yazardan...
"Derler ki, bir çocuk için en büyük sağırlık, annesinin dindiği ana şahit olmaktır. Dağın kalbine kazınmış o sessizlik, rüzgârın bile geçmeye korktuğu bir vasiyettir artık. Toprak, üzerine dökülen sıcak kanı unutmaz; su, gidenin izini silmez. Ve bazen bir evlat, annesinin elini bıraktığı yerde değil, babasının gözlerindeki o dipsiz boşlukta kimsesiz kalır."
Gri, ruhsuz bir Rize sabahı, pencerelerin çatlaklarından içeri sızan soğukla birlikte odayı doldurdu. Behzat, bütün gece annesinin hasırda kalan o taze, metalik kokulu kan lekesinin başında, hıçkırıkları nefesine karışana dek ağlamıştı. Gözpınarları kurumuş, küçücük bedeni acının ağırlığıyla sarsıla sarsıla, o kan gölünün hemen yanı başında, cenin pozisyonunda uykuya dalmıştı. Rüyasında annesinin o kırmızı ışıkların içinden çıkıp geri geldiğini, "Kuzum ben buradayım," dediğini görüyordu.
ama bütün gece annesinin gelmesini beklemiş ama gelmemişti. korkmuyordu tek başına kalmaya, çünkü babası, ona bir adam olacaksan, önce yalnızlığı bilmelisin demişti. Behzat yanlız kalmaktan korkmazdı, ama bazı korkuları vardı ki, babasının aylarca gidip de dönmediği o hırçın sulardan cansız bedeninin gelmesiydi.
bu güne kadar babası verdiği sözü tutmuş, daima zamanında gelirdi, ama bu sefer iki ay geç kalmıştı... Behzat uyku ve uyanıklık arasında hala annesinin sesini duyuyor, doğup doğmadığını bilmediği Nursi'nin bebek çığlıklarını hayali bir şekilde duyurdu...
Tam o sırada, menteşeleri paslanmış ağır ahşap kapı, büyük bir gürültüyle ve rüzgârın hiddetiyle ardına kadar açıldı. Behzat, rüyasında ki o umutla yerinden fırladı. Kalbi, bir kuşun kanat çırpışı gibi göğsüne vuruyordu. gözlerini açtığı gibi heyecenla kapıya dönüp "Anne!" diye bağırdı, sesi odanın boşluğunda yankılandı. "Geldin mi anne?" dedi umutla...
Ancak kapı eşiğinde duran, o ince narin kadın değildi. Eşikte, devasa bir gölge gibi dikilen, saçı sakalı birbirine karışmış, bakımsızlıktan keçeleşmiş, deniz tuzu ve yorgunluktan şişmiş gövdesiyle bir adam duruyordu. Dört aydır denizin yuttuğunu sandıkları, yüzü rüzgârdan meşinleşmiş babasıydı bu...
Gözleri kan çanağına dönmüş, omuzları çökmüş, üzerinde hırpalanmış bir balıkçı parkasıyla öylece bakıyordu. Behzat, babasını görmenin şokuyla olduğu yerde çakılı kaldı. "Baba?" diye fısıldadı, dili damağına yapışarak. Bir mucize olmuştu; denizin alıp vermediği babası kapıdaydı. Ama Behzat’ın o küçücük kollarını açıp ona koşmasına engel olan bir şey vardı.
Babası, oğlunun yüzüne bile bakmıyordu.
Adamın bakışları, Behzat’ın üzerinden geçip, yerdeki o koyu kırmızı, pıhtılaşmış kan gölüne kilitlendi...
Az önce içeri giren o sert adamın dizleri, o lekeyi gördüğü an boşaldı. Elindeki eski ağ torbası yere düştü. Bakışlarındaki o vahşi ifade, bir anda yerini dipsiz bir dehşete bıraktı. Odanın ortasındaki o boşlukta Sultan’ın varlığını aradı ama bulabildiği tek şey, karısının canından sızan o ağır, sessiz kan iziydi...
Behzat, babasının o sarsılan halini görünce gece boyu sakladığı tüm acıyı yeniden haykırdı, "Götürdüler baba... annem Nursi'ye nefes olsun diye kendini bıraktı! Kanadı baba, annem çok kanadı! çok ağladı o amca gelip hastaneye götürmeseydi belkide Nursi içerde nefessiz kalacaktı" diye yakarara ağlamaya başladı... en güvendiği limanı, babası gelmişti, artık korkusuz, güçlü rolünü oynamaya gerek yoktu. babasının dizinde istediği kadar ağlardı.
öyleydi de, annesine karşı güçlü, korkusuz, Mert görünse de, babasıyla küçücük, savunmasız sevgiye aç bir serçe gibi ezilip büzülürdü... babası tek oğluna kıyamaz, el üstünde tutardı. doğduğu günden beri tek bir yaramazlığında elini dâhi kaldırıp vurmamıştı. babası Hüseyin bey, yıllarca bekar kalmış, anasi babası ölünce, kırkına girdiğinde Sultan'ı kaçırmıştı...
Sultan başta Hüseyin'i sevse de, Behzat doğduğunda kocasına bir garip davranıyor, fazla konuşmuyordu. Hüseyin bunu dahi karısına yatıştırıyor, Sultan için dünyayı yakacak bir aşka sahipti. öyleki, bir kez Sultanem dediğinde derin içli bir nefes alır, karısının kokusunda boğulmak isterdi...
ama Nursi'ye hamile kaldığında, Sultan daha bir değişmiş, Hüseyin'e beşinci ayda evden gitmesini doğurana kadar da dönmemesini söylemişti. Hüseyin bunu anlamayıp, köydeki büyük halasına sorduğunda, hamilelik döneminde hormonlardan dolayı Sultan'ın kendisinden soğumuş olabileceğini söylemişti...
Hüseyin istemeye istemeye sefere çıkmış, karısının doğumuna gün saymıştı, ve işte tam da bu gün dokuz ay dolmuş, Sultan'ın doğurması gerekiyordu... geceden Yola çıkmış, karısına yetişmek için dağ, yamaç demeden sabaha karşı eve varmıştı...
ama kapıyı açıp içeride bir garip oğlunu ve yerdeki kanı gördüğünde dünyası başına yıkıldı... Hüseyin tek bir kelime etmedi. Sadece yürüyüp o kanlı hasıra dokundu; yere çöktüğünde parmakları Sultan'ın son izine değerken, Karadeniz’in en sert fırtınasından bile daha acı bir hıçkırık, adamın gırtlağından dışarı taştı.
Behzat hala göz yaşları içinde babasını izlerken, dönüp sarılmanı, öpüp koklamasını bekliyordu ama Babası, o kanlı hasırın üzerine çöktüğü an, omuzlarına binen yük sadece keder değildi. Denizde geçen o fırtınalı aylar, Sultan'sız kalma korkusu ve şimdi yerdeki o pıhtılaşmış gerçek; adamın yorgun kalbini bir mengene gibi sıktı. Birden sol eli, parkasının üzerinden kalbinin üzerine kapandı. Göğsü, sanki içeriden biri kaburgalarını kırıyormuş gibi dışarı doğru kavis aldı...
"Baba!" diye haykırdı Behzat. Babasının yüzü saniyeler içinde o meşinleşmiş kahverengiden, korkunç bir mora, oradan da ateş gibi bir kırmızıya döndü. Adamın nefesi gırtlağında bir cam kırığı gibi takılıp kaldı. Kesik kesik, hırıltılı iniltiler çıkarırken Behzat panikle babasının koluna yapıştı. Küçücük bedeniyle o devasa adamı dik tutmaya çalışıyordu. "Babam n’oldu? Baba korkutma beni! Baba!" Babası, gözleri bir noktaya kilitlenmiş, son bir çabayla oğluna döndü. Bakışlarında büyük bir yenilgi, ama daha çok bir kabulleniş vardı. zar zor sırtını sedire yaslayıp ağzından nefes almaya çalıştı, ama Sanki Kader Hüseyin için çoktan yazılmış gibi acımasızca nefes almasına izin vermiyordu... Hüseyin'in Çenesi titrerken, sesi bir fısıltıdan daha cılız, ama bir kurşun kadar ağır çıktı, "Sultan... sonunda gitti... Sultan dediğini yaptı... Bizi bıraktı, gitti demek..."
Bu bir sitem değil, ruhunun teslim oluşuydu. Behzat’ın küçük elleri babasının yanaklarına kapandı. "Baba yüzün çok kötü, baba cevap ver bana!" diye ağlıyordu küçük çocuk. Ölümün soğuk nefesini babasının alnından süzülen o ter damlalarında hissediyordu.
Adam, bedeninden çekilip giden canın farkındaydı. zira az önce üstünde dimdik durup bütün dağları yamaçları düşe kalka koşup geldiği ayakları şuan ruhsuz ve hissizdi. ve bunun bir son olduğunu bilecek kadar ölüm görmüştü... Son bir refleksle, o nasırlı ve devasa eliyle Behzat’ı ensesinden tutup göğsüne bastırdı. Burnunu biricik oğlunun saçlarına gömdü; o taze yağmur ve çocukluk kokusunu, sonsuzluğa götüreceği son azıkmış gibi ciğerlerine doldurdu. Behzat Hüseyin için bir evlat değil, bir küçük yaşına rağmen bir arkadaş, bir dert ortağı, en önemlisi soyadının varisiydi... Behzat, sorgulamadan başını endişe içinde Babasının göğsüne yasladığında, babasının göğsündeki o düzensiz, gümbürdeyen kalp atışlarını duyabiliyordu; ta ki o ses bir anda kesilene kadar...
Babası, Behzat’ın kulağına doğru eğildi. Dudakları kıpırdadı, bir şeyler söylemek istedi; "Asla annenin peşini bırakma..." demek istedi, o emaneti oğlunun kalbine mühürlemek istedi ama sesi bir hıçkırığın içinde boğulup gitti. ama Behzat duymuştu...
Sadece son bir nefes, sıcak bir esinti gibi Behzat'ın kulağına çarptı. devamı gelmedi, bir nefes daha alamadı. Adamın Behzat’ı tutan güçlü kolları bir anda gevşedi, parmakları oğlunun saçlarından kayıp yere, Sultan'ın kan lekesinin tam üzerine düştü.
Behzat, babasının göğsündeki o derin sessizliğin içinde, buz gibi bir gerçekle baş başa kaldı. Dağ sessizdi, deniz uzaktı; odanın ortasında ise annesinin kanına babasının cansız eli dokunuyordu. Behzat, iki devin arasında, o küçücük boyuyla koskoca dünyada artık yapayalnızdı.
Behzat, babasının göğsündeki o derin sessizliği duyduğunda, zihni bu devasa yokluğu kabullenmeyi reddetti. Babasının kollarının gevşemesini, denizin aylar süren yorgunluğuna, Sultan’ın gidişiyle sarsılan ruhunun dinlenme isteğine yordu. Küçüklüğünden beri bildiği o güçlü adam, şimdi Sultan’ın kanının üzerinde, en huzurlu uykusuna dalmıştı sanki.
"Çok yoruldun değil mi baba?" diye fısıldadı Behzat, gözyaşlarını elinin tersiyle silerek. "Deniz seni çok yordu, annem de seni çok bekledi..." Babasının göğsünden yavaşça doğruldu. Sedirin üzerinde duran, kenarları sökülmüş o eski, yün battaniyeye uzandı. Battaniyeyi, babasının o sarsılmaz gövdesinin üzerine, sanki onu üşüten rüzgârdan korumak ister gibi özenle örttü. Eğilip adamın meşinleşmiş, tuz kokan yanağından öptü; parmaklarıyla birbirine girmiş, sakalları arasında gezindi.
"Sen uyu baba," dedi masum bir kararlılıkla. "Dinlen iyice. Uyanınca gideceğiz... Hem Nursi’yi getireceğiz eve, hem de annemi alacağız. Onlar bizi bekliyor, geç kalmayalım ama sen biraz daha uyu."
Açık kalan kapıdan sızan dağ rüzgârı, odayı buz gibi bir nefesle doldurduğunda Behzat ürperdi. Babasının ayaklarının üşüyeceğinden, annesinin kanının daha da donacağından korktu. Küçük boyuna bakmadan, dışarıdaki odunluğa koştu. Yağmurdan ıslanmış, ağır odunları minik kollarıyla kucaklayıp içeri taşıdı.
Sobanın kapağını açtı; titreyen elleriyle birkaç çıra tutuşturdu. Ateşin ilk çıtırtıları odanın sessizliğini bozarken, sobanın sıcaklığı yavaş yavaş duvarlara sinmeye başladı. Behzat, evin ısındığından emin olduktan sonra babasının yanına döndü. Battaniyenin altına, babasının dizlerinin dibine kıvrıldı. Başını o hareketsiz bacaklara yasladı.
Dışarıda Rize’nin yamacı hala fırtınanın izlerini taşıyor, rüzgâr evin tahta kurularını inletiyordu. Ama içeride, yanan sobanın cılız ışığında; bir çocuk, ölü bir babanın dizinde, gelmeyecek bir annenin ve doğup doğmadığını bile bilmediği bir kardeşin hayaliyle gözlerini yumdu. Behzat için aylar sonra babasının dizine uyumak bir cennet konağına bedeldi, ama bunun son güzel uykusu olduğunu da bilmiyordu...
Behzat o sabah, dünyanın en soğuk gerçeğinin yanında, kalbindeki en sıcak umutla uykuya daldı... uyandığında kendini memleketinden sürülecek, daha on yaşında bir katil damgası yiyecekti...