8. Bölüm

1820 Words
İyi okumalar Berke Vural Üzerime lacivert kapüşonlu ceketimi giyerken salona geçtim. Birkaç gündür yoğun çalışıyorduk o yüzden Güneşle çok vakit geçiremiyordum. Güzel kızım her geçen gün o kadar büyüyordu ki. Aslında tek bir saniyesini bile kaçırmak istemiyordum hayatının. Her dakika, her saniye yanında olmak istiyordum. Ama onun geleceği için çalışmam gerekiyordu. Kemal amcalar geleli 5 gün olmuştu ve burada oldukları süre Uygar için çok zor geçmişti. Çalışma odası olarak kullandıkları boş odayı Kemal amca ve Selvi teyzeye vermişlerdi. Alya annesi ve babası evdeyken aynı odada yatmanın garip kaçacağını söyleyip Uygarı salona postalamaya çalışıyordu. Eylül ve Güneş gün geçtikçe daha iyi anlaşıyorlardı. Aralarında farklı bir bağ oluşmuştu. Sadece Güneşle de değil, hepimizle çok iyi anlaşmıştı. Açıkçası garip geliyordu sadece birkaç hafta da bu kadar bizden olması. Sanki o hep varmış, hep bizimleymiş gibi hissettiriyor. Bu çok değişik değil mi? Açıkçası en başta acaba alışabilecek miyiz diye düşünüyordum. Fakat zaten o hayatımızdaki eksik olan parçaymış ve geldiğinde puzzle tamamlanmıştı. Salonda televizyon izleyen kızımın yanına oturdum. O kadar tatlıydı ki. Yanağını öptüm. Eylül bahçe kapısından kucağında oyuncaklarla girdi. Beni görünce gülümsedi “Günaydın Berke Bey.” Dedi salondaki oyuncakları da kucaklarken. “Sana da günaydın Eylül.” Güneşin saçlarıyla oynuyordum oda hiç rahatsız değildi. Eylül kucağında bir dağ olmuş oyuncaklarla yukarıya çıkarken az kalsın merdivenden inen Ali abi ile çarpışıyorlardı. “Yürüyen bir oyuncak yığını ile çarpışıyordum az önce.” Dedi Eylül’ü düşmemesi için tutarken. “Ay özür dilerim Ali abi. Göremedim geldiğini. İyi misin?” Dedi Eylül mahcup sesle. “İyiyim ben sen de iyisin ya? Yardım edeyim mi?” diye sordu Ali abi basamakta yana kayarken. “İyiyim ben abim. Çıkartırım hemen yorulma sen.” Dedi merdivenlerden bu sefer daha dikkatli çıkarken. Güneş’i Ali abiye bırakıp mutfağa geçtim. Sultan abla kahvaltı hazırlıyordu. Yanına gidip fark ettirmeden arkada sarıldım. “Günaydın Sultanım.” Dedim ağzıma doğradığı salatalıklardan atarken. “Günaydın oğlum. Hadi geçin sofraya.” Dedi. Mutfak kapısından seslendim içeriye doğru. Ali abi kucağında Güneşle geldi mutfağa. Güneşi o kadar seviyordu ki. Kendi öz torunu gibiydi onun için. Sultan abla ve Ali abinin çocukları olmuyordu. Bunu öğrendikleri zaman Sultan abla bizim evde çalışıyordu benim bakıcımdı. O kadar iyi hatırlıyorum ki. Bir gün ellerinde kağıtlar, anneme sarılmış ağlıyordu. Küçücük yaşımda o kadar garip gelmişti ki onu ağlarken görmek. Yani o Sultan ablaydı. Gördüğüm en akıllı kişiydi. Bu akıllılık matematik sorularımı yaptırabileceğim türden değildi. Ben ne zaman üzülsem beni bir şekilde neşelendirirdi. Sultan abla, benim için sadece bir bakıcı değildi. Annemden daha anneydi benim için. Onun yaptığı gibi yapıp bir kurabiye vermiş ve kulağına bir şeyler fısıldamıştım. Belki çocukları olmaya bilirdi ama ben vardım. Ben onlarında oğlu olurdum. -------------------------- Kahvaltıdan sonra Ali abi ve Sultan abla dışarıya çıkmışlardı. Kaç zamandır baş başa vakit geçirmemişlerdi. Önceden hem Güneş’e bakıyor hem ev işleriyle uğraşıyordu ama artık Eylül vardı ve ona çok yardım ediyordu. Sultan ablayı da ikna etmiştik. İkisi de hazırlanıp çıkmışlardı. Bizde evde pinekliyorduk. Gerçekten pinekliyorduk. Bazen ben Güneşle oynuyordum bazen Eylül. Yaklaşık 1 buçuk saat bu şekilde geçmişti. En son Güneş koltukta çizgi film izliyor biz oyun oynuyorduk. Eylülde bir an durup benim gibi ne yaptığımıza baktı. Göz göze geldiğimizde ikimizde ne olduğuna anlam vermeye çalışıyorduk. “Oyun oynamaya bu kadar dalacağım aklıma gelmezdi.” Dedim gülerek. “Gerçekten öyle bir dalmışız ki.” Eylül de gülmeye başladı. Güneş’in gözleri kapanmaya başlamıştı. Başımla Güneş’i gösterdim. Güneş’e baktığında yüzünde sıcacık bir gülümseme oluştu. Tanıdık bir gülümseme. Benim kızıma bakarken yüzümde oluşan gülümseme. Güneş’i kucağına alıp odasına çıkarttı. O merdivenden inerken zil çalınca Eylül kapıya baktığını söyledi. Bende yerdeki oyuncakları toplamaya başladım. Kapı açıldığında içeriyi önce sesleri doldurdu Kemal amca ve Selvi teyzenin. Salona önce Selvi teyze girdi. Arkasından da yüzünde hafif morluklar, dudağının yanı kanamış şekilde Kemal amca. “Ya bak bir dinle Selvi anlattırmıyorsun ki.” Dedi Kemal amca bıkkın bir tonda. Ne olduğunu anlamaya çalışarak baktım ikisine de. “Neyini anlatacaksın ya? Bu yaştan sonra bile hala mı?” diye kızdı Selvi teyze. Çok bağırmıyordu ama ses tonu o kadar katıydı ki. Bağırmasından daha etkili olduğu aşikâr. Eylül yanıma yaklaşıp “Ne olduğuyla ilgili bir fikriniz var mı?” diye sordu sessizce. Başımı olumsuz anlamda sallamakla yetindim. “Güzel karım benim. Kafam yerinde değildi valla öyle olmasa yapar mıyım hiç?” Dedi Kemal amca. Sesinden belliydi uzun zamandır kendini anlatmaya çalıştığı. “Bende ondan bahsediyorum zaten. Senin yaşın kaç olmuş, hadi onlar genç ama sen neden uyuyorsun onun aklına?” Selvi teyze ‘onlar genç’ derken bizi göstermişti. Ama ‘onun aklına’ derken kapıyı. Gerçekten ne oluyor burada? “Selvi’m vallahi sataştıkları için oldu. Tutamadım bende kendimi.” Diye kendini savunmaya geçti bu sefer Kemal amca. Selvi teyze tam cevap verecekken araya girdim. Yoksa bu atışma uzar giderdi. “Hop hop. Selvi teyzem, Kemal amcam. Ne oluyor? Bize de anlatsanız?” dedim ortalığı sakinleştirmeye çalışırken. Selvi teyze ben öyle söyleyince kollarını göğsünde kavuşturdu, kaşlarını çatıp Kemal amcaya döndü. “Görüyorsun demi hem rezil olduk hem çocukların rahatını bozduk senin yüzünden. Geldik bağrışıyoruz evlerinde.” Diye kızdı bu sefer. “Olur mu Selvi teyzem, biz sadece ne oldu diye merak ettik. Kemal amcanın yüzü bu şekilde, siz kavga ediyorsunuz.” Dedi Eylül. Bende başımı sallayarak onayladım onu. “Beter olsun. Dün biraz erkek erkeğe dolaşmak için dışarıya çıkmışlar Uygarla. Nasıl anlatıyorlar ama bir görseniz; Gidip bir restoranda yemek yiyeceklermiş, ondan sonra da çay bahçesinde otururuz diyorlar. Meğer meyhaneye gitmişler yemek yemeye beyefendiler.” Anlatırken gözünden anlaşılıyordu siniri. “Ondan sonra da çıkmışlar eve gelirken sanki çok gençmiş gibi birde kavgaya karışıyorlar. Gecenin bir vakti geliyorlar eve bu suratla. Nasıl sinirlen miyim? Hayır yani senin benim bilmediğim ne gibi bir derdin var meyhanede kafayı çekecek kadar acaba?” Vay canına! Dün akşam dışarıya çıkacaklarını biliyordum. Ama sonrasında olanlardan haberim yoktu. Eve dönüşlerinin bu kadar olaylı olacağını tahmin etmemiştim. “Valla ben Kemal amcaların durup dururken kavga ettiğini düşünmüyorum.” Dedi Eylül hangi ara alıp geldiğini anlamadığım buzu Kemal amcanın göz altına koyarken. Eylül öyle deyince Kemal amca umutlanıp konuşacaktı ki “Ama yine de sonuna kadar haklısın Selvi teyze. Hani kavga olayı bir tarafa bunu bilinçsizce yapacak kadar içmemeliydin Kemal amca.” Dedi buzu bırakırken. Selvi teyze kollarını çözmeden koltuğa oturdu. Bu olayı öyle çabuk kapatmaya niyetli değildi. ------------------------------------- Eylül Yücel Kemal amca bin bir uğraşla Selvi teyzeden özür dilemiş ve sonunda barışmışlardı. Tabi Selvi teyze buzu morluklara bastırırken öcünü almayı da ihmal etmemişti. Tam sonunda oturmuş rahatlamışken bir kez daha zil çalmıştı. Ve bu sefer yarım saat önce yaşadığımız senaryonun aynısını Alya ve Uygar ile yaşamıştık. Fakat onları barıştırmak o kadar kolay olmamıştı. Ne yaptıysak arada bizde kaynamıştık ve sonuç olarak koltukta sessizce oturmayı seçmiştik. Bir süre boyunca biz sessizce oturmuş beklemiştik. Onlarda gönüllerince tartışmışlardı ve en son Alya yorulduğunu söyleyip kavgayı bitirmişti. Bir anda evde olanlar kontrolümüzden nasıl çıkmıştı anlayamamıştık. Şu an ise saat gece 1’i çeyrek geçiyor ve ben hala uyuyamıyorum. Yatakta dönüp durmayı bırakıp Telefonuma uzandım. Sosyal medyada boş boş gezinirken kulağıma küçük tıkırtılar geldi. Aslında tıkırtı olduğundan bile emin değildim ama korkmuştum bir kere. Mümkün değil uyuyamam. Yavaşça yatağımdan kalkıp olabildiğim en sessiz şekilde açtım kapıyı. Artık kesin emindim aşağıda biri vardı. Merdivenden hızlı ama sessiz bir şekilde indim. Aşağıda merdivenin yanında duran vazonun yanına gittim. İçindeki yapay çiçekleri çıkartıp kenara koydum ve vazoyla mutfağa ilerledim. Bu kadar sürede bile ses çıkarmamış olmam gayet iyiydi. Aşağı inerken de korkuyordum ama mutfakta gördüğüm siyah siluet kalbimin hızlanmasını sağlamıştı. Elimdeki vazoyu daha çok sıkıp mutfağa girdim. Tam vazoyu karşımdaki kişinin kafasını indiriyordum ki bana döndü. “Eylül?” “Berke Bey!” dedim nefesimi düzene koymaya çalışırken. O kadar korkmuştum ki. “İyi misin?” dedi elime su verirken. Suyu alıp birazını içtim “İyiyim. Sadece ben ses duyunca, hırsız sandım. Sizi de bir an öyle görünce korktum.” Dedim kesik kesik. “Seni de mi uyku tutmadı?” dedi sonunda kendime gelebildiğimde. Başımı salladım tebessüm ederken. Dışarıdan sızan ışık çekti dikkatimi bir an. Cama doğru ilerledim. Dolunay vardı ve o kadar güzel parlıyordu ki. Dolunayın anlamı çok farklıydı benim için. Annemin öldüğü günün akşamı, benim hayatta tek başıma kaldığımı dibine kadar anladığım o akşam, yatağımda örtüme sarılmış camdan bakıyordum. Aynı bu akşamki gibi çok güzeldi ay. Bütün gece uyumamış dolunaya bakarak ağlamıştım. O günden sonra her dolunayda oturup annemle konuştum. Ağladım. Sanki karşımdaymış gibi anlattım. Belki deliceydi ama daha küçüktüm ve anneme ihtiyacım vardı. Sonra yıllar geçti ben büyüdüm ama bu alışkanlığımdan vazgeçmedim. Fakat buraya geldiğimden beri daha yoğundum. O yüzden dolunayı takip etmek aklıma dahi gelmemişti. Akmaması için uğraştığım göz yaşlarımı daha fazla tutamadım. Önce bir tane aktı, hemen sonra bir tane daha. Gözümün önüne gelen battaniyeye sarılmış ağlayan küçük Eylül ile yüreğimde kabuk bağlamayan bir yaranın ince ince sızladığını hissettim. “Eylül? Ne oldu?” yanıma gelen Berke beyin yüzene bakmadan sildim göz yaşlarımı. “Hiç.” Dedim sesimin titrememesine dikkat ederek. “Neden ağlıyorsun o zaman?” fakat görmüştü göz yaşlarımı. Durdurduğum yaşlar tekrar akmaya başladı. “Anlatmak istersen dinlerim.” Dedi elini destek vermek için omzuma koyarken. Ağzımdan bir hıçkırık kaçtı. Berke bey elini sırtıma koydu merakla yüzüme bakarken. İlk geldiğim zamanlarda Sultan ablayla konuştuklarımız geldi aklıma. Ona anlatırken ne kadar zorlandığımı hatırladım. Anlatırken ne kadar zorlandığımı ama sonra biraz olsun ferahlık yüreğime ferahlık yayıldığını. Şimdiye kadar içimde biriktirmiştim her şeyi. Anlatacak kimsem olmamıştı. Şimdi konuşmanın, anlatmanın hafifliğini keşfetmişken, çevremde beni saf bir merakla sorgulayan insanlar varken anlatmak için daha doğru bir zaman düşünemiyordum. “Annem ben küçükken öldü. Babam alkolikti ve sürekli döverdi, vururdu, kırardı. Annem doğduğumdan beri beni korumakla uğraşmıştı. Öldüğü gün babam eve gelmeye bile tenezzül etmemişti. Zaten çok kimsemiz yoktu, mezarlıkta baş sağlığı dileyip gitmişti herkes. O gün gerçekten yalnız kaldığım ilk geceydi. En çok o zaman anlamıştım bu hayatta kimse sonsuza kadar yanımızda kalmıyormuş. Bütün gece oturup ağlamıştım aya bakarak. Önceden annem vardı o koruyordu beni babamdan. Ama artık yalnızdım. Çaresizliğime ağladım. Güçsüzlüğüme, yalnızlığıma. Ama en çok anneme ağladım.” Sona doğru hıçkırıklarım durmuş ama göz yaşlarım arka arkaya akıyordu. Sessiz ve hareketsizce beni dinlemişti Berke Bey. Hala akan göz yaşlarıma uzandı eli. “O küçük Eylül’e sıkıca sarılmak isterdim. Her şeyin geçeceğini ve onun çok güçlü bir kadına olacağını fısıldardım kulağına.” Dedi nemli gözleriyle bana bakarken. “Her şey geçiyor da geçerken yaşattıkları hep baki kalıyor.” Dedim çatallaşan sesimle. “Ama sen güçlüsün. Sen izi kalan yaralarınla bu kadar güzelsin.” Dediğinde burnumu çekip dolunaydan ona çevirdim bakışlarımı. “Belki de o kadar güçlü değilimdir. Belki de hala battaniyenin altında sabaha kadar ağlayan o küçük kız çocuğuyumdur. Ağlamaktan başka hiçbir şey yapamayan.” “Sen çok güçlüsün Eylül. Gözlerin öyle söylüyor, duruşun öyle söylüyor. Ama yorulmuşsun. Güçlü olmaktan, bir şeylerin üstesinden tek başına gelmekten. Hep bu kadar güçlü kalamazsın. Her şeyi tek başına yapamazsın. Bak biz varız. Bu zamana kadar yalnızdın ama artık değilsin.” Dedi gözlerime bakarken. Yüzümde ufak bir tebessüm oluştu göz yaşlarımın arasında. Haklıydı ben artık yalnız savaşmak zorunda değildim. Bugüne kadar hep tek başıma savaşmıştım ama artık böyle olmak zorunda değildi. Artık arkamda duran bana destek olan insanlar vardı. Ve bu benim en büyük hediyemdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD