7.Bölüm: “Bekleyiş”
Üsteğmen Hicran Akıncı…
Poligonun içi barut kokusu ile kaplı. Kurşun izleriyle delinmiş siyah hedefler, beton duvarların önünde sallanıyor, kırmızı alarm ışıkları tavanda aralıklarla yanıp sönüyor. Rehine kurtarma tatbikatı için hazırlanan bina, gerçek bir operasyon alanı gibi düzenlenmişti; dar koridorlar, kör noktalar, flaşbang (ışık ve ses bombası) ve içeride gizlenmiş sivil hedefler…
Çelik yeleğimin ağırlığını omuzlarımda hissediyorum, duvara yaslandım. Nefesimi kontrol etmeye çalışıyorum ancak kalp atışlarım buna izin vermiyor. Çünkü karşımda duran adam, herhangi bir komutan değil.
Kıdemli Yüzbaşı Kürşat Türkeli.
Beni eğitime aldı, Altay Timi bu eğitimin sonucunu dört gözle bekliyor. Eğitimden başarıyla geçemezsem değil İlbilge Hatun, Cumhurbaşkanı bizzat kendisi gelse o operasyona benimle gelemezsin dedi.
Operasyonlarda soğukkanlılığı ile ün salmış, hata affetmeyen bir bordo bereli. Çünkü kendisi hiçbir operasyonda hata yapmayan bir askermiş.
“Senaryo aynı!” dedi, ses tonu her zamanki gibi sert çıktı. Aynı tonda devam etti konuşmaya; “İçeride üç terörist, iki rehine var. Rehinelerden biri yaralı. Önceliğin hedefi etkisiz hâle getirmek değil, rehineyi sağ çıkarmak!”
“Emredersiniz komutanım.” dedim.
“Elin tetikte olabilir Üsteğmen,” dedi göz göze geldik, “Ama zihnin tetikte değilse ilk kaybettiğin şey rehine olur.”
Sürekli rehineyi kaybedebilirsin imâsı yapıyor. Ama ben bugün kendimi kanıtlamak istiyorum.
Kürşat Komutan elini kaldırınca tatbikat başladı. Kapının yanında pozisyon aldım. Yanımda Ayı lakaplı Baran var, geri sayımı başlattı.
“Üç… iki… bir…”
Kapıyı kırdı Baran ve hızlıca daldım binaya. İlk odaya girişim yine hızlı oldu. Sol temiz, sağ temiz. İkinci koridora geçtiğim an içeriden çığlık sesi geldi.
“YARDIM EDİN!”
Refleksle hızlandım. İşte tam olarak bu refleksim yüzünden hata yaptım. Köşeyi kontrol etmeden döndüm. Bir anda kırmızı lazer göğsüme düştü.
“ÖLDÜN!”
Simülasyon silahından çıkan tiz ses kulaklarımda yankılandı. Bir saniye sonra sırtım sertçe duvara yaslandı. Kürşat Komutan'la göz göze geldik. Beni kolumdan çekiştirip;
“Ne yapıyorsun sen?” diye bağırdı.
Kaskımın altında nefes nefese kaldım.
“Rehineyi…” dedim ama cümlemi tamamlamama izin vermedi.
“Rehineyi kurtarmaya çalışırken kendini öldürttün!” diye tekrar bağırdı.
Sinirden çenesini sıktığını fark edince sessiz kaldım. Koridorun başındaki eğitim teröristi hâlâ bana nişan almış halde bekliyordu. Kör noktayı tamamen atladım. Kürşat Komutan önümde durdu. Siyah eldivenli eliyle koridoru işaret edip;
“Bak!!!” dedi.
İşaret ettiği yöne baktım, sessiz kalmaya devam ediyordum.
Kürşat Komutan;
“Ses duydun diye koşarsan seni istedikleri her yere yönlendirirler. Panik, eğitimli adamın bile algılarını kapatır. Bir rehine kurtarma operasyonunda en tehlikeli şey acele eden askerdir! Sabırlı olmayı öğrenmek zorundasın!” deyince bakışlarımı kaçırdım.
Sinir oluyorum komutana şu an… çünkü çok haklı!
Kürşat Komutan devam etti;
“Sen hızlısın Üsteğmen Hicran. Reflekslerin güçlü. Çatışmada iyisin.” Bir adım yaklaştı. “Ama düşünmeden hızlandığında kontrolü kaybediyorsun. Gerçek operasyonda bu hatayı yaparsan,” dedi sertçe, “Sadece sen ölmezsin. Arkandaki tim de ölür. Rehine de!”
O cümle mideme yumruk gibi oturdu. Koridorda birkaç saniye sessizlik oldu. Tavandaki alarm ışığı karşımdaki komutanın yüzüne kırmızı gölgeler düşürüyordu. Her zamanki gibi ifadesizdi yüzü ve her zamanki gibi gözü üzerimde. Beni ölçüp tartıyor. Operasyon için onayı vermezse başka time gitmek zorunda kalacağım. Çünkü o operasyon bensiz olmaz!
“Tekrar!!!” dedi sonunda.
Derin bir nefes alıp verdim. Aynı yerime geçip pozisyon aldım.
Kapıya yaklaşırken bu kez acele etmedim. Adımlarımı yavaşlattım. Silahımı köşeye çevirmeden önce aynalı kamerayı uzattım. Kör noktayı kontrol ettim.
İki hedef var. Biri rehinenin arkasında, diğeri sağ çaprazda.
“Temas var.” diye fısıldadım kulaklığa.
Yanımda Kerem vardı, flaşbang (ışık ve ses bombası) hazırladı.
Kürşat Komutan, sessizce bir adım arkamdan izliyordu. Bu kez kapı açıldığında içeri dalmadım. Reflekslerimi, kendimi hatta kalp atışlarımı bile kontrol ediyorum. Bekledim.
Terörist attığımız flaşbang sayesinde pozisyon değiştirmek zorunda kaldı, saniyelik boşluk oluştu. İşte o an odaya daldım, ilk hedef göğüs, ikinci hedef omuz. Hızlıca adımlayıp rehineyi oluşabilecek çapraz ateşten çıkarmak için yere çektim.
“Alan temiz!”
Kulaklığımdan kısa bir sessizlik oldu. Sonra Kürşat Komutan’ın sesi duyuldu.
“…Şimdi asker gibi düşündün Üsteğmen Hicran.” dedi.
Nefesimi yavaşça verdim. “Ohhh…” dedim.
Evet, Altay Timi’ne dahil olalı 10 gün oldu. Dikişlerim iyileşti; gerçi iyileşmese de bu eğitimler hızlıca başlamalıydı. Her geçen gün benim için zaman kaybı. O yüzden iyiyim deyip her türlü eğitime katıldım. İki gün arayla 3 dikişim patladı. Revir doktoru tekrar sütür attı. Enfeksiyon kapmadıktan sonra sıkıntı yok, deyip eğitimlere yine devam ettim.
Kürşat Komutan bu durumu yine görmezlikten geldi, inisiyatif kullandı.
“Neden bu kadar acele ediyorsun? Neden bu kadar sabırsızsın bu operasyon için öğreneceğim! Ve geçerli bir bahanen yoksa bu kadar sabırsız birini timimle birlikte operasyona götürmem!” diye uyardı beni.
Her ne kadar sakin kalmaya çalışsam da olmuyor, aniden reflekslerim devreye giriyor ve maalesef acele davranıyorum. Simülasyonlarda hep ikinci denemede başarılı oluyorum; ilkinde sabırsız davranıp hata yapıyorum. Yarın yine rehine kurtarma eğitimi olacak. Bakalım yarın sıfır hata ile o eğitimi tamamlayabilecek miyim, kendim bile merak ediyorum.
Hepimiz eğitim alanından çıktık, askeri araçlarla karargaha döndük. Üzerimizdeki teçhizatları çıkarıp normal kamuflajlarla yemekhaneye indik. Hem yemek yiyip hem sohbet etmeye başladı tim. O sırada varlığını bile unuttuğum telefonumun cebimde ısrarla çaldığını fark ettim. Elime aldığımda İlbilge Hatun’un aradığını gördüm. Hızlıca masadan uzaklaşıp telefonu cevapladım.
“Başkanım!?” diye açtım.
“Nasılsın Hicran?”
“İyi olmaya çalışıyorum, sizden emir bekliyorum.”
“Az kaldı, yurt dışındaki ekipten haber bekliyorum ben de ve galiba doğru iz üzerindeyiz. Herhangi bir hata olmamalı. Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi Hicran?”
“Anlıyorum Başkanım, merak etmeyin.”
“Oğlumla aran nasıl, zorladı mı seni hiç?”
“Önemli değil, ben sonuç odaklıyım. Sonuçta Masal Kız'a kavuşmak varsa çektiğim zorluğun hiçbir anlamı yok, gelip geçici…” dedim.
“Aferin sana Hicran, görüşmek üzere kızım. Unutma kinini, öfkeni ve Hilal’i kurtarma aşkını diri tutacaksın! Bunu önce Hilal’e, sonra değerli ailene, sonra da bu vatan evlatlarına borçlusun.” dedi.
“Merak etmeyin Başkanım, kinim daima diri!” dedim.
“Görüşmek üzere güzel ve güçlü askerim!” deyip telefonu kapattı.
Ben de kapatıp cebime koydum.
Omuzlarım düştü, çünkü artık omuzlarım bu yükü kaldırmıyor, ne yapacağımı bilemiyorum. Tekrar masaya döndüğümde yemeğe devam edemedim, tabldotu alıp boşların olduğu alana bıraktım ve bahçeye çıktım.
İlbilge Hatun'un "değerli ailen" dediği cümlede takılı kaldım.
Ailem bu devlet için, bu millet için çok değerli ama keşke evlatları için de biraz çabalayan bir aile olsaydı keşke. Yetimhanede değilde ev ortamında, ailemin yanında büyüseydim keşke. Ellerim cebimde yavaş yavaş adımlayıp derin düşüncelere daldım. Ne çocukluğumu yaşayabildim ne genç kızlığımı. Şu koskoca dünyada yaprak gibi oradan oraya savruldum. Bana şunu yapacaksın dediler, yaptım. Askerlikten başka bir meslek tercih edemezsin dediler, askerliği tercih ettim. Çok da severek yapıyorum, bir işe yaradığımı düşünüyorum. Ama Masal Kız’ın kaçırılmasıyla dünyam altüst oldu. Üstüne bir de başarısız bir operasyonla onu daha da uzağa götürmelerine, daha korunaklı bir yerde esir tutmalarına sebep oldum. Teşkilattan iki kişi şehit oldu. Çıkacağım ikinci operasyon aklıma geldikçe gerildikçe geriliyorum. İlk defa duanın gücüne sığınmak istiyorum. Aslında ben çok da inançlı biri değilim. Belki de içine düştüğüm boşluk inançsızlıktan da kaynaklanıyor olabilir.
"Hicran Üsteğmen!" diye biri seslendi. Bu sesle tüm düşüncelerimden uzaklaştım. Dönüp baktığımda yüzü tanıdık gelen bir asker bana doğru adımlıyor. Elinde sigarası, gelip tam karşımda durdu.
"Yemeğini yarım yedin, gelen telefon ya önemli birinden ya da tatsız bir haber aldın! Son anda yetiştim ben yemeğe, sen kalktın ben oturdum masaya…” dedi.
Kaşlarım çatıldı.
"Pardon, beni hatırladığını düşünmüştüm," deyip elini uzattı.
“Kıdemli Üsteğmen Aliyar Şanlı. Beni kurtarırken yaralanmıştın," dedi.
Ne yapacağımı bilemedim. Rütbede miyiz yoksa rahat mı davranmalıyım, bir an bocaladım. Tebessüm etti Aliyar Komutan;
"Rütbede değiliz, rahat" deyince tokalaşıp; "Memnun oldum, ayrıca geçmiş olsun," dedim.
"Sana da geçmiş olsun. Revir doktorundan öğrendim, maşallah nur topu gibi 13 dikişin varmış." dedi.
Tebessüm ettim; “Önemli değil, ben sonuç odaklıyım. Sonuçta sizi sağ salim kurtardık."
“Eyvallah,” dedi. “Rütbe olarak senden üstünüm ama Altay Timi’ne senden sonra katıldım. O yüzden kendi aramızda ast-üst işi olmasın. Tabii sen rahatsız olmayacaksan.” dedi.
"Bana fark etmez, kalıcı değilim. Ne Altay Timi'nde ne bu karargahta. Operasyondan sonra kendi yoluma bakacağım," deyip omuz silktim.
Kaşları çatıldı.
"Bordo Bereli olmak istemez miydin? Hem de Kürşat Komutan'ın eğitimlerinden geçerek." deyince sırıttım.
"O eğitimlerden sağ çıkabileceğimi düşünmüyorum, o yüzden bordo bereli hayallerime veda etmek zorundayım," dedim.
"Abartma, o kadar da zor değil."
"En son dayanıklılık testinde boğuluyordum, sırf 3 saniye nefesimi fazla tutamadım diye eğitimden geçirmedi beni!" dedim.
"Tahmin edeyim, bir damacana suyu kafana boca etti."
"Evet, öyle yaptı.”
Gülümsedi; "Bu adamın tekniklerine bayılıyorum…" dedi.
O sırada Altay Timi görüş alanıma girdi. Kürşat Komutan'la birlikte bize doğru geliyorlar. Hemen sigarasını attı Aliyar, ikimiz de hazır ola geçtik. Kürşat Komutan eliyle "rahat" der gibi işaret edince biz de rahat pozisyonuna geçtik. Altay Timi yanımıza geçip tek sıra halinde dizildi. Önce onlara baktım, tam yanımda Esra vardı.
"Yemekten sinirli kalktı, ne olduğunu anlamadık" dedi. Acaba onun yanında telefona cevap verdiğim için bana mı sinirlendi diye düşündüm.
Kürşat Komutan;
"Altay Timi, bugün yeniden sizinle eğitim binasına geçeceğiz. Simülasyon hazır, rehine kurtarma operasyonu yapacağız. Ve tabii ki Hicran Üsteğmen en önde olacak. İlk denemede sıfır hata ile bu eğitimi tamamlarsa operasyonda bizimle birlikte. Bu defa ikinci şansı yok, kimse yardım etmeyecek, uyarmayacak, kulaklıklar kapalı olacak. (Bana baktı) Eğer o binadan bir adım bile hata yaparak çıkarsan Altay Timi'ni ve yapılacak rehine kurtarma operasyonunu unut!" dedi.
"Ama Komutanım..." demiştim ki Aliyar bileğimden tuttu. "İtiraz etme!" diye fısıldadı. Kürşat Komutan kaşlarını çattı, önce bileğimi tutan ele baktı, sonra benim gözlerime.
"Öğreteceğim sana sabretmeyi, sabırlı olmayı öğreteceğim. Dua et şimdi Hicran Üsteğmen, o simülasyon alanından sıfır hata ile çıkmak için dua et. Çünkü bugün sana ikinci şansı vermeyeceğim!" dedi. Arkasını dönüp yürüdü.
Derin bir nefes alıp verdim. Esra'ya döndüm. "Bir şey mi oldu?" diye sordum.
"Bilmiyorum ama öfkeli, sadece onun farkındayım" dedi.
Tekrar ek binaya adımladık. Tam teçhizat eğitim için hazırlandık. Askeri araçlarla bizi günlerdir eğitim aldığımız diğer binaya getirdiler. Dış kapının önünde bekledim. Gözlerimi kapatıp 3 defa derin derin nefes aldım. "Sıfır hata Hicran, yapabilirsin. Masal Kız için yapabilirsin. Unutma, acele edip reflekslerin devreye girdiği an namlunun ucunda Masal Kız olabilir. Onu sağ kurtarmak istiyorsan reflekslerine sahip çık!" diye kendi kendimi teskin ettim.
Geri sayım başladı. "3, 2, 1" dediler ve Baran kapıyı kırdı. Acele etmedim, hızlı adımlamadım. Yavaş yavaş ilerledim. Kör noktaları görmek için aynalı kamerayı kullandım. Her an her yerden bir terörist çıkabilir ihtimali ile yavaş, temkinli ve adım adım ilerledim. Duyduğum seslere kulaklarımı tıkadım, yardım çığlıklarını duymazlıktan geldim. Ve bingo! Son kontrol ettiğim odada iki rehine, üç terörist var. Üç mermi, biri sağ omuza, biri tam alnına sonuncu göğüs kafesine isabet ettirildi. Rehineleri yere düşürdüler, flaşbang atıp iki rehineyi de sürükleyerek çıkardım. İnsan şeklindeki bu tulumlar insan ağırlığı baz alınarak yapıldı, yine de sürüklemeyi başardım.
Odadan çıkınca tüm ışıklar yandı. Hafif tempoda alkış sesleri duydum. Dönüp baktığımda Altay Timi ile karşılaştım. Kerem, "Harikaydın Üsteğmen Hicran, gerçekten sıfır hata ile kurtarmayı başardın. Yardım çığlıklarını duyunca reflekslerin devreye girecek diye çok korktum ama sen temkinli yaklaştın" dedi.
Kürşat Komutan'ın gözlerine baktım. Kaşları çatık, yüz ifadesi hâlâ öfkeli. Neden sinirlendirdim onu, farkında bile değildim. "Bizimlesin!" deyip arkasını döndü ve çıktı binadan. Tim beni tebrik etti. Esra'ya baktım. "Neden kızgın?" diye sordum.
"Kürşat Komutan'ın sinirlenmesi için ekstra bir bahaneye hiçbir zaman ihtiyacı olmadı. Bazen rüzgar hızlı esti diye sinirlendiği olur, bazen de yavaş esti diye. Baran yemek yerken ses çıkarıyor diye ona da öfkelenir. Bilemiyorum, sende de bir şeylere takılmıştır. Bizimle devam edersen, time dahil olursan 3-5 seneye neye kızdığını ancak çözebilirsin…" deyip gülümsedi.
"Neyse, en azından operasyon için zorluk çıkarmayacak" dedim.
Esra, "Şu operasyonu çok merak ediyorum, bakalım amaç ve hedef kim?" dedi. Sessiz kaldım. Operasyonla ilgili harici bilgi vermem kesinlikle yasaktı. O yüzden sorulan sorulara cevap vermiyorum, sessiz kalıyorum. Anlayış gösterip ısrar etmiyorlar. Yemek yerken ses çıkarmadığıma eminim, acaba yemek yemedim diye mi kızdı bana? Neyse sonuca bakalım, sonuç benim için güzel oldu.
🖋️🖋️🖋️🖋️
Eğitim operasyonunu sıfır hata ile tamamlayalı 13 gün oldu. Tam 13 gün geçti. 13 gün boyunca bireysel eğitimlere dahil oldum. Tabiri caizse Kürşat Komutan içimden geçti, başkasının beni eğitmesine izin vermiyor. "Öğreteceğim sabırlı olmayı sana öğreteceğim" deyip sürekli zorladı beni. Ama umrumda değil, sonuç odaklıyım diye geçiştiriyorum. 3 saat aralıksız bordo eğitimi verdi bana. Artık kendisi yorulduğu için paydos dedi ve ikinci bir kelime konuşmadan arkasını dönüp çekip gitti. Hâlâ şu soğuk tavırları ve öfkesi neden çözemedim.
Soyunma odalarının olduğu yere attım kendimi. Duş aldım, temiz kamuflajlarımı giydim, saçımı sıkıca da topuz yaptım. Koridorda ilerlerken değişik bir hareketlilik olduğunu fark ettim. Bir şey var belli ama ne bilemiyorum. Elimi cebime attım, telefonuma baktım, arayan soran yok. İlbilge Hatun bir daha aramadı beni.
Karargah bahçesine çıktım, dinlenmek istiyorum. Lojmana doğru adımlamaya başlamıştım ki karşıdan ana binaya koşturan askerleri gördüm. Bir tanesini durdurdum. "Neler oluyor?" diye sordum.
"Başka kurumdan misafir var denildi, Kurmay Albay Altay Akıncı kırmızı alarm verdi" dedi. Kaşlarım çatıldı. O sırada helikopter sesi duydum. Bahsedilen ziyaretçi geliyor diye düşündüm. Dönüp baktım, elimi alnıma dayayıp güneşe siper ettim. Helikopterin üzerindeki yazıyı okuyunca "İlbilge Hatun" diye mırıldandım. Çünkü helikopter Milli İstihbarat Teşkilatı'na ait bir helikopterdi. Ben de karargah binasına doğru koşmaya başladım. Sonunda geldi, beklediğim haber ve emir geldi.
Hızlıca koşarken kendi adımı duydum. "Üsteğmen Hicran!" diye gür ve tok bir sesle biri bana seslendi. Dönüp baktığımda rahat bir tavırla sigara içen Kürşat Komutan'la göz göze geldim. Onu ilk defa sigara içerken görüyorum. Komutana doğru adımlayıp asker selamı verdim. "Rahat" dedi, rahat pozisyonuna geçtim.
"Ne bu acele?" diye sordu.
"Helikopteri gördüm, gelen sanırım İlbilge Hatun" dedim. Sigarasını yere atıp postalıyla ezdi ve söndürdü.
"Evet, gelen annem. Dairene geç Hicran Üsteğmen, lojmanına git ve dinlen" dedi.
"Ama Komutanım..." deyince elini havaya kaldırıp susturdu beni.
"Seni görmek için geldiyse haber verecektir. O haber gelene kadar seni karargah binasında görmeyeceğim, dairene geç!" dedi ve yine arkasını dönüp öylece yürümeye başladı.
Öfkeden dişlerimi sıktım. O an cebimdeki telefonun titreştiğini fark ettim. Hemen elime alıp cevapladım.
"Başkanım?"
"Toplantı odasında seni bekliyorum, 3. kattaki toplantı odası…" dedi.
"Hemen geliyorum!" deyip telefonu cebime koydum ve piç piç sırıttım.
Kürşat Komutan önde, ben arkada karargah binasına doğru yürümeye başladık. Kürşat Komutan birden durdu, ben de durdum. Bu defa ona çarpmadım. Omzunun üzerinden bakış attı, beni görünce tamamen bana doğru döndü.
"Sana lojmanına, dairene geç dedim, emir verdim. Neyi anlamadın?" diye sordu. Genişçe tebessüm ettim.
"İlbilge Hatun toplantı odasında beni bekliyor Komutanım. Müsaadenizle Başkanım'ın yanına gidiyorum!" deyip başka bir cümle kurmadan öylece adımlayıp geçtim yanından. Şimdi keyfim yerine geldi, zaten beklediğim operasyon emri de birazdan gelecek. Birazcık bu binada keyiflenmek benim de hakkım.
Sadece aklımda dönüp duran bir şey var: Ne oldu da Kürşat Komutan tekrar bana sinirli davranmaya başladı?