DÜĞÜNÜMSÜ

1583 Words
Fırat'l a evlenmek istemiyordum. O da benimle evlenmek istemiyordu. Ama töreler... Töreler bizi bir araya itmişti. Tabii abimin inadı ve Fırat' ın hatası da buna etkendi. Olayı törelik hale getiren onlardı. Ferman Ağa ise törelerine sahip çıkan bir ağa olarak ün salmıştı. Bu imajını korumak önemliydi. Bizden istenen, bunun bedelini hayatlarımızla ödememizdi. Ablam Dicle 'nin odasından hala bir ses gelmiyordu. Gece boyunca ağlamıştı, ama sabah olduğunda o da sessizdi. İçimden bir ses, ablamın sessizliğinin fırtına öncesi bir durgunluk olduğunu söylüyordu. Sevdiği adam, Fırat, benimle evlenecekti. Bu durum onun için bir ölüm gibiydi, ama benim için de cennet değildi. Bu evlilik, bir başkasının mutluluğunu çalmak gibiydi. Tabii çalsam da benim olmayacaktı. Hazırlanırken annemin sert bakışlarını üzerimde hissediyordum. "Ağlama." der gibi bakıyordu. "Kimseyi utandırma." Zaten ağlamayacaktım. Ne faydası vardı ki? Sessizce üzerime giydirilen gelinlik, bana kefen gibi geliyordu. Annem aslında üzgündü ama yapacak bir şey olmadığını da biliyordu. Buradaki her anne gibi dedikodu olsun istemiyordu. Köy meydanına çıktığımda davul zurna çoktan başlamıştı. Renkli kumaşlarla süslenmiş alan, dışarıdan bakıldığında bir şenlik yeriydi. Ama içim, dışarıdaki hiçbir renkle boyanamaz bir karanlıktı. İnsanlar ellerindeki tepsilerle oradan oraya koşturuyor, çerezler dağıtıyordu. Kadınlar zılgıt çekiyor, çocuklar gülüp eğleniyordu. Oysa benim ayaklarım bir mezara doğru gidiyormuş gibi ağırdı. Ruhum. O çoktan kayıptı zaten. Fırat ’ı uzaktan gördüm. Duruşunda bir dağ gibi bir sertlik vardı. Yanıma geldiğinde yüzü donuk ve soğuktu. Beni görmek istemediği her halinden belliydi. Gözlerime bakmadı bile. Beni değil, başka birini sevdiğini, onu ise bu evliliğin paramparça ettiğini biliyordum. Ablamı seviyordu. “Hazır mısın?” dedi babam. Fırat başını hafifçe eğdi. Cevap vermedim sadecs kafamı salladım. Fırat' ın sessiz bir öfkeyle dolu olduğu çok açıktı. Bana uzanan eli, sevdiği birine değil, bir düşmana uzanıyormuş gibiydi. Elimi tuttu, ama o temas sanki bir buz gibi ellerimi dondurdu. O anda her şeyin daha kötü olacağını hissettim. Elimi niye tutmuştu? Sanırım dışarıdan da gelen misafirler vardı ve beni kabullenmiş rolü yapıyordu. Dicle uzakta, kalabalığın içinde duruyordu. Yüzü bembeyazdı. Fırat’ ın elimi tutuşunu gördüğünde bakışları bir an keskinleşti. O an beni suçladığını anladım. O gün o yerde olmayı istemediğimi ve benimde mecbur kaldığımı halde, bu evliliğe boyun eğdiğim için bana öfke duyuyordu. Ama ne yapabilirdim? Törelere karşı duracak gücü mü vardı birimizin? Zerda ise abimin yanında duruyordu. Gelinlik içinde bir taş gibi donuk duruyordu. Onun da bu evlilikten hoşnut olmadığını biliyordum. Fırat’ la aynı kanı taşıyan bir kardeşti, ama kardeşliğin zerresi bile yüzünden okunmuyordu. Abisine de öfkeli olduğu belliydi. Devran abim ise onunla konuşmaya bile yeltenmemişti. Onların evliliği de benimkinden farksızdı. Dualar okunmaya başlandı. Yüzükler takılırken ellerim titriyordu. Ferman Ağa taktı yüzükleri. Nişan gibi oldu düğünün başı yani. Fırat’ ın bakışları hala sert ve soğuktu. Davetlilerin arasında alaycı gülüşmeler duyuyordum. Bazıları bizim düğünümüzü eğlenceli bir trajedi gibi izliyordu. Düğün eğlencesi başladı, ama o eğlence benim için işkenceden farksızdı. Fırat yanımda oturuyordu, ama beni yokmuşum gibi görüyordu. Davul zurna çalıyor, insanlar halay çekiyordu. Ama Fırat bir kaya gibi suskun ve hareketsizdi. Arada bir yüzünü kalabalıktan uzaklara çeviriyordu, sanki kaçmak için bir yol arıyordu. Bir ara sessizce bana doğru eğildi ve alçak bir sesle, “Bunu unutma, bu evlilik asla gerçek olmayacak.” dedi. O sözler, içimde zaten kırık olan bir şeyi tamamen paramparça etti. Gerçek olmayacak dediği bana dokunmamak olabilirdi. Normal şartlarda bu beni memnun da edebilirdi ama buralarda çocuk olmazsa kadından bilinirdi. Zerda ve abim de bizim gibi köşede sessizce oturuyordu. Zerda ’nın gözleri boştu, ama ara sıra öfkeyle sıkılmış dudaklarından içindeki isyanı anlayabiliyordum. Devran abimin sert bakışları ise onunla konuşmaya bile niyeti olmadığını gösteriyordu. Sanki abimde Zerda' dan nefret ediyordu. Bu düğün, bizim değil, törelerin düğünüydü. Ve o düğün bizi birbirimize değil, prangalarımıza bağlamıştı. Ve düğün çok uzatılmadan takı töreninden sonra bitti. Eve doğru yöneldik. Yapılmak için yapılmış bir düğündü. Bir sürü takı takıldı ama umrumda değildi. Bu gece baba evinde kalacaktım. Çünkü imam nikahı yoktu daha. İmam acil bir yere gitmişti. Ertesi gün gelecekti. Zaten kimse de evlenmeye meraklı olmadığı için kimse uğraşmadı başka imam bulmaya. ..... O gün, her şey sanki gece düğün hiç olmamış gibi sessizdi. Sessizlik, köyde pek alışık olmadığımız bir şeydi, ama bu gece, herkesin üzerindeki ağırlık yüzünden kuşlar bile susmuş gibiydi. İmam nikahı için hazırlıklar başlamıştı. Herkes görevini biliyordu. Kadınlar mutfakta çay demliyor, erkekler avluda sigara içerek konuşmadan bekliyordu. Ama asıl sessizlik, bizim içimizdeydi. İlk olarak Devran ve Zerda’ nın nikahı kıyılacaktı. Zerda, yüzünde hiçbir duygu belirtisi olmadan bir köşede oturuyordu. Başını kaldırmıyor, kimseyle konuşmuyordu. Onun bu sessiz isyanı herkesin gözünden kaçıyordu. Abim Devran ise her zamanki gibi dik duruyor, ama yüzündeki huzursuzluğu saklayamıyordu. Zerda’ nın karşısında oturduğu minderin köşesine ilişmiş, ellerini dizlerinde sıkıca birleştirmişti. İmam geldiğinde, herkes toparlanıp yerlerine geçti. Erkekler odanın bir köşesinde, kadınlar diğer köşede oturuyordu. Zerda’ nın yanında oturan annesi, kızını güçlendirmek ister gibi onun elini sıkıca tutuyordu. Ama Zerda, bu dokunuşa bile kayıtsızdı. İmam, duaları okumaya başladığında, odadaki hava daha da ağırlaştı. Devran ’ın sesi, nikah sırasında “Kabul ettim.” derken titremiyordu. Yine de abimin, bu kelimeleri söylerken içinden ne kadar büyük bir savaş verdiğini hissediyordum. Zerda' yı bu kadar istememe nedenini ise anlamıyordum. Zerda ise duyulur duyulmaz bir sesle aynı cümleyi tekrarladı. Zerda ’nın o anda ne düşündüğünü anlamak zordu, ama bu evliliği kabul ettiğini söyleyen kelimelerin içinde hiçbir inanç yoktu. Dualar bitince herkes hayırlı olsunlar demeye başladı. Ama ne Zerda ne de Devran birbirlerine bakıyordu. Zerda, yerinden kalkmadan başını önüne eğdi ve gözlerini kapattı. Bu nikah, onun için bir yenilginin son adımıydı. Ve sıra bana geldi. Midemde bir düğüm oluştu. Ablam Dicle’ nin gözleri, köşeden beni delip geçiyordu. Onun bakışlarında öyle bir öfke vardı ki, her an üzerime çullanıp beni suçlamaya başlayacakmış gibi hissediyordum. Oysa benim de bu evlilikte hiçbir suçum yoktu. Ben de kurbanlardan biriydim. Fırat’ ın yanına oturdum. O da beni görmezden gelerek yerine geçti. Yüzünde sert, hatta taş gibi bir ifade vardı. Göz göze gelmemek için bakışlarını başka bir yere çevirmişti. Ellerimi kucağıma koydum, ama titrediğini fark edince sımsıkı tuttum. Kimse zayıflık görmek istemezdi. İmam, nikah duasını okumaya başladı. Fırat ’a yöneldi ve sordu: “Kabul ediyor musun?” Fırat’ ın cevabı soğuk bir rüzgar gibi odadan geçti. “Kabul ettim.” Sesi öyle duygusuz ve keskin çıkmıştı ki, bir an kalbimde bir sızı hissettim. Bu cevap, bir evliliğin değil, bir savaşın başlangıcı gibiydi. Aynı soru bana soruldu. Bir an dilim tutuldu. Sanki bu iki kelimeyi söylemek, beni tamamen zincirleyecek bir büyüydü. Ama sonunda dudaklarım aralandı ve o sözleri fısıldadım. “Kabul ettim.” Oda tekrar sessizliğe büründü. Kadınlar fısıldayarak “Hayırlı olsun.” diyor, erkekler başlarını sallıyordu. Ama bu nikahın hayırlı hiçbir yanı yoktu. Fırat bir an bile bana bakmadı. Benim ise odanın köşesindeki Dicle’ ye kaydı gözlerim. Ablamın yüzü, öyle bir öfke ve kederle doluydu ki, nefes almakta zorlandım. Onun bu bakışı, tüm suçun benim üzerimde olduğu inancını perçinliyordu. Ama ne yapabilirdim? Kimseye karşı çıkacak gücüm yoktu. İmam son dualarını okuduğunda, Fırat hızla yerinden kalktı ve odadan çıktı. Onun ardından gitmek istemedim. Zaten birlikte yürüyebileceğimiz bir yol olmadığını ikimiz de biliyorduk. Ben yerimde kaldım, ablamın o yıkıcı bakışları arasında sessizce oturdum. O gün, ne Zerda mutluydu ne Devran ne de biz. Bu evde kıyılan nikahlar, iki ailenin kuruluşunu simgelemeliydi ama geride paramparça olmuş dört hayat bıraktı. O gün, nikahların ardından eve bir ağırlık çökmüştü. Herkes kendi köşesine çekilmiş, sessizce düşüncelere dalmıştı. Ben ise odamda oturuyordum ama içimdeki sıkışıklık yüzünden bir türlü yerimde duramıyordum. Bir süre sonra biraz hava almak için bahçeye çıktım. Hava kararmıştı. Bir şeyler olması gerektiği gibi değildi bunun farkındaydım. Düğün olmuş ama nikah olmadı bahanesiyle baba evine gelmiştim. İmam nikahı yapılmıştı ama Fırat beni alıp gitmek yerine hala burada oturuyordu. Yıldızlar gökyüzünde parlıyordu, ama benim için bu gece ne kadar karanlıksa, o yıldızlar da o kadar anlamsızdı. Bahçenin öteki köşesinden gelen hafif bir fısıltı duydum. Seslerin kimden geldiğini anlamam uzun sürmedi. Ablam Dicle’ nin sesiydi. Fısıldıyordu. Ama bu fısıltıda bir kırgınlık vardı. Adımlarımı yavaşlattım. Yaklaşmak istemiyordum, ama sanki ayaklarım beni zorla oraya götürüyordu. Gölgelerin arasından Dicle ve Fırat ’ı gördüm. Birbirlerine yakın duruyorlardı, ama aralarındaki mesafe bile ağır bir duvar gibi görünüyordu. Fırat ’ın sesi soğuk ve kararlı bir şekilde duyuldu. “Dicle, seni sevdiğimi biliyorsun. Hep seni sevdim.” O an içime bir şey çöktü. Bunu zaten biliyordum, ama duymak… bambaşkaydı. Sözleri bir bıçak gibi kalbime saplandı. Derin bir nefes aldım, ama göğsümdeki ağırlık beni tamamen nefessiz bırakıyordu. Dicle’ nin sesi titreyerek cevap verdi. “Fırat, bunu bana söyleme. Artık kardeşimle evlisin. Bu sözler hiçbir şeyi değiştirmeyecek.” Fırat’ ın nefesi sert çıktı, sanki içinde biriktirdiği tüm öfkeyi kontrol etmeye çalışıyormuş gibiydi. “Bunu ben istemedim, Dicle. Her şey abin yüzünden oldu. ” Dicle bir adım geri çekildi. Yüzünü göremiyordum, ama sesi ne kadar kırıldığını belli ediyordu. “Ama bu, artık senin Narin’ le evli olduğunu değiştirmiyor. Bu gerçeği kabul etmek zorundayız.” Fırat ’ın sessiz kaldığını duydum. Belki de cevapsız kalan bu sorular, onun da içinde taşıdığı ağırlıktı. Sessizlik, gecenin serinliğinde daha da boğucu hale gelmişti. Dicle son bir kez konuştu, sesi daha da kısık ve çaresizdi. “Lütfen, bunu bir daha konuşmayalım, Fırat. Artık birbirimize söyleyecek bir şeyimiz yok. Sen babana engel olamadın. Artık bizi sadece Narin' in ölümü kavuşturur. ” Donup kaldım. " Bizi ancak Narin' in ölümü kavuşturur. " demişti ablam. Fırat sevdiğine kavuşmak için beni öldürmeyi düşünür müydü? " Ya da Narin' in kısır çıkması... Ona dokunmayacağım Dicle. Ben seni seviyorum. " dedi Fırat. Şimdi anlıyordum neden gerçekten karısı olamayacağımı söylediğini. Benim çocuğum olmayınca berdel şartlarının sağlanmadığını söyleyecek ve sevdiğine kavuşacaktı. Planı netti. En azından öldürmeyi düşünmüyor derken Dicle' yi duydum. " Benim o kadar vaktim yok Fırat. Önümüzdeki ay beni evlendiriyor abim. " Bu laftan sonra ne olacaktı? Fırat beni öldürmeyi mi düşünecekti?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD