Unutulan Geri Dönerse
Kahvede buz gibi bir sessizlik vardı. Herkes birbirine bakıyor ama kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Tam o sırada kapı açıldı. Rüzgârla birlikte içeri uzun boylu, zayıf bir adam girdi.
Üzerinde sade bir mont, elinde eski bir sırt çantası vardı. Sakalları seyrekleşmişti ama gözleri hâlâ tanıdıktı.
Cafer ilk fark eden oldu.
“Bünyamin?”
Sesindeki şaşkınlık masadaki herkesin içine saplandı.
Bünyamin başını salladı. “Selam,” dedi. “Ne haber… eski dostlar?”
Onur sandalyesini bile kıpırdatmadı. Hasan’ın elindeki bardak titredi, içki masaya döküldü. Ömer yüzünü buruşturdu. Ahmet’in sesi neredeyse fısıltıydı:
“Sen… buraya neden geldin?”
Bünyamin gözlerini tek tek hepsinde gezdirdi.
“Yıllar geçti,” dedi. “Merak ettim sadece… hâlâ birbirinizin kuyusunu kazıyor musunuz?”
Cafer yutkundu.
“Bünyamin… özür—”
“Hayır,” diye kesti Bünyamin. “Özür istemiyorum. Affetmeye de gelmedim. Unutulmadığımı hatırlatmaya geldim.” Mutlu ayağa kalktı.
“Peki… nasılsın?”
Bünyamin derin bir nefes aldı.
“O zamanlar hiçbirinizin umurunda değildim. Şimdi neden olayım? Ama soruyorsan… evlendim. Bir çocuğum var. Yalnızlığı sevdim. Çünkü insanların içinde daha yalnız hissediyordum.”
Hasan gözlerini kaçırdı. Onur’un eli dizinde titriyordu.
Ahmet savunmaya geçti.
“Hepimiz kötü durumdaydık o zamanlar.”
Bünyamin gülümsedi.
“Herkes kendi yangınını gördü. Benim yangınımda ise ısındınız.” Ömer kollarını kavuşturdu.
“Ne istiyorsun şimdi? İntikam mı?”
Bünyamin çantasından eski, buruşuk bir defter çıkardı.
“Bu,” dedi, “size yazıp göndermediğim mektuplar. Hepsini okuyacağım. Çünkü bu gece… vedalaşmaya geldim.”
Masadaki herkes dondu. Bu bir mahkeme gecesiydi. Hâkim de, sanık da, tanık da aynı masadaydı.
Mektupların Gecesi
Bünyamin defterin ilk sayfasını açtı.
“Sevgili Cafer,” diye başladı.
“Sen hep iyi kalpli oldun. Ama o kalbin içine koyduğun insanlar seni kullandı. Ben de belki… Ama en azından borç bırakmadım. Herkes sırtını döndüğünde sana yaslanmak istedim. Sen de gittin.”
Cafer başını eğdi. Gözleri doldu.
“Ahmet,”
“Sen en çok seven oldun ama en çok yaralayan da. Bana söylediğin o son cümleyi unutmadım: ‘Seninle yürünmez.’ Oysa ben hiç senden yol istememiştim.”
Ahmet susuyordu. Çünkü bazı cümlelerin telafisi yoktu. “Hasan,”
“Gülüşün içkiye karışınca zehir oldu. Sen kalabalıkta kendini tüketirken ben düşüyordum. Kurtarmadın… ama bakışların hep ‘kaç’ diyordu.”
Hasan gözlerini silmedi. Bir yudum daha aldı.
“Onur,”
“Sen bendin. Sessiz, derin. Ama sen bile uzaklaştın. Yüzün bana ‘artık bizden değilsin’ dedi. O yüzü unutamadım.”
Onur başını salladı.
“Haklısın,” dedi. “O yüz bendeydi.” “Mutlu,”
“Beni gerçekten anlayan tek kişiydin. Ama seni susturdular. Sen hiç düşmanım olmadın. O yüzden seni affettim.”
Mutlu’nun gözünden bir damla süzüldü.
“Ömer,”
“Sen en çok kıran, en az üzülen oldun. Ben seni anlamaya çalıştım. Sen beni ezmeyi.”
Ömer kıpırdamadı. Yumrukları sıkılıydı.
Bünyamin defteri kapattı.
“Bu kadar,” dedi. “Artık gidiyorum. İsterseniz bir daha hiç görüşmeyelim. Ama bilin ki bu gece maskeler değil, yüzler konuştu.”
Kapıya yöneldi. Cafer arkasından seslendi:
“Bir çay içmeden gitme…”
Bünyamin döndü.
“O çayı ben yıllar önce içtim,” dedi. “İçine şeker değil, ihanet karışmıştı. Tadı hâlâ dilimde.”
Kapı kapandı.
Masa sessizdi.
Ama ilk kez… gerçekten sessiz.