sesiz veda...

1448 Words
yazardan... Gecenin zifiri karanlığı, Karadeniz’in o geçit vermez yamaçlarına bir kefen gibi serilmişti. Rize’nin sarp kayalıklarına tutunmuş, rüzgârın her esişinde kemikleri sızlayan o iki göz oda, o gece hayat ile ölümün en ince çizgisinde, sessiz bir feryada ev sahipliği yapıyordu... Dışarıda fırtına, devleşen dalgaları kıyıya döverken; içeride Sultan Uygur, toprağın çatlaması gibi bir sancıyla kıvranıyordu. Kimsesi yoktu; ne bir ebe, ne bir komşu, ne de elini tutacak bir can yoldaşı... Sadece, bir köşede korkudan büzülmüş, gözleri dehşetle irileşmiş küçük oğlu Behzat vardı. Sultan’ın alnından akan terler, yerdeki hasıra damlıyordu. Dişlerini birbirine sürterek, acısını yüreğine gömmeye çalıştı ve titreyen eliyle oğluna işaret etti. "Behzat... Kuzum... Su getur," diyebildi feri sönen sesiyle. "Korkma... Nursi kardeşun geliyur. Sadece biraz... biraz yorilduk biz." diyebildi... Behzat, annesinin yerde çaresizce kıvranışını izlerken hıçkırıklarını içine hapsetti. yerden doğrulup mutfağa girdi. Küçücük elleriyle tuttuğu bakır tası suyla doldururken, aklında birer zehirli ok gibi dolanan o sorular canını yakıyordu, Ya Nursi, annemin karnındaki o daracık yerde nefessiz kaldıysa? Ya annem, Nursi’yi gün ışığına çıkaramazsa? mutfaktan çıkıp, küçük adımlarını direk annesinin yanı başına çevirdi. "Anne!" diye bağırdı Behzat, dizlerinin üzerine çöküp annesinin sırılsıklam olan saçlarını okşayarak. "Nursi çok mu büyük anne? Neden seni bu kadar incitiyor? Çıksın artık... Nefes alamıyor mu yoksa?" dedi çocuk aklıyla. Sultan, oğlunun yüzündeki o masum korkuyu görünce acısını bir anlığına unuttu. Elini zorlukla kaldırıp Behzat’ın yanağına koydu. Parmakları, oğlunun gözyaşlarıyla ıslandı. "Alıyor kuzum... Senun duaların ona nefes oliyur. Sen dua eçmeyi bırakma, Nursi seni duyiyur." O an, evin ahşap direklerini sarsan bir sancı dalgası daha geldi. Sultan’ın çığlığı, rüzgârın uğultusuna karışıp dağların kuytusunda yankılandı. Behzat, annesinin elini öyle bir sıktı ki, sanki kendi küçük bedeniyle annesini o uçurumun kenarından çekip alacaktı. Gözlerini kapatıp, bildiği tüm duaları hıçkırıklarla harmanlayarak mırıldanmaya başladı... Karanlık odada lambanın titreyen ışığı, bir hayatın başlaması için gereken o muazzam bedelin gölgesini duvara yansıtıyordu. Behzat, eşikte bekleyen kardeşinin hayaliyle, annesinin tükenmek üzere olan nefesi arasında sıkışıp kalmıştı. Karadeniz o gece bir doğuma şahitlik ediyordu; ama bu doğum, küçük bir çocuğun çocukluğunu o eşikte bırakıp bir gecede adam oluşunun da hikayesiydi. Babasının dört aydır hırçın Karadeniz dalgaları arasında kaybolan silüeti, Behzat’ın omuzlarına bir erkeğin yükünü çoktan bırakmıştı. Ancak annesinin içerideki feryadı, o küçücük bedenin taşıyabileceğinden çok daha ağırdı. Yağmur, gökyüzünden değil de sanki bir keder pınarından boşanır gibi yağıyordu. daha fazla dayanamayıp evden çıkıp yardım istemek için aşağı köye doğru koştu Gecenin karanlığında. Behzat, ayağındaki yırtık lastiklerle o dik yamaçlardan inerken dizleri kanadı, avuçları keskin kayalarda parçalandı. Ama hissetmiyordu. Kalbi, Nursi’nin annesinin içinde boğulma korkusuyla bir kuş gibi çırpınıyordu. belki dakikalar, belki de saatler sonra Köy meydanına vardığında, nefesi kesilmiş, yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Duaları artık fısıltıdan çıkmış, göğe yükselen bir yakarışa dönüşmüştü. uzaktan görünen ve ışığı yanan bir evi gözüne kestirnce hiç durmadan koşmaya devam etti. Tam o sırada, karanlığı iki devasa ışık huzmesi yardı. Gözlerini kör eden o beyaz parlaklığın üzerine geldiğini görünce çığlık attı Behzat. Lastikleri çığlık atan aracın ani freniyle yere kapaklandı. Çamur her yanına sıçramış, kalbi durma noktasına gelmişti. Behzat başını kaldırıp bu devasa ışığın yansıması neye ait olduğunu çözmeye çalışırken, bunun bir araba olduğunu hemen anladı. saniyeler sonra Arabanın kapısı hızla açıldı. İçinden şık ama ıslanmış bir takım elbiseyle çıkan adam, Behzat’ın yanına koştu. "İyi misin? Bir şeyin var mı küçük?" diye bağırdı. Sesi, köyün o sert ve köşeli şivesinden uzaktı; İstanbul’un nezaketini ama aynı zamanda büyük bir telaşı taşıyordu... Behzat, adamın elini tutarken hıçkırıklara boğuldu. "Ben iyiyim... Ama annem! Annem yukarıdaki evde, Nursi geliyor! Doğum yapıyor, kimsemiz yok, babam denizde! Lütfen yardım edin bey amca, ne olur yardım edin!" diyerek doğru düzgün konuşamadı bile. Adam, o ıssız dağ başında, gece yarısı karşısına çıkan bu çamur içindeki çocuğun dedikleriyle sarsıldı. Gözlerini yukarıdaki yamaçta cılız bir ışığın yandığı o küçük eve dikti. Şehirli adamın bakışları bir anda ciddileşti, şoku üzerinden atıp Behzat’ın omzunu kavradı. hiç düşünmeden Behzat'a bakıp,"Bin arabaya çabuk! Göster yolu!" dedi. Behzat hızla arabaya yönelirken, adamda direksiyon başına geçti. O gece Rize’nin sarp yamaçlarında, bir yabancının lüks aracı ile bir köylü çocuğun umudu, zamana karşı en büyük yarışına başlamıştı. Kader, dört aydır gelmeyen bir babanın boşluğunu, o gece hiç tanımadıkları bir yabancıyla doldurmaya hazırlanıyordu. dakikalar süren dolambaçlı bir yol ve engebeli yokuştan sonra Behzat nihayet evine geldiğini gördüğü an, araba durur durmaz inip eve doğru koştu. Kapı gıcırdayarak açıldığında, içeriye yağmurun soğuğuyla birlikte sarsıcı bir dehşet doldu. Behzat önde, arkasında soluk soluğa kalmış yabancı adam... Küçük odadaki gaz lambasının titrek alevi, yerdeki hasırın üzerine yayılan o karanlık kırmızılığı aydınlattığında Behzat’ın boğazından yırtılır gibi bir çığlık koptu. "Anne! Annem!" Sultan, hasırın üzerinde bir cenin gibi büzülmüş, çenesi titreyerek nefes almaya çalışıyordu. Altındaki kan, odanın rutubetli ahşap kokusuna ağır, metalik bir koku katmıştı. Sultan’ın gözleri artık odaklanamıyordu; acı o kadar büyüktü ki, bilinci yavaş yavaş karanlığa teslim oluyordu. Behzat, çamurlu elleriyle annesinin sırılsıklam yüzüne kapandı, hıçkırıkları odayı döven yağmur sesini bastırdı. Şehirli adam, gördüğü manzara karşısında bir an donup kaldı. Hayatında böyle bir çıplaklıkla, böyle bir çaresizlikle karşılaşmamıştı. Takım elbisesinin kollarını telaşla sıvarken, daha fazla dayanamayıp kadına doğru yaklaşıp, dizleri kan gölünün hemen dibindeki hasıra çöktü. Sultan’ın bileğine uzandı, nabzı zayıf bir kuş kanadı gibi düzensiz atıyordu. "Hanımefendi! Beni duyuyor musunuz?" diye bağırdı adam, sesi korkuyla çatallanarak. "Dayanmanız lazım, kanamanız çok fazla! Sizi buradan çıkarmam gerekiyor, hastaneye gitmeliyiz!" Sultan, güçlükle göz kapaklarını araladı; bakışları boşlukta bir şeyler aradı, sonra başucundaki Behzat’a takıldı. Dudakları "Nursi..." diye fısıldadı ama sesi çıkmadı. Sadece göğsü hızla kalkıp iniyordu. Behzat, adama dönüp dizlerinin üzerinde ona doğru emekledi. Adamın çamurlu paçalarına yapıştı, gözyaşları yüzündeki kirleri temizleyerek yanaklarından aşağı süzülüyordu. "Yalvarırım bey amca!" dedi Behzat, sesi bir vaveyla gibi yükselerek. "Götür bizi! Annem ölüyor, kardeşim içerde kaldı... Babam gelmedi, sen geldin! Bırakma bizi bu dağın başında, yalvarırım!" diyerek ağlamaya başladı. Kaos, odanın her köşesine sinmişti. Bir yanda can çekişen bir anne, bir yanda daha doğmadan ölümle burun buruna gelen bir bebek ve diğer yanda bir yabancının kollarında tüm dünyası yıkılmak üzere olan küçük bir çocuk... Adam, Sultan’ın bilincinin kapanmak üzere olduğunu anlayınca tereddüdü bir kenara bıraktı. "Hastaneye!" dedi dişlerinin arasından. "Başka çare yok, o yolları bu fırtınada nasıl ineceğiz bilmiyorum ama sizi burada bırakmayacağım!" dedi kararlılıkla. adam tereddüt etse de, Sultan’ı kucağına almak için hamle yaptığında, kadının ağzından kopan o acı dolu inleme, evin tahta duvarlarında yankılandı. Behzat annesinin elini bir an bile bırakmıyor, sanki onu hayata o küçük parmaklarıyla bağlı tutmaya çalışıyordu. Adam, Sultan’ın kan kaybeden bedenini kucağına aldığı gibi fırtınanın ortasına daldı. Yağmur, bir kırbaç gibi yüzlerine inerken, Behzat annesinin sarkan eline tutunmuş, tökezleye tökezleye evden çıkıp arabanın kapısına kadar geldi. Kalbi ağzında atıyor, "Kurtulacağız," diye sayıklıyordu. Adam, Sultan’ı arka koltuğa yatırdı. Behzat tam kapının koluna yapışıp içeri süzülecekken, Sultan’ın buz gibi eli oğlunun bileğine kenetlendi. O ana kadar acıyla kısılan gözleri, bir anlık mucizevi bir berraklıkla oğluna odaklandı. Ama bu bakışta umut değil, ağır bir vedanın gölgesi vardı. "Dur," dedi Sultan, sesi rüzgârın uğultusunu delip geçti. "Gelme... Sen kal." Behzat donakaldı. "Anne ne diyorsun? Geleceğim ben, kardeşimi göreceğim!" Sultan, ciğerinden kopan son bir gayretle oğlunun elini itti. Bakışları bir anda sertleşti, sesine sahte bir nefret katmaya çalıştı ama gözlerindeki yaşlar onu ele veriyordu. "Gelme dedim sana! Burada kalacaksın! Bu dağda, bu yıkık evde bekleyeceksin. Git... Git bu evden, girmek istemiyorum seninle o arabaya!" dedi bağırarak. Behzat, annesinin bu ani ve yaralayıcı tavrıyla neye uğradığını şaşırdı. Annesi onu ilk kez böyle itiyordu. "Anne, ne olur... Korkuyorum," diye hıçkırdı küçük çocuk. Sultan, adamın "Hemen gitmeliyiz!" diyen bağırtısı arasında Behzat’ın kulağına eğildi. Sesi artık sadece bir esinti kadar cılızdı, "Baban gelirse... Eğer denize vermediyse canını da dönerse eve... Ona de ki; Sultan, Nursi’ye nefes olmak için kendi nefesini bıraktı. De ki; bu ev sana emanet, kardeşin sana emanet..." dedi. gözlerinden akan bir yaşı elinin tersiyle silip bir çığlık daha attı... Behzat sadece hastaneye gideceklerini, annesinin acıdan dolayı böyle konuştuğunu sanıyordu. "Hayır! Bırakmam seni!" diye kapıya asıldı. Sultan son bir hamleyle, "Kal burada!" diye bağırdı aşağılayıcı bir tonda. "Kocaman adam oldun, evin bekçisi sensin artık! Defol git içeri!" Adam, kadının bu vedasının ne anlama geldiğini anlayarak daha fazla dayanamayıp Arabaya bindiği gibi Sultan'ın da kapıyı Behzat'ın suratına kapatmasıyla, acıyla gaza bastı... Araba tekerlekleri çamuru savurarak uzaklaşırken, Behzat’ın parmakları arasından kayıp giden sadece metal bir kapı kolu değil, dünyasıydı. Kırmızı stop lambaları, zifiri karanlığın içinde iki kanlı göz gibi küçüldü, küçüldü ve sonunda dağın yamacında kayboldu. Behzat, o devasa karanlığın tam ortasında, sırılsıklam bir halde bir başına kaldı. Arkasında annesinin kanının hala sıcak olduğu o iki göz oda, önünde ise annesini götüren uçsuz bucaksız bir uçurum... Yağmur, küçük omuzlarına vurdukça Behzat yere çöktü. Annesinin ona neden veda ettiğini o an anlamadı ama kalbindeki o ince sızı, babasının dört aydır gelmediği o denizden daha soğuk gelmeye başladı. "Anne..." diye fısıldadı karanlığa doğru. Sesi rüzgârda dağıldı. Sadece yağmurun hıçkırıkları ve tepedeki evin gıcırdayan kapısı kaldı geriye. Bir çocuk, o gece o dağın başında hem annesini kaybetti hem de çocukluğunu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD