tenime değmesiyle az da olsa kendime geldim.
Dışarı çıktığımda ailesi koridordaydı. Hasan Ağa en önde, tüm heybetiyle dik durmaya çalışıyordu. Dilber Hanım ise perişan bir halde, "Kızım," diyerek inliyordu. En büyük abisi İbrahim, hastanede gördüğü herkese yaklaşıyor, bilgi almaya çalışıyordu. Küçük kardeşi Umut ise telefonda biriyle konuşuyordu. İçlerinde Ayaz yoktu.
O farklıydı. Keskin bakışları, sert yüz hatlarıyla çocukluğumun kahramanıydı. İçimde ona karşı bir hayranlık vardı. Narin, ona olan hislerimi bildiği için bazen bunu kullanır, "Seni de Ayaz abime isteriz," diyerek takılırdı.
Ayaz'ın benim gibi biriyle işi olmazdı. Hem ondan çok küçüktüm hem de etrafında pervane olan bir sürü güzel, bakımlı, yaşıtı kızlar vardı.
Bir gün okul yolunda zorbalığa uğramıştım. Abim her zamanki gibi aklı bir karış havada, kızların peşinde koşarken, Ayaz beni kurtarmıştı. O zamanlar yüzüm sivilce doluydu, aynaya bakmaya korkuyordum. Boyum uzun, saçlarım gür, gözlerim siyahtı.
Bülent, "Hey! Çirkin ördek yavrusu," diyerek yolumu kesmişti. Bülent'in babası, Mardin'in hatırı sayılır ağalarından biriydi. Bunun için kendine çok güveniyordu. Babalarımız asker arkadaşı olduğu için beni ve ailemi tanıyordu.
"Git başımdan," diyerek yolumu değiştirdim. Bu sefer önüme geçip, "Kim olduğunu sanıyorsun da bana sırtını dönüyorsun," dedi.
Gözlerinin içine sert bir şekilde bakıp, "Babana mı güveniyorsun?" diyerek meydan okudum. "Seni abime söylersem..." dediğimde gülmeye başladı. "Bana kimse dokunamaz kızım. İstediğimi yaparım."
"Senin kızın falan değilim. Bana da hiçbir şey yapamazsın."
Bülent, iğrenç bir şekilde beni süzmeye başladı. "O kadar çirkinsin ki önümde diz çöküp yalvarsan bile sana dokunmam."
Dişlerimi sıkıp muhatap olmamak için adımlarımı hızlandırdım. Bülent yanındaki çocuklara, "Yakalayın şu mayın tarlasını! Bir daha bana sırtını dönmek neymiş göstereceğim," diye emir verdi. Onlar da aşiretinden akrabalarıydı. İki çocuk kolumdan tuttu.
Bülent sırıtarak, elleri cebinde tam karşımda dikildi. "Özür dilersen gitmene izin veririm," dedi.
Ayaklarına tükürdüm. Elini kaldırdığında gözlerimi kırpmadım. Tam o esnada bir el Bülent'in kolundan tuttu. Ayaz'dı. "Defol git buradan. Bir daha çocuklara zorbalık yaptığını görürsem ayaklarını kırarım," dedi Ayaz.
Bülent, Ayaz'a korkuyla bakıp uzaklaşmaya başladı.
Ayaz'a hayranlıkla baktığımda, "Küçük kız, yolunu mu şaşırdın?" diye sordu.
Kalbim kırılmıştı. "O şerefsiz yüzünden yolumu değiştirmek zorunda kaldım," diye cevapladım.
Ayaz umursamaz bir şekilde, "Bir daha ara sokaklara girme," dedi.
O günden sonra Ayaz, çocukça bir hevesle kahramanım olmuştu. Ama şimdi kız kardeşinin başına gelenlerden sorumluydum. Narin’le abimi bilip sakladığım için ve Narin’i buluşmaya zorladığım için… kendimi hiç bir zaman af etmeyecektim.
***
Ayaz Karaaslan.
Antep'te ailemiz ve aşiretimiz adına yeni açtığımız iş yerine çakallar musallat olmuştu. Loş ışıkların aydınlattığı otel bodrumunda, duvarlardaki nemli taşlar soğuk ter kokusuna karışıyordu. Üç zibidi karşımda it gibi titriyor, nefes alışverişleri bodrumun ağır havasında boğuluyordu. "Demek Karaaslanlardan haraç almak isteyen çakallar sizsiniz?" diye sordum.
"A-abi bilmiyorduk. Af et."
En nefret ettiğim şeydi bu; kendinden zayıfa aslan, güçlüye kedi kesilmek. İçimde bir öfke fırtınası koptu, dişlerimi sıkarak dizginlemeye çalıştım. "Kalıbınızın adamı olun lan!" diye kükredim. "Yaptıklarınızın arkasında durun. Çıkın adam gibi 'biz yaptık' deyin ki sizi öldürmeyeyim."
Adamlar birbirlerine baktılar, göz bebekleri korkudan büyümüştü. "Sadece sakat bırakacağım. Bir daha kimsenin alın terine el uzatmayın," dedim.
Tam o sırada, içlerinden birinin altına etmesiyle kan beynime hücum etti. Yüzümü buruşturup adım atmak üzereydim ki telefonum çaldı. Arayan Umut'tu. Telefona cevap vermeden önce, "Şunun s*kini kesin, diğerlerinin de parmaklarını," diye emir verdim.
Adamın yalvarışları bodrumda yankılandı: "Ayaz abi yalvarırım! Lütfen abi! Biz ettik sen etme abi. Çoluk çocuğumuz var!"
Bir an tereddüt ettim, sonra, "S*kini kesmekten vazgeçin, onun da parmaklarını kesin. Bir daha kimseye bıçak çekip silah doğrultmasınlar," diye emrimi değiştirdim.
Sidik kokulu bodrumdan dışarı çıkarken, ciğerlerime temiz hava doluyordu. Umut'a cevap verdiğimde, "Ne oldu Umut?" diye sordum, içimde bir sıkıntı dalgası yükseliyordu.
"A-Abi..." Sesi o kadar titriyordu ki kelimeler boğazında düğümleniyordu. "N-Narin... Hastanedeyiz."
Kaşlarım çatıldı, yüreğim yerinden oynadı. "Gevelemeyi kes! Adam akıllı anlat. Ne oldu Narin'e? Kardeşime ne oldu?" Sesim koridorda çınlayarak yankılandı, duvardaki avizeler titredi.
"Eski evimizin orada düşmüş. Yoğun bakımda..."
Telefonu o kadar sıktım ki ekranı çatlatacak sandım, parmaklarım kenetlenmişti. "Orada ne işi vardı?" diye sorarken zihnimden binlerce ihtimal geçiyordu.
Babam aşiretimize ağa olunca konağa yerleşmiştik. Yıllardır o eski taş eve kimse uğramazdı. Babam yıkmak istese de annem, "Ben ölünceye kadar yıkmayın," dediği için vazgeçmişti. O ev, sadece anılarda kalmıştı. Şimdi kardeşimin ölümle burun buruna kalmasına neden oluyordu.
"Bilmiyorum abi," dedi, sesi ağlamaklı çıkmıştı. "Hepimiz hastanedeyiz. Burada sana ihtiyacımız var."
Telefonu indirdiğimde, elim hâlâ titriyordu. Koridordaki aynada yansımama baktım; gözlerimdeki öfke ve endişe karışımı ifadeyi görünce, derin bir nefes aldım. Narin... Küçük kız kardeşim. Ona bir şey olursa, bu dünyayı yerle bir ederdim.
*
Saatler sonra Mardin Devlet Hastanesi'ne vardığımda, bahçe ana baba günüydü. Ailemizden ve aşiretimizden yüzlerce adam, içeriden gelecek haberi bekliyordu. Ameliyathanenin kapısının önünde annem dualar ederken, babamın yüzündeki endişe her halinden belli oluyordu. İbrahim abim, elinde telefonla birilerini arıyordu. Küçük kardeşim Umut yanıma geldiğinde, "Narin nasıl?" diye sertçe sordum.
Umut başını iki yana salladı. "Doktorlar içeride elinden geleni yapıyor. En iyilerini çağırdık," dedi.
"Ne olduğunu öğrendiniz mi?" diye gürledim.
Başını eğdi. Dişlerimi öyle bir sıktım ki çenem ağrımaya başladı. Elimi alnıma götürdüm; damarlarımın attığını hissediyordum. Tam o sırada, tek başına koltukta oturan bir kız gördüm. Ellerini kollarına sıkıca bağlamış, gözleri bir noktaya sabitlenmişti. Onu tanımıyordum. Umut'a "Bu kim?" diye hırladım.
"O mu? Narin'in arkadaşı olduğunu söylüyor. Narin'i bulan, ambulansı arayan da oymuş."
Birkaç adım uzaktaydı. Başı eğik olduğu için yüzünü göremiyordum. "Narin'in arkadaşı mı?" diye mırıldandım, içimde şimşekler çakıyordu.
Kızın başında dikildim. Beni fark etmemişti. Üstü başı kan içindeydi. "Sen de kimsin?" diye sorduğumda sesim buz kesiyordu.
Çok uzaklara dalmış gibi başını ağır ağır kaldırdı. İri kara gözlerinden akan yaşlar, yüzünde izler bırakmıştı. Belirgin elmacık kemikleri, şekilli burnu ve yuvarlak bir çenesi vardı.
Beni fark ettiğinde ayağa fırlayıp kekelemeye başladı. "A-Ayaz... Ayaz abi..."
(Evin. Ayaz nihayet gelmişti. Ama beni tanımıyordu. Narin'in ikimizle ilgili söyledikleri yalan mıydı? Yıllar önce beni kurtaran adamın gözünde şimdi bir yabancıydım. Narin'i öğrendiğinde daha fazlası olacaktım. Nefret edeceği, düşmanı olarak göreceği biri...)
Gözlerimi iyice kısıp üzerine eğildim. O iri gözlerinin içinde bir şeyler saklıydı. Kalbimde bir karıncalanma hissettim. Onu tanımıyordum ama o beni tanıyordu.
"Kim olduğunu sordum!" diye tekrar gürledim. Sesim koridorda yankılandı.
Gözlerini kaçırıp başını eğdi. "E-Evin."
"Kimlerdensin Evin? Kardeşimle ne işin vardı?" Her kelimem bir bıçak gibi keskin ve soğuktu.
"Kemal Çağlar'ın kızıyım."
Kaşlarım çatıldı. Aniden kolundan tutup duvara sert bir şekilde yapıştırdım. "Sen kim oluyorsun da kardeşimle arkadaş olduğunu söylüyorsun? Bizimle aranızda sadece düşmanlık var!" diye hırladım, yüzüne doğru eğilerek.
Gözlerinden yaşlar akmasına rağmen bana dik dik bakmaya devam etti. Bedeni titriyordu ama bakışlarında bir korkusuzluk vardı.
"O benim arkadaşım," dedi. Sesi titrek ama inatçıydı.
Daha da öfkelendim. "Hâlâ utanmadan 'o benim arkadaşım' mı diyorsun? Narin'in tüm arkadaşlarını tanırım. Sen onlardan biri değilsin!" diye kükredim. Yumruklarımı sıktım; parmaklarım tenine batmıştı.
İbrahim yanımıza gelerek, "Ayaz, nerede olduğumuzu unuttun mu?" diye elini omzuma koydu.
"Sen karışma abi," diye hırladım. "Kemal'in dölü Narin'le arkadaş olduğunu söylüyor. Narin'in Evin diye bir arkadaşı olduğunu hiç duydun mu?"
İbrahim geri adım atmadı. "Ben de ona inanmıyorum. Onu konuşturmak istiyorsan, tamam. Ama yeri burası değil."
Umut araya girerek, "Abi, polisler geliyor," dedi.
"Onlara ihtiyacımız yok. Kendi işimizi kendimiz görürüz." Aşiretler işlerine polisi, askeri karıştırmazdı. Kendi törelerine göre hareket ederdi. Ben de öyle yapacaktım. İbrahim'e döndüm. "Sen polislerle ilgilen. Ben de bu küçük yalancının icabına bakarım."
İbrahim'le Umut polisleri karşılamaya giderken, ben Evin'e "Benimle gel," dedim. Hiç itiraz etmeden peşime takıldı. Gözlerindeki inatçı bakış sinirlerimi daha da çok bozuyor, ona olan öfkemi katlıyordu. Hastanenin müsait bir odasına girdiğimizde, kızın kolundan tutup kapıya çarptım. "Ah!" diye inledi. "Bana bildiğin her şeyi anlat, yoksa buradan sağ çıkamazsın."
Dik dik gözlerime baktı. "Yürüyüşe çıkmıştım. Eski evin oraya yaklaştığımda bir inilti duydum. Sonra Narin'i yerde kanlar içinde görünce hemen 112'yi aradım."
Suçluları gözünden tanırdım. Bu kız yalan söylüyordu. "Sana inanmıyorum. Bana hikâye değil, gerçeği anlat. Orada ne işin vardı? Narin'i nereden tanıyorsun? O evin bize ait olduğunu nereden biliyorsun? Konuş!"
Yüzünü buruşturdu. Ama korkudan değil, kolundaki acıdan... "Gerçek bu."
Kolunu bırakıp çenesini avucumun içine aldım. "Beni tanıyorsun ve benden korkmuyorsun, öyle mi? Nasıl olsa gerçeği öğrenirim. O zaman bana yalan söylediğin için cezan katlanacak. Söyle! İstediğin bu mu?"
Bedeni titriyordu. Korktuğu belliydi. Yine de ağzını açıp tek kelime etmedi. Koca adamlar karşımda titreyip diz çökerken bu kızın inatçılığı kanıma dokunuyordu.
"Yoksa birini mi koruyorsun?" diye sorduğumda irkildi. Haklıydım; bu kız söylediklerinden fazlasını biliyordu.
(Evin. Ayaz beni karanlık bir odaya sorgulamaya götürürken korkudan titriyordum. Anlattıklarıma inanmamıştı. 'Birini mi koruyorsun?' diye sorduğunda irkildim. Canım pahasına bile olsa kimleri koruduğumu bilseydi bana zarar verir miydi? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu saatten sonra konuşmak ne beni ne de Narin'le Savaş'ı kurtarırdı.)
"Ayaz abi..." dediğinde çenesine baskı uyguladım. "Sakın bana abi deyip kendini acındırmaya çalışma. Bana abi diyen kardeşim ölümle pençeleşiyor ve sen..." Başını yana çevirdim. İnce, uzun boynu vardı. Kulaklarındaki küpeler boynuna ayrı bir güzellik katmıştı. "Sen her şeyi biliyorsun ama benden gizliyorsun?"
Aklımı kurcalayan bir şey daha vardı. Ambulansı aramasını geçtim, Narin'le hastaneye kadar neden gelmişti? Ve neden evine, ailesine dönmemişti? Ya masumdu ya da birini koruyordu.
"Bildiğim her şeyi anlattım," dedi, sesi titrek ama inatçı.
Kapı çalındığında çenesini bırakıp bir adım geri çekildim. Parmaklarım çenesinde kırmızı izler bırakmıştı. Gözlerindeki kızarıklık daha yoğundu. "Git," dediğimde şaşırdı. "Gitmiyorum. Narin arkadaşım. Onun iyi olduğunu öğreninceye kadar buradan bir yere ayrılmayacağım."
Tam bir şey söyleyecekken kapı tekrar çaldı. Gözlerimi Evin'den ayırmadan, "Ne var?" diye tısladım. Kapının arkasından Umut'un sesi geldi: "Abi, sana göstermem gereken bir şey var."
Kapıyı açtığımda Umut'un elinde Narin'in telefonu vardı. "Polisleri şimdilik idare ettik. İstediğin kadar bu yalancıyı sorgulayabilirsin." Telefonu elime bırakıp, "İşine yarayabilir," diye ekledi.
Evin'in gözleri telefona kaydı. Göz bebekleri büyüdü, yüzündeki son renk de soldu. O an anladım - bu telefonun içinde, bütün bu karmaşayı çözecek bir şeyler vardı ve bu kız, o sırrın ne olduğunu biliyordu. Parmaklarım telefonun soğuk metal yüzeyinde sıkılaştı. Artık gerçeği öğrenmek için elimde somut bir kanıt vardı.