Zihnim bulanık, orman karanlıktı.
Soğuğu hissediyordum, vücuduma batan taşları ve nemli toprak kokusunu. Bedenime yalnızca fiziksel acılar değil ruhsal bir acı hakimdi. Ruhumun acıyla sızladığını hissettim.
Nerede olduğumu idrak etmem uzun sürmemişti. Orman peşimi bırakmayan bir lanet gibiydi. Hatırladığım son anlar Nadine'in hareketsiz vücudu ve parlayan bir ışıktı. Neredeyse kör edici bir ışık.
Titreyen bedenimden yayılan o parlak beyaz ışığı çok net hatırlıyordum. Rüya gibi gerçek dışı gelse de görebileceğim hiçbir kâbus bu kadar korkunç olamazdı.
"Michel!"
Adımı duyabiliyordum. İntihar etmeye çalıştığım o zaman ki gibi bir telaş ve korku vardı adımı bağıran seste. Bu sefer ki Ivan'a ait değildi.
Sarsıntı midemi bulandırıyor içimde kusma isteği uyandırıyordu. Gözlerimi açmak istemiyordum, yüzleşmem gereken gerçekler beni korkutuyordu. Karşılaşacağım gerçeklik ve bilinmezlik ödümü koparıyordu.
"Michel uyan! "
Anna'nın endişeli sesi kulaklarımı tırmalıyor, kollarımdan kavrayan sert parmakları canımı yakıyordu. Öldüğümü mü düşünüyordu yoksa öldürmeye mi çalışıyordu bilmiyorum.
Yavaşça gözlerimi araladım. Hatıralar birden bire uyanmış ve zihnime akın etmeye başlamıştı sanki. Yaşanan her an gözlerimin önüne geliyor korkuyla kasılmama sebep oluyordu. Bir film gibi canlanıyordu zihnimde.
"Gözlerini aç hadi."
Dediğini yaptım, gözlerimi tamamen açtığımda uzandığım sert topraktan gök yüzüne bakıyordum. Karşılaşmayı beklediğim karanlık yoktu, ne zamandır burada yatıyordum bilmiyorum ancak gece yerini güne teslim etmeye hazırlanıyordu.
Sık ağaçların koyu yaprakları arasında hafifçe aydınlanmaya başlayan gök yüzü görünüyordu.
Üşüyordum, bedenim buz kesmiş vücudumu hissedemeyecek hale gelmiştim.
Toprak zemine parmaklarımı bastırarak yattığım yerden doğrulmaya çalıştım. Bakışlarım hızla Nadine'in bedeninin yığıldığı yere kaymış ancak bir boşlukla karşılaşmıştı.
"Nadine. " Dedim çatlayan kuru bir sesle.
Belli belirsiz çıkan kelimelerimi duyup duymadığından emin olamasam da Anna omzumdan yakalayarak kalkmama yardım etti ardından endişeli sesi kulaklarımı yeniden doldurdu.
"Onu içeri taşıdım. Neler oldu burda?"
Neler olduğunu ben de kesinlikle bilmiyordum. Yaratığı ve geceyi bölen korkunç hırıltısı hala kulaklarımdaydı. Nadine'in bedeninden süzülen kan kokusunu hissedebiliyordum.
Ve gecenin karanlığını bölen göz kamaştıran ışık.
O ışığın benim vücudumdan çıkmasına imkan yoktu. Gerçekten mümkün olabilir miydi? Her bir hücremin parladığını, ışığın içimde bir yerlerde saklı Pandora kutusundan çıkarak ışık saçtığını düşünmek bile bütün mantığıma aykırı geliyordu.
Bu düşünceleri bir kenara atarak bakışlarımı etrafta gezdirdim şimdi düşünmenin zamanı değildi. Yalpalayarak ayağa kalktım aklımda yalnızca Nadine vardı. Ölmemesi gerekiyordu, o yaratığın pençelerinde o küçük güçlü kız ölemezdi.
"O- O, yaşıyor mu?"
Anna hala tam olarak ellerini üzerimden çekmemiş kalkarken yardımcı olmaya çalışıyordu. Bedenimin kontrolünü hala sağlayabildiğim söylenemezdi, dengem bozuluyor başım dönüyordu.
Anna yardım etmeye çalışıyordu ancak bu kendimi toplamamı zorlaştırıyordu.
Sorularıma hızlıca cevap vererek daha fazla yardımcı olabilirdi.
"Durumu kötüydü ama yaşıyor. İyileşecek."
Derin bir nefes aldım artık kalan hiçbir şeyin önemi yoktu. Nadine ölmemişti. Onun gerçekten güçlü bir kız olduğunu biliyordum.
Yaratığın kırmızı gözleri ve Nadine'in o sivri pençeleri arasında sallanan bedeni gözlerimin önünden gitmiyordu. Bir kâbus gibi zihnime yapışmış uzun bir süre peşimi bırakmayacak gibiydi.
"Şimdi bana bunu nasıl yaptığını açıklamak zorundasın."
Gözlerim Anna'nın keskin ve dehşete düşen bakışlarını takip etti. Korkuyordu ancak daha çok hayrete düşmüştü.
Ölümden Doğan, soğuk toprakta cansız kırmızı gözleri göğe dikilmiş bir şekilde yatıyordu. Bedeni kaskatı kesilmiş, teni neredeyse beyaza bürünmüştü. Öldüğünü anlamak zor değildi asıl zor olan bir ölümden doğanın öldürülebileceğinin mümkün olmasıydı.
Bunu benim yapmış olmamın hala imkanı olduğunu düşünmüyordum. Ben yalnızca reşit bile olmayan liseli aptal bir kasabanın sıradan bir kızıydım. Öyle olmam gerekiyordu.
Şuan aklım öyle dolu ve karışıktı ki hiçbir şey düşünemiyordum. Başımı istemsizce iki yana salladım.
"Bilmiyorum. "
"Bir yaratığı öldürdün sen, Michel. Ölümden Doğan'ı öldürdün. "
Cümleleri nedenini anlayamadığım bir şekilde beni rahatsız ediyordu. Onu öldürmeyi istememiştim, pişman değildim ancak bir canlıyı ne kadar insan olmasa da öldürme düşüncesi iliklerime kadar korku yayılmasına neden oluyordu.
Gözlerimi kamaştıran o ışık patlaması, onu öldüren buydu.
Bedenime ne oluyordu bilmiyorum ancak bunu kasıtlı bir şekilde yapmamıştım. O ışık patlamasının nedenini bilmiyordum.
Şuan tek istediğim o lanet cesetten uzaklaşmaktı.
Anna durumumu sonunda anlamış olmalı ki yürümeme yardımcı olarak eve girmemi sağladı.
Hillary, Nadine'in başında üzerine bulaşan kanı temizliyor nazikçe yaralarını sarıyordu. Yüzeysel oldukça fazla yarası olmasına rağmen hayati derecede derin yaraları yoktu. Hala baygın olmalıydı, yüzünde ki gülümseme kaybolmuş yerini hissiz bir ifadeye bırakmıştı.
Kana bulanan kıyafetleri o karanlık gecenin yeniden ve tekrar tekrar gözlerimin önüne gelmesine sebep oluyordu. Nadine'in öldüğünü düşünmüştüm. Bunu düşündüğümde içimde yükselen öfkeyi hatırlıyordum ve ardından gelen o ışık patlaması.
Sadece küçük bedeninin uzun bir iyileşme sürecine ihtiyacı vardı.
"Sen iyi misin kızım? Neler oldu, biz sadece bir ışık gördük ve sonra bütün bu olanlar. Tanrım sen bize yardım et. "
Ağlamaktan kızaran gözlerinden aralıksızca yaşlar akıyor, titreyen yaşlı elleriyle Nadine'in saçlarını okşuyordu.
Korkuyordu, hepimiz gibi yaşlı kadın da o şeytanların yeniden onu bulmasından sevdiklerini ellerinden almasından korkuyordu.
" O yaratıklar evimize kadar geldi. Tanrım. Tanrım, torunumu bana bağışla. Sen bizi bütün o şeytanlardan koru. "
Anna oturmamı sağlayarak eline aldığını fark etmediğim bir bezle yüzümde ki toprak izlerini temizlemeye başladı. Yaralanıp yaralanmadığımı kontrol ediyordu ancak tek bir çiziğe bile sahip değildim. Neden bayıldığımı bilmiyordum, o ışıktan sonra vücudumda ki bütün enerji bitmiş gibiydi.
"Sen yaralandın mı kızım? " Hillary'nin titreyen endişeli sesiyle bakışlarım yeniden onu buldu.
Benden daha çok şoka girmiş gibi görünüyordu, yaşlı bedeni böyle korkunç olayları kaldırabilecek gibi değildi. Sık sık kalbini tutuyor, göz yaşlarının arasında derin nefesler almaya çalışıyordu.
"H-hayır. Ben neler olduğunu bilmiyorum, gece yarısı uyandım ve Nadine evde değildi. "
Hillary ellerini gözlerine kapatarak tekrar hıçkırarak ağlamaya başlamıştı.
"Tanrım, Nadine gece evden çıkacak bir çocuk değil. O karanlıktan korkar, şeytanlar bizimle oynuyor. "
Kendini kolay toparlayacak gibi durmuyordu. O ağladıkça içimde bir şeylerin canımı yaktığını hissediyordum.
" Onu aramak için dışarı çıktım gerisini hatırlayamıyorum. Çok karanlıktı, her şey birden bire oldu."
Kısmen yalan sayılmazdı. Gerçekten doğru dürüst hiçbir şey hatırlamıyordum. Hala yaşadığım her şey oldukça gerçek dışı geliyordu.
Anna yüzümü ve kollarımı temizlemeyi bitirince dolaptan çıkardığı birkaç parça kıyafeti getirerek yanıma koydu.
Nasıl göründüğümü ya da ne durumda olduğumu bilmiyordum ancak duşa ihtiyacım olduğunu düşünüyordu. Kötü görünüyor olmalıydım.
Bir elini elimin üstüne koyarak hafifçe sıktı.
"Banyoya gir ve rahatla biraz. Şokta gibi görünüyorsun hala yaşananların etkisinde olduğuna eminim. "
Bakışlarım yanıma koyduğu eski ama hala kullanışlı ve oldukça rahat görünen kıyafetlere kaydı. Düşünmek istediğim tek şey banyoda sıcak suyun olup olmayacağı ya da karnımın acıkmasıydı yalnızca bunları düşünmek istiyordum ama beynimde sürekli bir ışık patlaması oluyordu. Eski hayatımı yalanlarla dolu olsa da geri alabilmek için her şeyimi verebilirdim.
Anna sıktığı elimi yavaşça bırakarak mavi gözlerini üzerime dikti
" Orada olmadığım için üzgünüm."
Başımı hayır anlamında iki yana salladım. Bunun için suçluluk duyması mantıksızdı, karşımızda ne olduğunu bile bilmediğimiz doğaüstü bir varlık vardı. Biz onlarla savaşamazdık, bu yalnızca daha fazla ölüm anlamına gelirdi.
"Işığı sende gördün mü? " Diye sordum bakışlarımı Annan'ın endişe dolu bakan gözlerine dikerek.
Alacağım cevabı kısmen biliyordum, bütün bir ormanı aydınlatmıştı görmemesinin imkanı yoktu.
"Odanın içine doğan bir güneş gibiydi. Yalnızca biz değil bütün şehir görmüş olabilir. "
Vücudumun parlamış olması ciddi anlamda dehşete kapılmama sebep oluyordu. Anna'nın bıraktığı kıyafetleri alarak yavaşça ayağa kalktım, fiziksel herhangi bir yaraya sahip değildim en azından görünürde öyleydi ancak zihinsel olarak bitmiş haldeydim.
"İnanılmazdı Michel. "
Duysam da arkama dönerek ona bakmamıştım yalnızca kısa bir anlığına durarak adımlarıma yeniden devam etmiştim.
Farklı hissetmem gerekiyor muydu? Bütün vücudum parladığı için belki de bir doktora görünmeliydim ancak ne diyeceğimi bile bilmiyordum.
Vücudum bir güneş gibi parladı ve ışık saçarak bir yaratığın ölmesine sebep oldu bana bir ilaç yazar mısınız?
Belki de psikiyatri servisi burada olmaktan daha güvenli olurdu.
"Nadine uyanırsa lütfen haber ver. "
Banyo kapısını aralayarak göz ucuyla ona baktım.
Anna hiçbir şey söylemeden yalnızca başıyla onaylamakla yetindi. Yavaş adımlarla küçük banyoya ilerleyerek içeri girdim. Sıcak su vücudumdan akıp gitmeye başladığında gözlerimi yumarak başımı kaldırdım.
Isınan vücudum gevşemeye başlamıştı zihnim de aynı suyun buharı gibi uçup gidiyordu aklımdan. Gözlerimi hafifçe aralayarak alt üst olan hayatımı düşündüm. Çok fazla sosyal çevrem olmadığını biliyordum, arkadaşlara veya kalabalık akrabalara sahip değildim ancak hiç bu kadar kimsesiz hissetmemiştim. Yalnızlık hissi bedenimi dolduruyor ruhumu acıtıyordu.
Çıktığımda daha gevşemiş hissetsem de iliklerime kadar hissettiğim bir karanlık vardı. Nadine öylece uzanıyor düzenli nefesleri sessiz odayı dolduruyordu.
Anna işaret parmağıyla ona yaklaşmamı söyleyince saçlarımı kuruladığım havluyu bir kenara bırakarak yanına gittim.
"Bu konuyu açmak için iyi bir zaman değil biliyorum. Hatta baya boktan bir zaman. "
"Ne konusu?" Dedim kaşlarımı merakla
hafifçe çatarak.
"Ormanda ki cesetten kurtulmamız gerekiyor. "
Bakışlarım istemsizce camdan dışarıya kaydı ancak göremeyeceğim kadar uzakta olduğunu biliyordum. Yine de sanki hemen yanı başımda yatıyor gibi ürpermeme engel olmamıştı.
Hala ormanda yatan cansız bir beden vardı. Eğer bulunursa iyi olmayacağını biliyordum. Her şey zaten yeterince karmakarışıktı daha da içinden çıkılmaz bir hal almasını istemiyordum.
"Kurtulma işini doğaya bırakabiliriz. Kurtlar ve diğer hayvanlar eminim bunu bizim için zevkle yapar. "
Anna kaşlarını çatarak gözlerime baktı. Dengesiz bir şekilde bir an sinirli ve bir an mutlu olabiliyordu. Belki de fikrimi beğenmemişti, hayvanların da biraz ağız tadı varsa o cesede dokunmama gibi bir ihtimalleri de olabilirdi.
"Bırakmayız. Çok riskli, diğer Ölümden Doğanlar'ın o bedeni bulursa bize ulaşmaları ne kadar sürer sanıyorsun? Eğer şanslıysak saniyeler. "
Gözlerimi mavi sinirli bakışlarından kaçırarak Nadine'in hareketsizce yatan bedenine diktim.
Haklıydı, bir şekilde kendimizi saklayarak ölü gibi yaşamamız gerekirken bir Ölümden Doğan öldürmüş aynı zamanda koca bir şehri aydınlatacak kadar ışık saçmıştım.
Ölü gibi yaşamaya çalışırken bizi öldürtmem an meselesi gibi duruyordu.
"Nasıl yapacağız? "
Bir cesedi yok etme konusu okulda bizlere öğretilmiyordu bu konuda deneyimli de değildim.
Anna elinde tuttuğu çakmağı kaldırarak ateşin çıkmasını sağladı ardından ses tonunu az öncesine göre daha da kısarak sessizce konuştu.
"Yakmalıyız. Cesedin kokusunu alırlarsa geleceklerdir. "
Başımı bir kez onaylar şekilde salladım. Anna hızlı adımlarla yanımdan uzaklaştığında cesetten kurtulmak için eşyalar getireceğini biliyordum. Böyle psikopat bir yönü olması oldukça şaşırmama sebep olsa da şuan bunu düşünecek zaman yoktu.
Daha birkaç hafta öncesine kadar yaşadığım sıradan ev okul hayatını geride bırakmış şimdi bir yaratığın cesedini yakarak yok etmeye çalışıyordum.
Artık sıradan ya da normal diye bir şey yoktu ve ben neyin gerçek neyin yalan olduğunu ayırt edemiyordum.
Zihnimde ki karmaşaya hızlıca son vererek yağmurluğu giyinmeye başladım. Vakit yoktu, bir an önce o şeyden kurtularak bir plan yapmalıydık. Hiçbir yer burası da dahil güvenli değildi.
O yaratık buraya kadar geldiyse daha fazlasının da gelmesi oldukça olasıydı.
"Gidelim. "
Anna'nın sözleriyle hareketlenerek dış kapıya yöneldim. Elinde tuttuğu kürekler ve daha bir çok eşya ile dışarı çıkmıştı, bense Hillary'nin ağlamaktan göz yaşlarını kuruduğu yanaklarına ardından kan toplamış gözlerine baktım. Dikkatle ve sessizce Nadine'i izliyor, saçlarını okşuyordu.
Yavaş adımlarla kapıyı açarak kendimi soğuk havaya bıraktım. Sabah erken saatlerin aksine bir parça daha ısınmış olsa da hava hala soğuktu.
O yaratığın öldüğü yere doğru yürürken dün gece yaşananlar yeniden gözlerimin önüne geliyordu.
Hafif ıslanmış toprağa batan ayakkabılarıma ardından hemen önümde peşinde küreği sürükleyerek toprakta iz bırakan Anna'ya baktım.
Soğuk hava içime doluyordu ama korkuyorum o cesedin kokusunu almaktan.
Ciddi anlamda ceset yakmaya ardından kalıntıları gömmeye gidiyorduk. Midemin bulanmaya başladığını hissediyordum. Ayaklarım, geriye dönerek koşarak uzaklaşmak için büyük bir savaş veriyordu. Yaklaştıkça bedenim kasılmaya ve midemin bulantısı iyice artmaya başlamıştı.
"Neredeydi? " Etrafımızda kimse olmamasına rağmen Anna hala sessizce konuşuyordu. Belki de benimde onun kadad dikkatli olmaya başlamam gerekiyordu. Dün gece yalnızca şanslıydık.
"Sol tarafta biraz daha ileride. "
Adımlarımı yavaş tutuyordum, ona yetişmek gibi bir çabam yoktu ayrıca ceset yakmaya da meraklı sayılmazdım. Benim aksime Anna meraklı gibi görünse de aslında yalnızca öfkeliydi bunu her adımında yere bastığı toprağı sinirle ezip geçmesinden anlayabiliyordum.
"Vücudundan ışık çıkması senin için de ilk mi? "
Ampul gibi etrafta gezdiğimi mi düşünüyordu? Tabiki benim için de ilkti. Bende onun kadar şaşkındım hatta dehşete bile kapılıyordum ancak duygularımı yaşayabileceğim bir zamanım olmuyordu. Her şey öyle hızlı ve ardı ardına gerçekleşiyordu ki bütün bu doğaüstü gerçekleri sindirebilmek için bile yeterli zamanım yoktu.
"Evet, nasıl olduğunu bilmiyorum. "
Arkasında bıraktığı ayak izlerini başımı yerden kaldırmadan takip ediyordum. Orman oldukça sessiz ve ıssızdı. Bu iyi bir şey miydi yoksa kötü mü karar vermesi oldukça zordu.
"Garip olacak ama bu şeyin, gücün açma kapama düğmesi falan var mı? "
Bunun olmasını kesinlikle ondan daha çok isterdim, işimi oldukça kolaylaştırabilirdi ama nasıl birden bire ateş böceği gibi parladığımı bende bilmiyordum. Büyülü sözcükler ya da ' açıl susam açıl ' falan dememiştim. Bunların varlığına bile inanmıyordum ancak birden bire parlamıştım işte.
"Hiçbir fikrim yok. Neler olduğunu ya da nasıl olduğunu hatırlamıyorum bile. "
Biraz sonra yaratığın ormanın içinde, toprağın üstünde yatan bedenini görünce derin bir nefes aldım. İçime dolan rahatlama hissi bir an beni şaşırtsa da sanırım ceset görmektense o bedeni yerinde bulamamaktan daha çok korkuyordum. Anlaşılan gerçekten ölmüştü. Açık kırmızı gözleri hala beni deli gibi ürkütüyordu.
Bir yaratığı kendi türü dışında bir canlının öldüremediğini sanıyordum ve şimdi birden bire elektrikli ışık saçan bir sinekkovan'a dönüşmüştüm.
Cesedin üzerinde duran siyah bir karga dikkatlice etrafa bakıyor ardından yaratığın kırmızı gözlerini didiklemeye devam ediyordu.
Biz yaklaşınca uçarak uzaklaştı ancak uzaktan izlemeye devam edeceğini biliyordum.
Anna elinde tuttuğu kürekle, kaskatı kesilmiş ve kırmızı gözlerinin yarısı yenmiş cesedi dürtüklüyordu.
Okulda olsak tırnağı kırıldığı için ağlayacak bir kız olduğunu düşünüyordum ancak şimdi birlikte ceset gömüyorduk. Anna kesinlikle beklediğim ya da gördüğüm gibi biri değildi. Nasıl birden bire böylesine değişebildiğini anlamıyordum.
" Fewston'dayken böyle şeyler yapabilecek bir kız olduğunu bilmiyordum."
" Öyle olmam gerekiyordu. Babam güçlü kızları sever, eğer gıcık ve sinir bozucu olursam benden uzak duracağını düşündüm."
Elinde tuttuğu küreği bedenin hemen yanında toprağa saplayarak kazmaya başladığında sessizce onu izledim. Önce çukurun içinde yakarak kokusunu yok etmeli ardından toprağın altına gömerek ondan kurtulmalıydık.
Anna derin nefeslerinin arasında kolunun tersiyle alnına düşen saçlarını kenara çekerek mavi gözlerini üzerime dikti.
"Işık saçma olayı kalıtsal bir şey olabilir mi? Annen ya da baban da parlıyor muydu? "
Yaşananlar oldukça saçmaydı yaşananları açıklamaya çalışmak daha saçma. Annemi neredeyse yedi yıldan fazla görmemiş, öldüğünü düşünmüştüm ancak varlığını öğrendiğim kısa sürede de tanıdığım kadarıyla parladığını sanmıyordum.
"Biri ampul gibi ışık saçsaydı eminim fark ederdim. "
Gülümsedi ardından dudaklarını hafifçe yalayarak alayla konuştu.
" Bir ampül değil güneş gibiydi. "
Bakışlarımı kaçırarak sık ağaçlarda ve ıssız ormanda gezdirdim. Vücudumdan değişik bir şekilde ışık saçtığım için mutlu mu olmalıydım? Bu yalnızca beni korkutuyordu.
"Ailenin olayı ne? " Dedi yeniden kazmaya başladığında.
Ailem. Hagi aile?
Parçalara ayrılmış, yaratıklar ve doğa üstü varlıkların olduğu yalanlarla toprağın altına, boş bir mezara gömülmeye çalışılmış aile mi? Buna aile denebilir miydi ki?
"Babam normal sadece bir insan, annem ise onların türünden. Bir Ölümden Doğan. Nasıl oluyorsa aşk ve bir evlilik sonucunda dünyaya geliyorum. "
Anna birden durmuş ve nefes nefese bana bakmıştı. Oldukça meraklıydı bu gizem sanırım bir tek onun hoşuna gitmişti.
"Yani sen iki türün melezisin. Parlamana şaşırmamalı. Ne olduğun bile belli değil. "
Beni incitmeye çalışmadığını biliyordum ancak sözleri bir şekilde canımı yakmıştı. Ne olduğum bile belli değildi yarı insan yarı canavar kanı taşıyordum belki de bunun sonuçları olması doğaldı. Ancak bu bilinmezlik içime korkunun bir zehir gibi yayılmasına neden oluyordu.
Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyorum ama Anna boğazını hafifçe temizleyerek tekrar konuşma ihtiyacı duymuştu. Bense sadece git gide derinleşen mezarın yeterli olup olmayacağını düşünüyordum. O lanet cesedi çukura sokuşturarak buradan bir an önce gitmek istiyordum.
"Şu ışık olayını yeniden yapabilir misin? "
Bakışlarım birden şaşkınca onu buldu. Söylediklerinde ciddi olup olmadığını anlayabilmek için yüzüne bakma ihtiyacı duymuştum. Gerçekten benden yeniden ışık saçmamı mı istiyordu? Açma kapama düğmesine sahip olmadığımı söylediğimi sanıyordum.
"Nasıl yaptığımı bilmiyorum ayrıca bunun bir yaratığı saniyeler içinde öldürdüğünü biliyorsun değil mi? Seni de öldürebilir. "
Ne olduğunu bilmediğimiz ve anlayamadığımız farklı bir gizem daha bulmuştu bizi. Anna ise lamba gibi yanıp sönmemi bekliyordu.
"O ışığı bende gördüm. Odanın içine güneş doğmuş gibiydi, her yer aydınlandı. Bize hiçbir şey olmadı hatta- "
Durdu, mavi gözleri bir yaratık cesedi için mezar kazıyor gibi değil de umut dolu bakıyordu. Bu kızı çözmek gerçekten zordu.
Fewston'da ki o kız kesinlikle Anna değildi.
"- Oldukça güzeldi. Kendimi okyanusun dibinde gibi hissettim. Güvenli ve huzurlu bir ışık vardı."
Kaşlarımı çatarak gözlerimi kaçırdım. Sertleşen cesedin ara sıra esen hafif rüzgarın etkisiyle kıyafetleri sallanıyordu. Uzakta hala bizi izleyen bir çift göz vardı, karga birazdan yemeğine yapacaklarımız için bize oldukça kızacaktı.
"Okyanusun dibi de kulağa pek güvenli gelmiyor. "
Hafifçe gülümsedi. Alnına terlediği için yapışan saçları ve üstüne bulaşan toprağa rağmen hala dinlenmeden mezarı derinleştirmeye devam ediyordu. Bir yanım hemen cesetten kurtularak eve gitmek istiyordu. Nadine'in uyanıp uyanmadığını merak ediyordum. Burada kaldıkça içime bir sıkıntı doluyordu kazmasına yardım ederek hızlıca gitmek isterdim ancak yalnızca bir tane küreğimiz vardı.
"Artık daha da tehlikede olduğunun farkındasın değil mi? " Dedi kazdığı mezardan çıkarken.
"Ne demek istiyorsun? "
"Sence o yaratıklar kendilerini öldürebilen güçlere sahip bir insanın yaşamasına izin verirler mi? "
Haklıydı, bu açıdan hiç düşünmemiştim eğer bu durum açığa çıkarsa yaratıkların hedefi haline gelmem kaçınılmazdı. İşler git gide daha tehlikeli ve karmaşık bir hal alıyordu.
Bütün ölümden doğanların ölümüne sebep olabilecek bir ışık çıkıyordu bedenimden. Artık onların varlığına karşı büyük bir tehdittim ve annemin bile beni korumaktan vazgeçeceğini düşünüyordum. Bakışlarım ister istemez kolumda ki kabuk tutmuş küçük yara izine kaydı.
Anna yaratığın kaskatı kesilmiş bedenini kürek yardımıyla derin çukuruna içine atmaya çalıştığında yanına geçerek ona yardım ettim. Beklediğimden çok daha ağır ve korkunç görünüyordu. Sonunda ölü beden yuvarlanarak mezarın içine girdiğinde Anna sesli bir nefes verdi.
"Yakalım şu orospu çocuğunu. "
Ondan ilk defa bir küfür duyuyordum ve kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Anna cesedi yakabilmek için getirdiği yakıt şişesini mezarın içine rastgele dökmeye başladığında bunu yapıyor olmaktan zevk alıyor oluşu bir parça korkmama sebep olmuştu. Bu kız gerçekten sürprizlerle doluydu.
"İlk defa yapmıyor gibisin. Bu tecrübe nereden geliyor? "
Hafifçe gülümsedi, ciddi anlamda tecrübeli gibiydi ve bu durum tüylerimin diken diken olmasına neden oluyordu. Elinde ki boşalan şişeyi bir kenara atarak cebinden kibrit kutusu çıkardı.
"İlk, ancak defalarca babama yapmayı hayal ettim. "
Böyle bir cevabı beklemiyordum. Babasıyla ilgili çok fazla soruna sahip olduğunu okul zamanımızdan az çok duysam da hiçbir zaman tanık olmamıştım ya da onun ağzından dinlememiştim. Ona haksızlık ettiğim hissi içimi yiyip bitirmeye başlamıştı bile.
" Hayalimde bir mezar yoktu, evi kundaklamayı düşünüyordum ama bu da fena sayılmazmış. "
" Gerçekten tehlikeli bir kızsın. "
" Böyle olacağımı tahmin etmiyor muydun? "
" Aslında tırnağın kırıldığında ağlayan bir kız olduğunu düşünüyordum ve merak ediyorum. " dedim mavi bakarak.
" Neyi? "
" Ivan'a aşık mıydın? "
" Sanırım. " dedi ardından derin bir iç çekerek sözlerine devam etti.
" Bir keresinde beni babamdan kurtarmıştı. Bunu daha önce kimse yapmamıştı ve ben o günden sonra ona biraz takıntılı davrandım sanırım. "
Fewston gibi küçük bir yerde herkes her zaman konuşulurdu ve babasına olan nefretini Anna'nın ağzından duymak garip geliyordu. Bu nefret öylesine büyüktü ki onu defalarca öldürmeyi bile düşünmüştü. Onu tanımadan yalnızca gördüklerimle yargıladığım için üzgün hissetmiştim. Nelerle baş etmeye çalıştığını bilmiyordum, yalnızca kendi sorunlarıma ve kendi acılarıma odaklanmıştım ancak Anna da benim gibi annesiz büyümüştü.
Her ne kadar babamla aram iyi olmasa da onu seviyordum ve onun da beni sevdiğini biliyordum.
"Yapmak ister misin? " Elinde tuttuğu yanan kibriti bana doğru uzattığında hayır anlamında başımı salladım. Zaten yeterince kötü şeye tanıklık etmiştim bir de bunu yaparak kendimde yeni travmalar açmaya niyetim yoktu.
Anna iki parmağının arasında tuttuğu kibriti gözlerini bile kırpmadan bıraktığında mezar saniyeler içinde alev almış, dumanlar çıkararak yanmaya başlamıştı.
Cesedin yanarken çıkardığı çatırdama sesi midemi alt üst etmeye yetmişti az sonra çıkacak olan kokuyu tahmin bile edemiyordum. Benim aksime Anna'nın nasıl bu kadar soğuk kanlı durabildiğini anlamıyordum.
"Ne yaparsak yapalım arkamızda kanıt bırakıyoruz. Ölümden Doğanlar arkadaşlarından birini öldürüp yaktığımızı anlayacaklar. " Dedim Anna'ya bakarak.
O ise gözlerini yanan cesetten ayırmıyor, hiçbir saniyesini kaçırmak istemiyor gibi izliyordu.
"Kanıtları yok etmeye çalışmıyoruz yalnızca nasıl öldüğünü gizlesek yeterli. Senin yüzünden olduğu anlaşılırsa yaratıkların atıştırmalığı olursun. "
Işığım yüzünden olduğunu anlarlarsa belki de annem bile beni öldürmek için gelirdi zaten bunu istiyordu. Kimin yapacağını merak ettim belki de Ivan annemden önce yerimi bulurdu. Eğer ölümüm bir ölümden doğan'ın elinden olacaksa bunun kim olacağını merak ediyordum. Belki annem, yıllarca boş mezarında göz yaşları döktüğüm annem olurdu sonum belki de Ivan, asla ne tür bir ilişkimiz olduğunu anlayamadığım hayatımın bir parçası haline gelen o canavar.
Bir süre daha yanan cesedi izledikten sonra Anna ayağa kalkarak üstünde ki toprağı silkeledi. Ardından küreğe uzanarak yerden kaldırdı.
"Bu kadar yeterli artık gömmeliyiz. Duman da dikkat çekiyor. "
Başımı onaylar şekilde salladım. Elinden aldığım küreği sıkıca kavrayarak kenarda ki toprak yığınına sapladım. İzlemeye gelmemiştim benim de yardımcı olmam gerekiyordu. Her ne olursa olsun artık bu işte beraber gibiydik.
"Bir tanesi bizi bulduysa diğerleri de bulabilir. Onlar burada güvende değil biliyorsun. "
Hafifçe omuz silkti. Yavaşça toprakla örtülen ceset git gide gözden kayboluyordu. Bir yandan tüm gücümü kullanarak hızlı bir şekilde toprak atmaya devam ediyordum.
"Güvenli bir yer var mı? " Dedi hissizce.
"Bilmiyorum. " Dedim nefes nefese ardından devam ettim sözlerime.
"Ama burasının olmadığı kesin. Buradan birlikte gitmeliyiz. "
Mezardan çıkan duman artık durmuş yerini atılan toprağın tozları almıştı. İğrenç yaratık cesedinin gözden kaybolmuş olması daha rahat nefes almamı sağlamıştı.
" Nadine ve Hillary uzun bir süre yürüyemez. Bu ormandan bile çıkamazlar."
Seçeneklerimizi değerlendiriyordum ancak elle tutulur hiçbir iyi yanı yoktu. Gerçek anlamda neredeyse köşeye sıkışmış haldeydik.
" Otobüs ile şehirler arası yolculuk da yapamayız bizi bulurlar. "
İçime dolan karamsarlıkla bakışlarımı gök yüzüne diktim. Çıkmaz bir sokağın ortasında gibi hissediyordum buradan kurtulmak için bütün yollar ölüme çıkıyordu. Kaçamıyordum ve güvenli hiçbir yer yoktu.
Yaratığın gömülme işi de bittiğinde Anna gibi üzerimde ki tozları silkeleyerek doğruldum. Arkamı dönerek eve doğru yürümeye başladım. Ceset gömmek düşündüğümden daha fazla kas gücü gerektiriyormuş, bütün kollarım ağrıyordu.
" Dur orda. " Annan'ın sesiyle olduğum yerde durarak ona baktım.
Mavi gözlerini bana dikmiş gülümsüyordu, hala ne yapmaya çalıştığını anlayamasam da bakışlarımı üzerinde tutmaya devam ettim.
Gözlerinde ki ışıltı aklında tilkilerin dolaştığını gösteriyordu ve bu durum hiç hoşuma gitmemişti.
"Tekrar deneyeceğiz. " Dedi elinde tuttuğu küreği ve diğer eşyaları bir kenara bırakarak. Ellerini havaya kaldırmış ve sallayarak gelmemi işaret ediyordu.
"Neden bahsediyorsun Anna? "
"Tekrar yapman gerekiyor. Işık saçmalısın. "
'Ciddi misin?' bakışlarımı sabırla ona yollarken geri adım atmayınca gerçekten ciddi olduğunu anlamıştım. Ona bir ampul olmadığımı yada bir ışık düğmesine sahip olmadığımı anlatmam gerekiyordu.
"Nasıl yaptığımı bilmiyorum. "
"Denemeden asla öğrenemezsin. O gece bir kez yaptın neden tekrar olmasın? Nasıl yaptığını öğrenmek istemiyor musun? "
Ne yapmamı bekliyordu ki büyülü kelimeler falan mı söylemeliydim? Ya da kendimi sıkarak ışık patlaması yaratacağımı mı düşünüyordu? O gece nasılsa sadece ölümün neredeyse ensemde olduğu bir andı. Ayrıca şimdi ceset gömmekten yorgun düşmüş bedenimle hiçbir şey yapamazdım. Yapabileceğime dair inancım da yoktu.
"Bu şeyin nasıl çalıştığını bilmiyorum. "
" Ah hadi ama! Bütün vücudun parlıyor senin ve sen sadece gelip yapamayacağın hakkında söyleniyorsun. "
"Yapamayacağımı biliyorum. "
" Sessiz ol ve sadece dene. "
Derin bir nefes alarak sabır diledim. Dediğini yapacaktım, gözlerimi yumarak odaklanmaya çalıştım. Düşüncelerimi boşaltarak yalnızca ışığı hayal ettim. İçimde yükselen gücü ve damarlarımdan akan ışığı.
Geceyi anımsadım. Parmak uçlarıma kadar akan o soğuk parıltıyı. Aslında bu denememin hayal kırıklığı olacağını düşünüyordum ancak daha büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. Ne kadar odaklanırsam odaklanayım elde ettiğim tek şey hapşırmaktı.
"Bir şeyleri yanlış yapıyor olmalıyız. O gece bu ışığın nasıl aktifleştiğini düşün. "
" Ne diyorsun? Boşa vakit kaybediyoruz. "
" Hayatımızı kurtaran bir ışık yaydın ve gelmiş buna vakit kaybı diyorsun. "
Kendime inanmıyordum, hatta o gece yaşananlara bile inanamıyordum. Belki de o ışık benden bile çıkmamıştı bilmiyorum. Ben zayıf biriydim, bir ölümden doğanı öldürebilecek bir gücün benim vücudumda olmasının imkanı yoktu işte.
" Denemiyorsun bile. "
Işık nasıl olmuştu bilmiyorum ancak bir şekilde olmuştu işte belki de vücudum yaşanan adrenalin ile kendini savunmaya geçmişti bunun sebebi bir sürü etken olabilirdi ancak bunu kendi kendime şuan yapamayacağımdan emindim.
" Gidelim artık yorgunum, susadım ve Nadine'i merak ediyorum. "
" Neden bu kadar korkuyorsun? "
" Korkmuyorum! " Dedim hızlıca. Deli gibi korkuyordum.
Böyle bir gücün var olmasından bile korkuyordum. Denemek istemiyordum çünkü eğer ışık saçarsam bu beni korkutacaktı, dehşete kapılacaktım ancak eğer hiçbir şey olmazsa ve bütün olanlar benden kaynaklanmıyorsa hayal kırıklığına uğrayacak gibi hissediyordum. Bu berbat bir çelişkiydi.
Anna pes etmiş gibi ellerini havaya kaldırarak yürümeye başladığında bende ona ayak uydurmuş, peşi sıra hızlı adımlar atmaya başlamıştım.
" Pekala, üstüne gelmeyeceğim ama bunun da peşini bıraktığımı düşünme. Tekrar deneyeceğiz. "
"Bırak peşimi. " Dedim gözlerimi devirerek.
"Asla olmaz ateş böceği. "
Kaşlarımı çatarak bir yandan yürürken arkama döndüm. Gerçekten bana taktığı isim bu muydu yani?
" Ateş böceği mi? Ciddi misin. "
Güldü, hiçbir sorun yokmuş gibi. Hayatımız tamamen normalmiş, yalnızca okul bahçesinde dolaşan liseli iki kız arkadaşmışız gibi rahatça ve içten güldü. İçimde bir yerlerin özlemle burkulduğunu hissettim. Şartların çok farklı olmasını isterdim, gerçekten Anna ile yalnızca okulda vakit geçiren iki yakın arkadaş olma düşüncesi içimi ısıtıyordu. Gerçekten eski hayatımıza dönebilir miydik?
Bu konuyu kapatmadığını zaten biliyordum. Pes etmiş sayılmazdı yalnızca şimdilik erteliyordu.
Eve vardığımızda içeri girerek Hillary'nin ocağın başında bir şeyler karıştırdığını gördüm ve Nadine uyanmıştı. Elinde tuttuğu yoluk pembe saçlı bebek o gece karanlıkta bastığım oyuncak şimdi üzerinde ki topraktan arınmış Nadine'in kucağına yerini almıştı. Anna onu temizleyip sahibine geri getirmiş olmalıydı. İşlerin bir parça düzelmiş olması beni de gülümsetmişti.
İçime dolan rahatlama hissiyle hızlı adımlarla yattığı koltuğun yanında dizlerimin üzerine çöktüm.
" Nadine. "
" Michel. " Sesi oldukça kısık çıkmasına rağmen duyabilmiştim. Boynunda çok fazla yara vardı ve bir süre konuşamayacağı belliydi.
"Sen gerçekten çok güçlü ve cesur bir kızsın. "
Nadine yalnızca gülümsedi.
Kötü görünüyordu, boğazının etrafında ki yarıklar artık kanamasa da oldukça canını yaktığından emindim.
Vücudunun çeşitli yerlerinde bunun gibi daha bir çok yaraya sahipti ama mutluydum. Yaşadığı için ona minnettardım. Küçük elini nazikçe avucuma alarak okşadım, onu daha fazla konuşturarak yormak istemiyordum.
Anna haklıydı, Hillary ve Nadine yolculuk yapabilecek durumda değildi. Otobüse binebilsek bile oraya kadar olan mesafeyi yürüyemezlerdi. Yine de bir şeyler yapmam gerekiyordu burası hiçbir şekilde güvenli değildi.
Bu ormanda hiç birimizin cesedini bile bulamazlardı tabii geriye öyle bir şey bırakırlarsa.
"Michel, Hillary'e yardım eder misin? Nadine'in yaralarına tekrar pansuman yapmalıyım. "
Annan'ın sözleriyle harekete geçerek seri bir şekilde ayağa kalkmış ardından kaşığı Hillary'den alarak onu Nadine'in yanında ki koltuğa yerleştirerek oturmasını sağlamıştım. Yaşlı, yorgun bakışlarını üzerimde gezdirdi.
" Teşekkür ederim kızım. "
Asıl benim teşekkür etmem gerekiyordu, kaçtığımız bir ev dolusu yaratık peşimizde iken Hillary bize evini açmıştı. Belki de benim yüzümden yaratıklar bizi buluyordu. Peşimde Ölümden Doğanlar varken dün gece yaşananlardan daha kötüsü bile olabilirdi. Bu düşünceler vicdan azabı çekmeme sebep oluyordu.
Yaşlı kadın artık ağlamıyordu, göz yaşlarının yerini hafif bir tebessüm almıştı. Nadine uyandığı için o da oldukça rahatlamış olmalıydı yine de güvende olmadığımız hissi içimi yiyip bitiriyordu.
Hızlıca yiyecek bir şeyler hazırlayarak Nadine'in boğazında ki yaralara rağmen kendini biraz zorlamasıyla ona yedirmiş ardından kendim atıştırmıştım. Uzun zamandır doğru düzgün beslenmiyor bu yüzden yorgun düşüyorduk ancak şartlar böyleydi. Peşimizde kanlı şeytanlar dolaşırken akşam yemeğini düşünecek halde olamıyorduk.
Tüm günü etrafı toparlayarak ve ısınabilmek için odun keserek geçirmiştik. Bize evlerini açmışlardı ve öylece duramazdım. Sadece biraz da olsa yardımım dokunursa bu beni oldukça mutlu ederdi. Odunları parçalara ayırırken Anna yeniden ışık saçmam konusunda ısrar etmiş ve birlikte başarısız ikinci bir denemeyi gerçekleştirmiştik.
" Tetikleyen şeyin ne olduğunu merak ediyorum. Belki de bir yaratık olması gerekiyordur? "
" Ne öneriyorsun? Yaratık avına mı çıkmalıyız? "
"Hayır. " Dedi başını iki yana sallayarak.
" Bu çok tehlikeli olur. Hala güçlerinin nasıl çalıştığından emin değiliz. Ayrıca yaratık avı fikrinden hoşlandım. "
" Sen delirmişsin. "
" Aaron'un kafasını patlatsan harika olurdu. Bu düşünce senin de hoşuna gitmiyor mu? "
" Fena fikir değil. "
" Onu bana bırak. Kafasını ben patlatacağım. "
Başımı onaylar anlamda sallayarak gülümsedim. Aaron'un, Anna'ya nasıl şeyler yaptığını bilmiyordum ancak çok fazla canını yakmış olduğunu anlamak zor değildi. İçinde biriken bir öfke vardı, karşısında ki her ne kadar doğaüstü bir yaratık olsa da sonunda ölecek olsa bile Aaron'u öldürmeye çalışacağını biliyordum.
Tüm gün bu tür senaryolar ve tahminlerle başımın etini yemişti. Gün kendini yeniden geceye teslim ederken bulaşıkları yıkıyordum, Anna ise çoktan sobanın ateşini yakmış bütün odanın ısınmasını sağlamıştı. Odanın sıcaklığında aldığım nefesler Fewston'da lisemi hatırlatıyordu. Okul günlerini özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi.
Nadine tekrar uykuya dalmış, Hillary bir köşede sessizce oturuyordu. Onun korkusu hepimizden daha fazlaydı ve bunun sebebini anlayabiliyordum. Kendi kızının da ölüm sebebi o yaratıklardı ve şimdi neredeyse kendi kızından kalan torununu da onlar yüzünden kaybedecekti.
" Ağlama artık, o iyileşecek sadece zaman gerekiyor. "
Hillary göz yaşlarını elinin tersiyle silerek Anna'ya baktı. Son bir gecede neredeyse daha fazla yaşlanmış ve bitkin görünüyordu. Doğru düzgün yemek bile yememişti.
" İyileşecek ancak ya sonrası? Bu canavarlar evimize kadar geldi tekrar gelmeyeceklerinin bir garantisi yok. "
" Bu şeytanlar var olduğu sürece hiçbir yer güvenli değil. "
Haklıydı ve bu hepimizin içinde ki bir korkuydu. En kötüsünü düşünmek bile istemiyorduk.
" Bizi kim koruyacak Anna? " Hillary'nin gözyaşlarının arasında söylediği sözler kalbime bir ok gibi saplanmış ve boşlukta yankı bulmuş gibi zihnimde defalarca tekrarlanmıştı.
" Bilmiyorum. Tanrı'nın yardım edeceğini düşünüyordum ancak yalnızca izlemeyi seviyor sanırım. "
" Öyle deme. " Dedi Hillary sinirlenerek. Günün çoğunu dua ederek geçiriyordu.
" Tanrım, sen bizi aramızda dolaşan yaratık ve şeytanlardan koru. Bize bir ışık gönder, karanlığımızı aydınlat. Umutsuzluğa bir umut ver. "
Saat gece yarısını geçerken Hillary de sessiz ağlayışlarının arasında uyuya kalmıştı. Bir plan yapmak zorundaydım şimdiye kadar yalnızca kendimi düşünmüş eğer babamla buluşabilirsem bütün bunlardan kaçabileceğimi planlamıştım ancak geride bırakacağım insanlar her gün ölüm enselerinde nefes alıp verirken yaşamaya çalışıyorlardı.
Bir yanım annemle konuşabilmek istiyordu. O da onlardan biriydi canavarlar arasında ki demokratik ya da hiyerarşik düzeni anlayamamış olsam da sözü dinlenen birisi olduğunu umuyordum. Bu kan ve revana son verebilmesini diledim.
Anna da mavi gözlerini kapatarak kendini uykuya teslim ettiğinde anlaşılan uyku tutmayan yalnızca ben kalmıştım. Yattığım koltuk camın hemen yanındaydı, battaniyeyi üzerime çekerek ormanı izledim.
Gece yarısının üzerinden de uzun saatler geçmişti, sobanın dibinde kalan küller ve kıvılcımların çıtırtısı gecenin derin sessizliğini bölüyordu.
Gözlerimi kapatmadan önce yatan herkesi bir kez daha kontrol ettim. Dün gece bir süre atlaması zor olacak bir travma gibi zihnime kazınmıştı.
Huzurlu uyuyorlardı, gecelerin ve uykularının hep böyle huzurlu olmasını diledim.
Bakışlarım yeniden ormana kaydığında gök yüzünden inen beyaz pamuk taneleri istemsizce gülümsememe sebep olmuştu. Yılın ilk karı yağıyordu.
Başta seyrek yağan kar git gide sıklaşmış bütün ormanı hızla beyaza bürümeye başlamıştı. İnanılmaz bir görüntüydü, gece olmasına rağmen manzaranın böylesine güzel görüneceğini tahmin etmiyordum.
Yavaşça gözlerimi yumdum. Zihnimde dolaşan anılar vardı. Sanki bana ait olmayan hatıralar gözlerimin önünden geçiyor aklımı bulandırıyordu.
Uykunun kollarına teslim olmak üzere olduğumu hissediyordum ancak huzur veren ince bir ses doldurmuştu kulaklarımı.
" Michel. "
Ağırlaşan göz kapaklarım açılmak istemiyordum. Ses oldukça yabancıydı ya da belki de ben öyle düşünüyordum. Aklımda dönüp duran görüntüler kafamı karıştırıyordu.
" Uyan. "
Ses oldukça gerçekti, sakin ve biraz da sabırsız.
Sonunda yavaşça kendimi zorlayarak gözlerimi araladım ardından üzerime eğilmiş bir çift kırmızı bakış ile göz göze geldim.