Tugay, okul çıkışında kalabalığın arasından sıyrılıp kantine indi. Otomatın önünde kısa bir kuyruk vardı. Sırasını bekleyip bir kahve aldıktan sonra okulun arka bahçesine yöneldi. Yazın ilk günlerine yakışır şekilde hava ılıktı; ağaçların yaprakları rüzgârla hafifçe hışırdıyor, uzaklardan kuş cıvıltıları geliyordu. Banklardan birine oturdu, sırtını yaslayıp gökyüzüne baktı bir an. Bardaktan yükselen buhar, güneş ışığında belli belirsiz titreşiyordu.
Bir süre sonra, elinde kalemle oynayan Seyit göründü. Ceketinin cebine iliştirdiği kulaklık sarkıyor, saçları rüzgârda hafifçe dağılmıştı. Tugay’a yaklaşarak yanına dikildi.
“Nasıldı sınav?” diye sordu, sesi hem yorgun hem meraklıydı.
“İyiydi, senin?”
“Kötüydü… büte kaldı işim.”
Tugay başını salladı. “Halledersin.”
“İnşallah.” Seyit kısa bir duraksamadan sonra kaşlarını kaldırarak sordu: “Ee, anlat bakalım.”
“Neyi?”
Seyit, karşısındaki banka otururken ağzının kenarında muzur bir gülümseme belirdi. “Neyi olacak, şu bakkalcının yeğenini.”
Tugay derin bir nefes aldı. Bahçede esen hafif rüzgâr, saçlarını usulca savurdu. Yüzüne yerleşen gölge, iç sıkıntısını ele veriyordu.
“Sabah gördüm, okula giderken.”
“Konuştun mu?”
“Yok… ne konuşacağım ki.” Sesi donuk, ifadesi kırgındı. Seyit, dudaklarını birbirine bastırıp kısa bir ‘hmm’ çıkardı.
“Ferhat peki? Hâlâ kızın peşinde dolanıyor mu?”
Tugay’ın yüzüne bir öfke gelip geçti. “Gezmez olur mu... yamyam gibi. Şerefsiz işi gücü bırakıp kahvehanede sürünüyor. Kardelen okul çıkışı markete uğruyor, o da orada pusuya yatmış gibi bekliyor.”
Seyit başını iki yana salladı. “Ee, ne olacak böyle? Bak, eğer duygularından eminsen artık şu niyetini belli et. Hem seni severler, Kardelen’in ailesi dünden razı olur.”
Tugay’ın omuzları çöktü. Gözlerini yere dikerek mırıldandı: “Olur olmasına da… kız daha küçük işte Seyit. Ya istemezse?”
Seyit gözlerini kıstı, ciddileşti. “O da var tabii. Askere gitmene üç hafta kaldı. On sekiz ay boyunca ortalarda yoksun.”
Tugay buruk bir gülümsemeyle kahvesinden bir yudum aldı. “Aklımı o karıştırıyor işte. Tam gönül işlerine düştük, zamanın kötüsüne geldik.”
Seyit, ayağa kalktı. Üzerindeki tozu silkeleyip sırt çantasını düzeltti. “Sen bilirsin kardeşim. Neyse, ben eve geçiyorum. Annem bekliyordu, kuzenimin düğünü var bugün.”
“Tamam kardeşim, geç sen. Ben de birazdan kalkarım.”
Seyit başını hafifçe eğerek selam verdi ve patika yoldan uzaklaşarak gözden kayboldu. Tugay ise elindeki kahveye daldı. Düşüncelerinin derinliklerinde, Kardelen’in gülüşüyle bir yanda, Ferhat’ın gölgesiyle diğer yanda boğulmaya devam etti.
****
Okul zili çalmış, kalabalık bir uğultuyla sınıflar boşalmaya başlamıştı. Kardelen çantasını omzuna takıp koridorun sonundaki merdivenlerden indi. Güneş, okul bahçesinin taşlarına uzun gölgeler düşürüyordu. Baharın serinliği hâlâ tenini ürpertse de havada yaklaşan yazın kokusu vardı. Durağa kadar yürürken kulaklığını taktı, her zamanki gibi gözlerini yere indirip kimseyle göz göze gelmeden yürüdü.
Otobüs kalabalıktı. Pencere kenarındaki bir yere sıkışarak oturdu. Camdan dışarı bakarken, aklında sadece o günkü matematik sınavı ve eve gidince markete uğrama planı vardı. Annesi süt istemişti.
Eve girdiğinde annesi mutfakta yemek hazırlıyordu. Yorgun bir gülümsemeyle,
“Üstünü değiştir, sonra markete gidersin.” dedi Fatma Hanım.
Kardelen çantasını kanepenin yanına bıraktı, odasına geçip okul formasını çıkarırken ev telefonu çaldı. Salonda yankılanan çınlama, evin havasını aniden gerginleştirdi. Zaten fazla çalmazdı bu telefon. Ayakkabılarını bağlarken annesinin telefona uzanışını izledi. Fatma Hanım açtığı an birden durdu.
“Efendim?”
Ardından gelen sessizlik, Kardelen’in kalbinde bir soğukluk yarattı.
“Ne? Hangi hastane? Nasıl olur... Allah’ım... Tamam, geliyoruz!”
Fatma Hanım telefonun ahizesini elinden düşürür gibi bıraktı. Gözleri dolmuştu. Rengi bembeyaz olduç
“Baban... Baban inşaatta kaza geçirmiş. Arkadaşı aradı... Durumu ağırmış, ameliyattaymış. Hemen çıkıyoruz.”
Kardelen’in parmakları ayakkabı bağcıklarında kaldı. Göz kapakları bir kez bile seğirmedi. Sadece başını hafifçe eğdi, "Tamam," dedi kısık bir sesle.
Taksiyle hastaneye vardıklarında koridorlar loş ve kalabalıktı. Plastik sandalyeler doluydu, ayakta bekleyenlerle birlikte içerisi havasız ve uğultuluydu. Fatma Hanım kayıt bölümüne gidip bilgi almaya çalıştı. Kardelen bir kenara çekilip duvara yaslandı. Gözleri kapalı bir kapıya takılı kaldı: “Ameliyathane”. İçeride ne olduğunu bilmiyordu. Merak etmiyordu da.
Dakikalar geçti. Saatin ilerleyişiyle birlikte annesinin elleri titremeye, dua fısıltıları yükselmeye başladı. Tam o sırada koridorun ucundan doktor göründü. Üzerinde yeşil önlük, gözlerinde o tanıdık yorgunluk… Kapının önünde durdu, kaşları çatık, elleri önlüğünün cebindeydi.
“Fatma Hanım?”
Kadıncağız ayağa fırladı. Kardelen yerinden kıpırdamadı.
“Eşiniz… maalesef... tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Çok üzgünüm.”
Fatma Hanım’ın dizleri çözüldü. Duvarı tutunarak ayakta kalmaya çalıştı. Boğazından kopan bir çığlıkla yere çöktü. Gözyaşları sel gibi aktı. Hemşireler ona doğru koştu. İnsanlar fısıldaşmaya başladı.
Kardelen ise aynı yerde durdu. Yüzünde en küçük bir kıpırtı yoktu. Ne gözleri doldu, ne dudakları titredi. İçinde koca bir boşluk vardı sadece. Öyle ki, duvarlar yıkılsa, yer yarılsa; ona yine dokunmazdı.
Hayatı boyunca “baba” kelimesi onun için sadece bir zorunluluk olmuştu. Ne sesi kulaklarına kazınmıştı, ne kokusu hafızasına. Şimdi o adam ölmüştü. Kâğıt üstünde babası, gerçekte yabancı biri.
Az sonra koridorun diğer ucundan birkaç kişi göründü. Tugay önde, Cevat, yanında annesi Neriman Hanım ve bir genç daha: Kardelen’in eski sınıf arkadaşı Mehmet.
Neriman Hanım elinde bir poşetle geldi. Kardelen’in omzuna hafifçe dokundu.
“Başın sağ olsun kızım. Allah sabır versin.”
Cevat başını eğdi, sessizce Kardelen’in yanına geçti. Mehmet ise utangaç bir ifadeyle yaklaştı, göz göze gelmemeye çalışarak,
“Üzüldüm… ne gerekiyorsa söyle, yardım ederiz.” dedi.
Kardelen başını salladı. Hiçbirine karşılık veremedi. Zaten kimse, onun ne hissettiğini anlayamazdı.
Hastane koridorunda zaman yavaşlamış gibiydi. Sararmış floresan lambalar tavanda titrek bir ışıkla yanıyor, duvarlardaki takvim bile donmuş gibi duruyordu. Mehmet Bey’in ölüm haberiyle birlikte yaşanan yıkım, Fatma Hanım’ın çöküşüyle dışa vurulmuştu. Fakat Kardelen… Kardelen yerinden bile kıpırdamamıştı.
Tugay uzaktan onu izliyordu. Bankın ucunda, ellerini dizlerinin arasında kenetlemiş, başı hafif öne eğik oturuyordu. Yüzünde bir ifade yoktu. Ne gözyaşı, ne öfke, ne şaşkınlık… Bomboş bir duruştu bu. Tugay ne düşüneceğini bilemedi. Belki de kız hâlâ şoktaydı. İçine atıyordu her şeyi. Bazı insanlar öyledir ya… Ağlamaz, bağırmaz, sadece susar.
Cevat ise danışmadan ölüm belgesiyle ilgili evrakları almış, memurla konuşuyordu. Neriman Hanım, perişan hâlde yere çökmüş Fatma Hanım’a kolonya uzatıyor, sakinleştirici getirmeye çalışan hemşireye yol gösteriyordu. Mehmet, birkaç adım ötede duvara yaslanmış, gözlerini yere dikmişti. Ortamda herkes bir işle meşguldü. Sadece Kardelen hareketsizdi.
Tugay, içindeki tuhaf sıkıntıyı bastıramadı. Çekingen adımlarla yanına yaklaştı. Onun önünde eğilerek sesini yumuşattı:
“Kardelen... Bir şey lazım mı? Su, bisküvi, belki... biraz temiz hava falan?”
Kardelen başını kaldırdı. Gözlerinde yorgun ama dimdik bir ifade vardı.
“Yok abi, teşekkür ederim. Sağ ol.” dedi usulca.
Tugay’ın kalbi burkuldu. “Abi” demesi onu hem onurlandırdı hem uzaklaştırdı. Saygı vardı, ama mesafe de... Kardelen’in sesinde hiçbir sitem yoktu, ama minnet de yoktu. O kadar kendine dönüktü ki, sanki dünyadaki herkes sadece figürandı hayatında.
“Tamam, biz buradayız. Bir şeye ihtiyacın olursa... çekinme.” diyebildi sadece.
Kardelen başını tekrar öne eğdi. Tugay, bir cevap beklemeden geri çekildi. Cevat yanına gelip sessizce, “İşlemleri başlattım. Morgdan teslim için belgeleri imzalayacağız. Belediyeye de bildirmemiz gerekiyor.” dedi.
Tugay başını salladı. Gözleri yeniden Kardelen’e kaydı. İçinde bir düğüm vardı. Ağlamayan, bağırmayan birinin acısını anlamak zordu. Belki yıllarca biriktiği yerde donmuş, belki de gerçekten hiç oluşmamıştı.
O sırada duvarın köşesindeki eski radyoda boğuk bir ses çalmaya başladı: Müslüm Gürses'in kederli bir şarkısı… 2000 yılının kasvetli bir öğleden sonrası, bir hastane koridorunda, kalplerin çatladığı ama gözlerin kupkuru kaldığı anlardan biriydi bu.
Tugay uzaklaştığında Kardelen başını yeniden eğdi. İçinde bir uğultu vardı. Dışarıdan gelen ayak sesleri, hemşirelerin telaşlı konuşmaları, hatta duvarda çalan radyodaki boğuk şarkı… hepsi aynı uğultunun içinde eriyordu.
“Öldü demek.” diye düşündü kendi kendine. “Artık gelmeyecek, kapıyı çarpıp girmeyecek, anneme bağırmayacak. Eve içkili gelmeyecek. Benim varlığımı yine yok sayamayacak. Bitmiş. Defteri kapandı.”
Bir duygu aradı içinde. Bir kıpırtı, bir sızı... ama hiçbir şey bulamadı.
Yıllarca aynı evde bile yaşatmamıştı kızını, ona asla ‘kızım’ dememişti. Omzuna elini koymamış, saçlarını okşamamış, en ufak bir sevgi göstermemişti. Hatta çoğu zaman yok saymış, varlığını bir yük gibi taşımıştı.
“Acı dediğin şeyin içinde sevgi olur.” diye düşündü Kardelen. “Ben ondan hiçbirini almadım ki… Şimdi neyin yasını tutayım?”
Yanındaki bankta eski bir kadın ağlıyordu. Gözleri yaşla dolmuş, ellerini göğsüne bastırmıştı. Onun evladı ölmüş belki. Ya da bir kardeşi... Ne fark ederdi. İnsan sevdiğini kaybedince ağlardı. Oysa Kardelen’in kaybettiği bir yabancıydı.
Tugay’ın gelip kendisine su, bisküvi, hava falan teklif etmesini düşündü sonra. İçinden bir minnet geçmedi. Sadece bir teşekkürle geçiştirdi. O da alışkanlıktan. Küçük yaşlardan beri başını öne eğip teşekkür etmekten başka ne öğretilmişti ki?
Ayağa kalkmak istemedi. Bir yere gitmek istemedi. Sadece oturmak, sessizce beklemek. Belki bir gün gerçekten bir şey hissedecek kadar büyür diye beklemek.
Ama o gün değil. O gün hiçbir şey hissetmedi.
*****
Ertesi Gün – Öğle Namazı Sonrası, Mezarlık
Mayıs güneşi hafif ama yakıcı bir ısıyla toprağa düşüyordu. Havada kesif bir toprak ve ter kokusu… Ezan sesi hâlâ kulaklardaydı. İnsanlar, sessiz bir telaşla toprak yığınının etrafında toplanmıştı. Erkekler gölgede sigaralarını hızlı hızlı tüttürüyor, kadınlar usulca birbirlerine başsağlığı diliyordu.
Mezarlığın kıyısına park etmiş araçlar göz alıyordu: bir Tofaş Şahin, yanında eski model bir Renault 9 Broadway, biraz ileride bir Doğan SLX. Tugay’ın babasının 98 model Mitsubishi Lancerı da köşede duruyordu. O yıllara özgü sade ama tanıdık bir manzara…
Tugay, Kardelen’in birkaç metre gerisinde durmuş, ellerini ceplerine sokmuştu. Ne yapacağını bilemiyordu. İçinden bir şeyler yapma arzusu geçiyor ama neyin doğru olacağını kestiremiyordu. Kardelen, siyah başörtüsüyle mezarın başında öylece dikiliyordu. Ağlamıyor, konuşmuyor, yalnızca duruyordu.
Cevat, Kerem ve Alperen de Tugay’ın yanındaydı. Takım elbiseler içinde, ayakkabıları toprakla kirlenmiş hâlde, gözleri sürekli Tugay’da. Kerem eğildi kulağına fısıldadı:
“Yanına gitsene. Yalnız kaldı yine.”
“Gitsem ne diyeceğim ki?” dedi Tugay neredeyse fısıltıyla. “O başka bir yerde şu an.”
Kardelen’in hemen yanında dayısı Dursun duruyordu. Elleri arkasında, başı eğik. Fakat göz ucuyla etrafı dikkatle süzüyordu. Özellikle Ferhat’ı…
Ferhat ise mezarın biraz ilerisinde durmuş, gözlerini hiç kaçırmadan Kardelen’e bakıyordu. Siyah keten pantolon, açık renk gömlek giymişti. Saçlarını ıslatmış, dikkatlice taramıştı. Şimdi burada, tıpkı acı çekiyormuş gibi dimdik durmuştu. Ama Tugay onun niyetini çok iyi biliyordu.
"Dayısının gözüne girmek için buradasın değil mi, şerefsiz?" diye geçirdi içinden.
Bir ara göz göze geldiler. Ferhat, üstten bakan bir ifadeyle başını salladı Tugay’a. Soğuk bir selam gibi...
Tugay’ın çenesi gerildi, Kerem koluna dokundu:
“Yapma burada. Bugün yeri değil.”
Birden sessizlik Fatma Hanım’ın çığlığıyla bölündü. “Mehmeeet!” diye inledi. Sonra dizlerinin üstüne çöktü. Kadınlar hemen koştu yanına, biri kolonyayla, biri yelpazeyle geldi. Neriman Hanım da onların arasında, Fatma Hanım’ı kucaklamaya çalışıyordu.
Kardelen hâlâ aynıydı. Başörtüsünün altından yüzü görünüyordu ama bir taş kadar sabitti. Dursun koluna girdiğinde bile karşı koymadı. Yavaşça mezarın başından uzaklaştılar.
Tugay, fırsat bu fırsat diyerek birkaç adım attı, Kardelen’e yaklaştı.
“Yanında yürü... sadece bu kadar.” diye mırıldandı kendi kendine.
Cevat da sessizce arkalarına düştü. Kerem ve Alperen aralarında konuşmadan kalabalığı izliyordu. Tugay tam Kardelen’in yanına vardığında yavaşça konuştu:
“İstersen biraz oturalım... Mezarlığın ilerisinde bir bank var. Gölgede.”
Kardelen başını olumsuz anlamda salladı, çok az.
O sırada Ferhat da yerinden kıpırdadı. Onları uzaktan takip ediyor gibiydi. Dursun, Ferhat’ın farkındaydı. Sert bakışlar atıyordu.
Ferhat, Dursun’un yanında daha çok görünmeye, cenaze boyunca daha fazla yardımcı olmaya başlamıştı. Bir yandan gerçekten destek olmaya çalışıyor, bir yandan da içten içe "Kızınıza gözüm var" diyebilmenin zemini oluşsun istiyordu.
Cevat, Tugay’a hafifçe yaklaştı:
“Bu Ferhat meselesi kolay olmayacak. Baya uğraşacak gibiyiz.”
Tugay, güneşe karşı gözlerini kısarak uzaklara baktı.
“O beni karşısında bulacak. O kızın huzurunu kaçırmasına izin vermem.”
Uzaklardan gelen çaycı sesi, bir mezarlığın sessizliğini deldi:
“Çay var! Taze çay!”
Ama kimsenin içinden ne çay içmek geçiyordu, ne konuşmak...
O gün, Kardelen için toprağa sadece babası değil, çocukluğunun tüm yarım kalmışlığı gömüldü. Tugay içinse gerçek bir savaşın ilk günüydü.