Bazı acılar vardır; adı konmaz ama insanı, adını koyabildiği her şeyden daha derin yaralar…
Ve bazı hasretler vardır; kavuşmaya değil, susmaya yazgılı...
Bir şehit haberi, ekranlarda yalnızca kırk saniye yer bulan bir görüntüden ibaret değildir; sadece “son dakika” yazısıyla anılıp unutulan bir isim hiç değildir! O haberin ardında yarım kalan hayatlar vardır; suskunluğa gömülen evler, yarım kalmış hayaller, söylenmemiş sözler… Kamera kapanır, spiker susar ama geride kalan acı bir ömür susmaz, susamaz.
Asef-i Hasret, her izlediğimde içimde aynı yarayı kanatan o kırk saniyelik haberlerden doğdu işte. Ekranda göremediğimiz ama gerçekte en ağır yükü taşıyan hikâyelerden… Askerlerin ve ailelerinin omuzlarına çöken özlemden, bitmeyen bekleyişlerden...
Ve bu acı zamanla bir hikâyeye dönüştü; bir çiftin acılarla ve özlemle örülü hikâyesine…
Bu topraklar uğruna gözünü kırpmadan canını vermeye hazır bir Yüzbaşı…
Ve onun ardından, beklemeyi öğrenmek zorunda kalan bir kadın… Sabırla, acıyla ve korkuyla sınanan bir hasret…
Bu satırlar yalnızca bir aşk hikâyesi değildi; adı konulamayan bir acının ve susarak taşınan bir hasretin adını koyma çabasıydı bu satırlar...
İşte tam olarak buydu Asef-i Hasret!
Çünkü sevdiğinin yolunu gözlerken durmadı genç hemşire; şifalı elleriyle yaralı askerlere nefes olmaya çalıştı. Kimi zaman kanla, kimi zaman gözyaşıyla sınandı. Her sedyede başka bir hikâye, her pansumanda başka bir yarım kalmışlık... Kimi asker şehre döndü, kimi bir tabutla… Ardında kalanlar ise hep aynıydı: suskun bir ana, yarım kalmış bir sevda ve büyüyemeyen çocukluklar…
Nefes’in Yiğit’e kavuşma umuduyla saydığı günler; Anka Timi’nin komutanlarını kurtarmak için çıktığı yolculuklar ve her adımda karşılarına çıkan engeller… Gerilimle, sırlarla ve en çok da acıyla örülü bir mücadele… Her satırda biraz daha ağırlaşan bir bekleyiş…
Her sözcükte, her satırda, her sayfada o kırk saniyelerin ardında kalan gerçekleri bulacaksınız; belki kendinizi, belki kaybettiğiniz belki de beklediğiniz sevdiğinizi...
Bu sayfalarda anlatılanlar bir kurgu olabilir.
Ama hissettirdikleri kanla yazılmış bir milletin, acıyla sınanmış bir ulusun gerçeklerinden başka bir şey değildir!