Kimin Dostu Kime Düşman?
Kahvenin havası artık duman değil, öfke kokuyordu. Herkes birbirinin yüzüne bakıyordu ama gözlerde dostluk değil, hesap vardı.
Ömer gevşek bir gülümsemeyle sandalyeye çöktü.
“Yine drama mı?” dedi. “Ahmet… sen hâlâ benim kız arkadaşımla mesajlaşıyor musun?”
Ahmet’in eli titredi.
“Ne saçmalıyorsun?”
Ömer telefonunu çıkardı.
“Bana gelen sahte hesaptan mesajları göstersem mi? ‘Ömer seni anlamıyor’ yazanları? Yoksa aptal mı sandın beni?” Cafer araya girdi, sesi çatladı.
“Yeter ulan! Hepimiz birbirimizin kuyusunu kazmışız. Dostluk dediğimiz şey, arkamızı döndüğümüzde bıçağın ne zaman geleceğini hesaplamak olmuş.”
Hasan masadaki küllüğü yere fırlattı.
“Çünkü bu dostluk yalandı! Lise bittiğinde bitmişti. Biz sadece alışkanlıktan bir aradayız!”
Onur gözlerini kıstı.
“Hayır,” dedi. “Biz tutunmaya çalıştık. Ama herkes kendi çöküşüne razı oldu. Bünyamin haklıydı… bizi terk etmekte haklıydı.”
Ahmet alayla güldü. “O ezik yüzünden mi şimdi bu hesaplaşma?”
Cafer yumruğunu masaya indirdi.
“Yeter! Bünyamin, senin gibi sahte adamlardan daha onurluydu.”
Ömer soğuk bir tebessümle sordu:
“Benim borcum ne kadardı Cafer?”
Sessizlik.
Ömer notlarını açtı.
“19.450 TL. Beş senedir tek kuruş dönmedi.”
Ahmet homurdandı.
“Borcunu bile ödemeyen adamdan sadakat dersi dinliyoruz.”
Cafer ayağa fırladı.
“Ya siz? Hasan geçen yıl Onur’un sevgilisiyle takılmadı mı? Söyle Onur!”
Onur gözlerini Hasan’a dikti.
“Doğru mu?”
Hasan başını öne eğdi.
“Sarhoştum… O da istemedi. Ama ben…”
Onur ayağa kalktı. Gözleri doluydu.
“Ben bu grubun en sessiz olanıydım. Hepinizi dinledim. Sustukça güçlü sandınız. Ama beni en sessiz yerimden vurdunuz.”
Hasan bağırdı:
“Sen de masum değilsin! Bünyamin’in ailesi battığında yardım etmedin. Paran vardı!” Onur acı bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Çünkü Bünyamin size gerçeği söylüyordu. Siz o aynaya bakmaya cesaret edemediniz.” O akşam masa bir savaş alanıydı. Kimse dost olarak oturmamıştı. Herkes eski defterlerle gelmişti. Kimininki yangın, kimininki buz gibiydi. Ama hepsi yakıyordu.
Ahmet kahkaha attı.
“Ne güzel dostluk ha… içi dolu bir mayın tarlası.”
O sırada Mutlu içeri girdi. Elinde bit pazarından alınmış eski bir kitap vardı: Nietzsche Ağladığında.
“Bu ne hâl?” dedi etrafa bakınca.
Cafer ona döndü.
“Sen dürüst müsün Mutlu? Hiçbirimizin arkasından iş çevirmedin mi?”
Mutlu durdu. “Ben arkanızdan değil,” dedi, “yüzünüze söyleyemediklerimi defterime yazdım.”
Ahmet güldü.
“Yazmış tabii. Felsefeci manyak…”
Mutlu çantasından eski bir defter çıkardı, bir sayfa açtı.
“15 Kasım 2020,” diye okumaya başladı.
“Ahmet’in uzak ilişkisinde kız onu kullanıyor ama söyleyemem. Cafer yine Ömer’den borç istedi; bu kez yeni telefon için. Hasan batmış, içkiyle gizliyor. Onur’un sessizliği bir çığlık. Bünyamin hâlâ mesaj atıyor ama kimse cevap vermiyor. Ve ben… ben de hiçbirinize güvenmiyorum.” Defter kapandı.
Sessizlik çöktü.
Ömer başını salladı.
“En dürüstümüz sensin.”
Ahmet yere baktı.
“Hepimiz birbirimizi satmışız… ama yine de buradayız.”
Cafer yavaşça oturdu.
“Belki de bizim dostluk dediğimiz şey,” dedi, “birlikte yanmak. Ayrı yanamıyoruz çünkü… kimse yalnız yanmaya cesaret edemiyor.”