Okula giderken büyük bir keyifle arkasına yaslandı Ayça, onu karşılayacak arkadaşlarıyla kaynatacağı muhabbetleri kafasında kurup telefonunu eline aldı. Bildirim paneli mesajlarla doluydu. Hiçbirini okumadan hepsini kaydırdı. Mesajlar bekleyebilirdi, okulda konuşmak daha keyifliydi.
Sabaha rağmen trafik sakindi, birkaç kırmızı ışığa yakalansalar da fakültenin güvenliğine vardıklarında saat 08:45’ti.
“Günaydın Burhan Bey, hoş geldiniz,” diyen güvenlik henüz yazdığı kitapları ve şiirleri okumasa bile fakültedeki herkes gibi Burhan Erdem Özçelik’i tanıyordu.
“Size de günaydın,” kibarca gülümseyerek Ayça’nın öğrenci belgelerini uzattı.
Güvenlik belgelere şöyle bir bakıp otomatik kapıyı açarken Ayça göz ucuyla izliyordu olan biteni. Babasını tanıyordu herkes, babasının aracını görünce ayağa kalkıyor ona saygı gösteriyorlardı. Bu nedenle Demin Mavisi arabalarından da babasıyla okula gelmekten de nefret ediyordu. Annesinin babasının yanında kendini görünmez hissediyordu Ayça, çünkü onların yanında Ayça Nil Özçelik değildi. Annesi veya babası varken kendisi diye biri olamazdı, o zamanlarda tıpkı şimdi olduğu gibi Sayın Yazar Burhan Erdem Özçelik’in veya Prof. Dr. Nesrin Sude Özçelik’in kızı oluyordu sadece. Kocaman iki ismin gölgesinden ibaret bir kişilik olmak… Yüzünde kırışıklıklar oluşması pahasına kaşlarını çattı bu duruma sadece. “Buna bir ömür katlanmayacağım,” diyordu içinden. “Bir hafta kafamı dinleyeceğim en azından şu seminere bir gideyim…”
Birkaç dakika sonra yol sona erdi. Burhan Bey kızının büyük kırmızı valizini bagajdan çıkardı, aracına geçmeden önce Ayça’ya veda etti. Sarılmak için kollarını açtığında sade bir el sallayışıyla ardını dönüp yanından ayrıldı kızı. “Gidince bizi aramayı ihmal etme…” dedi bu kaba harekete karşı hala kibarlığını koruyarak. Bir cevap dahi vermeye tenezzül etmedi Ayça, elindeki telefonla oynuyordu.
“Arkamı dönüp bakmayacağım, ona muhtaç biri gibi görünemem,” Ayça’nın sessizce içinden geçirdiği düşünceler bunlardı. Babasının usulca arabasıyla gitmesini bekledi, içindeki öfke ve kırgınlık geçmemişti hala. Tam o sırada en yakın arkadaşının ince sesi kulaklarında çınladı.
“Nil! Bebeğim, çok özledim seni!” diyerek sarılan Yeliz’den başkası değildi. Hep böyle samimi ve sıcacık karşılardı onu, güzelliğine güzellik katan kocaman gülümsemesi ve beline uzanan kıvırcık saçlarıyla Yeliz’de Ayça gibi alımlı biriydi.
“Yeliz! Yavaş biraz, saçımı bozacaksın,” dese de böyle sıcak bir sarılma Ayça’nın tam da ihtiyacı olan şeydi. Bir süre ayaküstü sohbet ettiler. Laf arasında nasıl yaptıysa o koca valizi Yeliz’e taşıtmayı başardı, birlikte otobüsün kalkacağı yere doğru yürümeye başladılar.
Yaz tatilinden beri görüntülü sohbetler, mesajlar ve sosyal medya dışında görüşmemişlerdi. Havadan sudan muhabbetleri arasında gözleri kıpır kıpır birbirlerini incelemekle meşguldü. Yeliz’in yanık teni gözünden kaçmamıştı “Yazlığa gitmiş demek,” diye düşündü içinden. Saçlarının rengi de değişmişti, uçlara doğru açılan karamel bukleleriyle Yeliz çok daha güzel gözüküyordu. Yine de renk uyumundan bihaberdi Yeliz. Ayça muhteşem yeteneği ile gülüşünde gizlenen kıskançlıkla baştan aşağıya arkadaşına baktı. “O mavi ile su yeşili hiç olmamış, hele halka küpeleri ile kolyesinin alakasız duruşu yok mu! Biri bu kıza renk uyumunu acilen öğretmeli…” içinden içinden söylenerek yürümeye devam etti.
Kısa süre içinde bütün öğrencilerin toplandığı alana vardılar. Oturan herkes Ayça ve Yeliz’in gelişiyle yüzlerini onlara çevirdi. Bankların başında dikilen erkeklerden biri atıldı, Yeliz’in elindeki büyük valizi kaptığı gibi “Bunu ben taşırım zahmet etmeyin kızlar,” diye aralarına daldı. Her zamanki gibi Ayça’nın gözüne girmeye çalışan bir adet Melih davranışıydı, saniyesinde yapmıştı yapacağını Melih. Ayça’nın alaycı gülümsemesi gecikmemişti. Arkadaşlarının yanında örtük iğnelemeleri ve alayları ile sinsice gülmeyi çok seviyordu. Gözlerini devirip herkesi selamladı. Merve, Berkant ve Yağız kısacası Ayça’nın “Popüler” diye nitelendirdiği grubu yine bir aradaydı. Birbirlerini gördükleri için memnun olduklarını söyleyen ifadelerle, samimi kucaklaşmalarla sıcak bir sohbete daldılar. Üç kız ve üç erkek bir arada olunca kahkahaların başlaması gecikmedi.
“Hadi ama Ayça Nil itiraf et,” diye lafa daldı Yağız, bütün sözler susup gözler ona dönünce devam etti “Konserler yapılacak denmese bu seminere gelmezdin sen!”
“Üstüme sağlık! Bir de söyleşiler için tatilimi mi mahvedeceğim! Yağızcığım güneş geçti kafana sanırım, konser olmasa asla gelinmez bu seminere.” Abartılı bir kahkaha attı Ayça, peşi sıra yanındakiler de onayladı ve gülüştü.
“Size kötü bir haberim var ama,” diye araya girdi Melih. “Hava durumuna baktım da konser zamanı yağmurlu gözüküyor iptal edi-“
“Şşş, ağzını hayra aç Melih!” hızla ağzını kapatarak onu susturan Yeliz oldu. “Hem Ayvalık’a gidiyoruz, geçen yaz oraları gezdim konser olmasa bile biz bize çok eğleniriz.”
“Tabii canım,” diye lafa dalan yine Yağız oldu. Göğü kıskandıran mavi bakışlarını herkesin üstünde gezdirip Ayça’ya baktı “Sonuçta ne demişler; Rakı, balık, Ayvalık!”
Bir süre gülmeye devam ettiler. Otobüsleri ve sorumlu öğretmenleri gelip kuralları sayarken denilenlere pek de kulak asmadılar. Zira bu grubu böylesine önemli bir eğitim seminerine kabul ettikleri zaman olacakları da razı olduklarını biliyorlardı. Neticede çok önemli bir profesörün ve yazarın kızını oraya gelmeye ikna etmek için sınıfın en hovarda öğrencilerini de alma şartı koymuştu Ayça Nil. Bir başına bu işkenceyi çekmeyecekti, biraz eğlenmeyi o da hak ediyordu. Altı üstü seminere beş kişi fazladan geliyordu, onlarla birlikte on kişi ya var ya yoklardı. “Gerçi, ortalaması en yüksek kişileri seçmece aldılar bizim dışımızda, söyleşilere katılacak öğrenciler mi ne vardı…” içinden düşündü bir kez daha. Yüksek ortalama, işte bu iki kelime canını sıkmaya yetmişti. Ortalama yükseltme gibi bir derdi yoktu ama sınıfın en çalışkanı ve en büyük nefreti Nifak Tanrıçası’nı çağrıştırıyordu bu kelimeler ona. Otobüsün etrafında toplanan çarpık çurpuk tiplerle göze batan sınıf arkadaşlarına küçümseyerek göz attı. “Bu mümkün mü? Yok, inanamıyorum yok! Gelmemiş! Sonunda bugün güzel bir şey oldu Nifak Tanrıçası yok!” düşünceleri ile öyle bir içten sevindi ki gülümserken dişleri gözüküyordu.
“Hadi arkadaşlar herkes otobüse geçsin ve yer seçsin!” diye onlara seslendi Mehmet Hoca, alçılı koluna rağmen her zamanki gibi neşe doluydu sesi. “İmza listesi vereceğim size yine, Yeliz ve Merve bu kez Ayça Nil yerine imza atmak yok tamam mı?” diye esprisini yapmayı dahi ihmal etmedi.
“Ama hocam ya…” diye gülüşüp kıkırdayarak otobüse geçti Merve ile Yeliz.
“Başları sayıyorum da sanki biri eksik?” diye herkesi durdurdu. Mehmet Hoca imza listesini sayarken yaptığı gibi tek gözünü kapatıp bütün başları tek tek saydı. “Evet, evet.... biri eksik!”
“Hocam, bir saniye bekleyin Feyza yolda geliyor!” diye bir ses geldi arkadan. Hayal kırıklığı ile duyduğu ismin geleceğini söyleyen Atakan’a baktı Ayça.
“Neredeyse dokuz oldu, nerede kaldı bizim Lovelace[1]? Hiç geç kalmazdı nazar değdi kıza...”
“Az önce mesaj yazdı güvenliğin oradaymış, beş dakikaya gelir. Ben yine de hemen arıyorum hocam.”
“Tamam Atakan, ara bakalım. O zaman biz, yani arkadaşlar; Değerli 2. Sınıf MAT bölümü hadi otobüse gençler.” Sağlam eli ile otobüsü işaret etti. Bütün öğrencilerin içeriye girmesini bekledi Mehmet Hoca.
Feyza adını duymak bile Ayça’nın bütün neşesini kaçırmaya yetmişti. “Demek geliyor, of of of of… Kurtuluş yok bu kızdan,” diye söylenerek otobüsün basamaklarını çıktı. İçeriye bir göz attı. Arkadaşları en arkayı doldurmuşlardı.
“Nil hadi gel sana cam kenarını ayırdım!” diye seslendi Yeliz.
Arkadaşlarının yanına oturup konuşurlarken otobüsün kapısına bakıyordu Ayça. “Bir aksilik çıksa da gelmese keşke,” düşüncesini hala içinden atabilmiş değildi. Ama ne yazık ki koşturmaktan dağılmış turuncu saçları, kalın siyah çerçeveli gözlüğü burnunun ucuna kayan yüzü görünce kalan umut kırıntıları da dibi boyladı. “Kahretsin!” demekle yetindi sadece.
“Aa Ayça Nil bak, görüyor musun! Geldi seninki!” diye gülmeye başladı Merve, diğerleri de eşlik etti ona.
Bozuntuya vermeden Feyza ile dalga geçmeye koyuldu Ayça.
“Bu saçlar ve şu korkunç kıyafetlerle görmemem mümkün mü Nifak Tanrıçası’nı?” onu duysun diye kasten yüksek sesle konuştu.
Arkadan gelen sesleri duysa da oralı olmadı Feyza, başını çevirip oraya bakmadan Mehmet Hoca’nın yanına gitti. Geç kaldığı için özür diledi, çok mahcup hissediyordu kendini. Beyaz teni kızaran yanaklarını ihbar ediyordu herkese. Neyse ki Mehmet Hoca bunun pek de önemli olmadığını söyleyip Feyza’yı yatıştırdı. Sorun hallolunca kısa bir konuşmadan sonra yolculuk için yerine geçmesini söyledi.
Hemen sağında merakla onu bekleyen Atakan’ın yanını boş görünce oraya geçti Feyza. Sırt çantasını bagaja koymadığı için ayaklarının yanına sıkıştırdı.
“Feyz nerede kaldın ya, yetişemeyeceksin diye aklım çıktı!” bir yandan da Atakan’ın soru bombardımanı ile cebelleşiyordu.
“Hiç sorma Atakan, az kalsın ben de gelemiyordum.” Arkasını dönüp daha yüksek sesle konuşmaya devam etti. “Malum bazı şahıslar yüzünden hak eden arkadaşlarımız gelemedi,” ela gözlerini doğrudan en arkada oturan Ayça’ya dikti. Geç kalsa da Ayça’ya sataşmakta gecikmemişti bu sefer.
“Sakin ol Feyz, şimdi bir de onlarla atışmaya hiç gerek yok,” diye sakinleştirmeye çalıştı Atakan.
“Ne fark eder ki? Onlar yüzünden Rümeysa gelemiyor, bu seminere gelmeyi gerçekten hak ediyordu. Sadece eğlence için buradalar, şunlara baksana!”
Bir cevap veremedi Atakan. Önüne döndü, Feyza’nın geciktiği için sinirli olduğunu biliyordu. Böyle zamanlarda üstüne gitmemesi gerektiğini acı bir tecrübeyle öğrenmişti. Neyse ki bu kez Feyza’da büyütmedi. Önüne dönüp Atakan ile geçen yaz hakkında konuşmaya başladılar. Balıkesir yolculuğu boyunca bir mucize yaşandı, Feyza ve Ayça aynı araçta seyahat etseler de kavga etmeden yol sona erdi.
[1] Ada Lovelance Bilgisayar sistemleri ve Matematik bilimi üzerine önemli araştırmaları olan İngiliz Matematik dâhisi ve yazar dünyaca tanınmış Bilim kadınıdır.