Eski liselerinden mezun olalı neredeyse on yıl olmuştu. Zaman, hepsini merhametsizce öğütmüştü. Ne gariptir ki, yaşları büyüdükçe umutları küçülmüştü. Hâlâ aynı mahalledeydiler; fiziksel olarak yakın, ama ruhen birbirlerinden kilometrelerce uzakta.
Bir cuma akşamı, Cafer yine borçlarından kaçmak için mahalle kahvesine sığınmıştı. Masada Ahmet, Onur ve Hasan vardı. Gülüşmelerin altında derin bir boşluk saklıydı. Sözler havada uçuşuyor, ama kalbe inen hiçbir şey olmuyordu.
İçlerinde olmayan biri vardı: Bünyamin. O gece onu çağırmamışlardı. Çünkü herkes biliyordu ki Bünyamin artık bu masanın bir parçası değildi. Ya da onlar öyle sanıyordu.
Ahmet telefonunu elinden düşürmüyor, sevgilisiyle mesajlaşıyor ama yüzündeki gerginliği saklayamıyordu. “Uzak ilişki” dedikleri şey, iki insanın aynı yalnızlıkta boğulmasından ibaretti. Herkes zamanında birini sevmişti. Ama kimsenin hikâyesi mutlu bitmemişti. İçlerinden hiçbiri gerçek bir bağ kuramamıştı. Belki de aralarındaki tek bağ, başarısızlıklarının kardeşliğiydi. Mutlu o gece gelmemişti. Son zamanlarda bir hayalin peşine düşmüş, “doğal yaşam köyü” kuracağım diye bir işe atılmıştı. Masadakilere göre bu da bir diğer boş hayaldi.
Ömer ise kafelerde, başka insanlarla story atıyor; eski dostlarını kadrajın dışında bırakıyordu. Ama o da kendi yalnızlığının kralıydı.
Hasan bir duble daha içti.
“Bünyamin hâlâ bizi özlüyor mudur sizce?” dedi.
Cafer başını hafifçe salladı. “Özler mi bilmem,” dedi. “Ama unutmamıştır. O da bizim gibiydi. Yalnız, kırık, eksik…”
Onur sessizdi. Ama içinden geçen cümle netti:
Biz birbirimizi hep eksik sevdik. Hasan, masadaki sessizliği yine içkiyle deldi.
“Biliyor musunuz,” dedi dudağını silerken, “ben o lisede içmeye başladım. İlk sigaramı Bünyamin’le içmiştim. İnsan ilk sigara arkadaşını unutamıyor.”
Ahmet başını kaldırmadan konuştu:
“O bizi çoktan unutmuştur. Hatırlasa bile nefretle anıyordur. Doğum gününe gitmedik diye nasıl küsmüştü hatırlasana.”
Cafer dayanamayıp patladı:
“Adam o zaman da yalnızdı. Herkes kendi derdiyle uğraşıyordu. Kırılmakta haklıydı.”
Onur o an ilk kez telefonundan başını kaldırdı. Gözleri masanın çok ötesine bakıyordu.
“Bünyamin bizi dost sandı,” dedi. “Ama biz onun düşmanı olduk.”
Sessizlik çöktü.
Bu kez masada zonklayan şey içki değil, vicdandı.
Ahmet sandalyesini sertçe geri itti.
“Ulan siz de sanki melekmişsiniz gibi konuşuyorsunuz. Hepimiz birbirimizi sattık. Ben Mutlu’nun kız arkadaşına âşık olmadım mı? O benim mesajlarımı ifşa etmedi mi? Cafer, sen Ömer’i dolandırmadın mı?” Cafer’in yüzü kızardı.
“Borç istedim… ödeyemedim. Bile isteye değildi.”
“Kaç kere aynı şey yaşandı?” diye bağırdı Ahmet.
Hasan kadehini sessizce masaya bıraktı.
“Bu grupta herkesin günahı var,” dedi. “Ama kimse sevabını anlatmaz. Bizi bir arada tutan şey anılar değil, hesaplaşmalar.”
Bir süre kimse konuşmadı. Gerçek ağırdı. Belki de bu dostluk yıllar önce bitmişti ama kimse mezarına gitmemişti.
Onur fısıldadı:
“Bir insanı gömmek kolay… Ama onunla yaşadığın anıları gömmek zor.” 10 yıl önce
Kışın en soğuk sabahlarından biriydi. Okul kantininde yedi kişilik bir masa vardı. Hep oraya otururlardı.
Bünyamin her sabah herkesten önce gelir, çayları dizerdi.
Mutlu yanında felsefe kitabı taşırdı; kimse okumazdı.
Onur o zaman da sessizdi.
Hasan, kızları güldürmek için durmadan şaka yapardı. Cafer grubun en güveniliriydi. Herkese iyilik ederdi ama iyilikleri çabuk unutulurdu.
Ömer o zaman da havalıydı; pahalı montu ve jöleli saçlarıyla farklı olduğunu hissettirmeye çalışırdı.
Ve Ahmet…
Her sabah aynı pencereden aynı kızı izlerdi. Kız hiçbir zaman dönüp bakmadı. Ama Ahmet her sabah umutla geldi.
Bir gün kız başka biriyle çıkmaya başladığında Ahmet yıkıldı. Cafer onu sırtında eve taşıdı. Hasan sessizce yanında oturdu. Onur şaka yapmaya çalıştı ama başaramadı. Mutlu felsefi bir şeyler söyledi; kimse anlamadı. O gün Ahmet şunu anladı:
Bu hayatta kimse seni senin kadar sevmez. Kahvedeki masada artık kimse konuşmuyordu. Kelimeler tükenmişti. Sessizlikte sadece çay kaşığının bardağa çarpan sesi vardı.
Ömer içeri girdiğinde hepsi birden sustu.
Yakası kalkık ceketi, ağır parfümü ve elinden düşmeyen telefonu vardı.
“Selam beyler,” dedi, hiçbir şey olmamış gibi.
Onur bakmadı.
Ahmet yüzünü ekşitti.
Hasan içkisinden bir yudum daha aldı.
Cafer ayağa kalktı: “Ömer, neredesin oğlum? Haftalardır yoksun.”
“Meşguldüm,” dedi Ömer. “Hayat yoruyor.”
Ahmet patladı:
“Biz burada birbirimizi ayakta tutmaya çalışıyoruz, sen story atıyorsun!”
“Yine mi drama?” dedi Ömer. “Büyüyün biraz.”
Onur yavaşça ayağa kalktı.
“Biz artık dost değiliz Ömer,” dedi. “Sadece geçmişin tortularıyız.”