bc

Ölümden Doğanlar

book_age12+
95
FOLLOW
1K
READ
dark
curse
powerful
mystery
scary
multi-character
highschool
lies
secrets
cruel
like
intro-logo
Blurb

Fewston, mavi deniz boyunca uzanan altın sarısı kumsallarda güneşlenebileceğiniz, nemli ve yosun kokan tuzlu havayı soluyup, güneş kremini uzanamadığınız yerlerinize sürmesi için yakışıklı ve her zaman kaslı esmer sevgilinizi çağırabileceğiniz bir yer değildi.

Burası büyük şehirlerden, dev ışıklı gökdelenlerden ve güneşli havalardan uzak ismi bile unutulmuş tepelerin arasında, karanlıkta kalmış sıradan bir kasaba.

Ve bu sıradanlıkta sıkışıp kalmış farklı bir kız.

İşte bu kadar, sayılır.

Fewston'da şehirlerde geçinemeyecek kadar fakir, dış dünyayı bilmeyen ve hayatları küçük bir döngüden ibaret olan eski insanların yaşadığı yer..bir de karanlıkta kalanlar...Ölümden doğanlar.

Gizemli, ürkütücü belki de kafa karıştırıcı.

Bu küçük kasabanın altında yatan büyük gizemler açığa çıkmak için can atıyor.

Belki de zamanı gelmiştir.

İşte yaşadığım yer;

Fewston.

Burası insanların sessizce yaşayıp habersizce öldüğü yer.

Size sadece şunu söyleyebilirim;

"Fewston'a Hoşgeldiniz. "

chap-preview
Free preview
1-Geçmişin Gıcırdayan Salıncağı
Geceye karışır yağmur, gezer rüzgar ormanın karanlığında, kaybolur fısıltısı sessiz çığlıklarda. Ne zordur yaşamak ölüm bu kadar güzelken. Ne zordur sevmek yalnızlık bu kadar gerçek iken. Vakit geldi, zaman doldu. Kum saati kırıldı, karanlık uyandı. Şimdi kalkma vakti, uyanıp gözlerini açma vakti. Seçenek yok, yol yok, zaman yok. Maskeler indi, karanlık dindi. Artık her şey daha gerçek, daha acı. Ne kolaydır gözlerimi kapatmak aydınlık bu kadar karanlık iken. Ne güzeldir inanmak gerçek bu kadar saklı iken. Şimdi gitme vakti, gerçekle tanışıp ölme vakti. Kanla yazıldı yeminler, verildi karanlık sözler. Maskeler indi, karanlık dindi. Şimdi kalkma vakti, uyanıp gözlerini açma vakti. Michel McCharty️ Yağmur yavaşlıyor. Duman rengi gök yüzünden kirli cama düşen yağmur damlalarını takip etmeye çalışıyordum. Tozlu cam kenarına biraz daha yanaştım, kilometreler boyu uzanan tepelere ve o tepelerde dikilen uzun çam ağaçlarına baktım. Sis, deniz misali ağaçların arasına girmiş ilerlemekten ve yavaşça aralarına sızmaktan vazgeçmiyordu. Kollarımın arasında tuttuğum kitaplar kaydıkça tekrar kaldırıp daha sıkı tutuyor, kitap köşelerinin koluma battığını hissediyordum. Gözlerimi bir kaç defa kırptım, nefesimle birlikte havalanan tozlar gözlerimi kaşındırıyordu. Verdiğim her nefeste buğulanan cam görüşümü kapatıyordu. Gri gökyüzüne bir kez daha kaldırdım başımı. Boş okul koridorlarında tozlu camlardan daima yağmurlu ve kapalı havayı izlemek, burada yapabildiğim tek huzurlu şeydi. Fewston, mavi denizler boyunca uzanan altın sarısı kumsallarda güneşlenebileceğiniz, nemli ve yosun kokan tuzlu havayı soluyup, güneş kreminin uzanamadığınız yerlerinize sürmesi için yakışıklı ve her zaman kaslı esmer sevgilinizi çağırabileceğiniz bir yer değildi. Fewston gibi bir yerde yaşamak, güneşi unutmak demekti. Bense yağmurlu havalardan her zaman hoşlanmazdım. Sadece bazı zamanlarda yağan yağmurdan, toprağın o ıslak ve kaygan çamurlarında gezmeyi severdim. Günün yarısının yağmur geri kalanının rüzgarlı olduğu bir gündü, diğer çoğu gün gibi. Fewston'da insanlar sizi umursamazdı, bana göre burası şehrin kalabalığından uzakta karanlık bir ormanda sıkışıp kalmış minik bir kasabaydı. Burada asla kötü şeyler olmazdı, şimdiye kadar Fewston'un gördüğü en büyük olay markette çalışan ellileri'nin sonlarında Tina adında bir kadının yolda yürürken bir trafik kazası sonucu ölmesiydi. Bu oldukça normal gelebilir ama öldüğü söylenen kadın kayıptı. Dedikodulara göre kocası Bill içki içiyor ve zavallı kadını her gün dövüyordu, Tina ise bu sahte kazayı düzenlemiş fırsatını bulunca kaçmıştı. Söylentilerden ibaretti ve kimse olayın aslını tam olarak bilmiyordu yine de Fewston için oldukça ilgi çekici bir olaydı. Yarım asır sonra Fewston ilk kez büyük şehirlerin televizyonlarına çıkmış ve iki dakikalığına da olsa tanınmıştı. Tabi bu olayda bir kaç yıl önceydi.. "Yine burdasın. " Arkamdan gelen tanıdık sese aldırış etmedim. Gözlerimi Fewston'un eski, el değmemiş sessiz tepelerinde turuncu, yeşil ve koyu kahverengi kuru ağaçlarında gezdirdim. "Beden eğitimi dersini sevmediğini biliyorum ama bu şekilde ekmeye devam edersen bay Travel ile bir konuşma yapman gerekecek. " Cam kenarından uzaklaştım ve derin bir nefes aldım, sıcak hava burnuma dolmuştu sanki. Dışarısı her ne kadar soğuk olsa da okulumuz masraflardan kaçınmaz ve koridorları sıcak tutmak için her şeyi yapardı. Okulu ne ısıtıyordu bilmiyorum ama işini gerçekten iyi yapıyordu. Bıkkınca bir nefes daha aldım. "Biliyorum. " Elimden kayan Fizik ve Edebiyat kitaplarımı bir omuz hareketiyle tekrar kollarımdan yukarıya çektim. Ağır kitaplar gerçekten canımı sıkıyordu, Ivan ince uzun parmaklarını kollarımdan geçirdi ve yavaşça kitapları elimden aldı. "Gidelim. Ders bitmek üzere. " Kelimeleri ile harekete geçtim. Ses tonu aynı boğucu hava gibi dolduruyordu sessizliği. Adımlarımı ona uydurarak boş ve iç karartan koridorda yürüdüm. "Bunu yapmana gerek yok. " dedim sessizce. Zaten nedenini hiçbir zaman anlayamamıştım. Onun belirsizliği canımı sıkıyordu. "Bunu daha ne kadar konuşacağız." Sıkılmışça çıkan sesine aldırış etmedim. Bana bakmıyordu, gözlerini koridordan ayırmadan seri adımlarla yürümeye devam etti. "Çocuk olmadığımı biliyorsun. On sekiz yaşındayım. " Kıkırdadı, bu benj bir an beni kızdırsa da sessizliğimi korumaya çalıştım. Şuan bunun için bile burada onunla tartışmak beni çocuk gibi gösteriyordu. Bu Ivan'a karşı kazanabileceğim bir savaş değildi. Yenilmektense savaşa girmemek en mantıklısıydı. Böylece bir kaybeden de olmayacaktı. "Henüz değilsin." "Ama olacağım!" Zayıf çelimsiz bir kızdım, bununla dalga geçse de önemsemekten vazgeçmiyordu ya da ben öyle sanıyordum. Omuzlarımdan sarkan saçlarımı bileğimden çıkarttığım siyah bir tokayla bağlamaya başladım. "Bu konuyu ne zaman kapatacaksın? Vazgeçmeyeceğimi biliyorsun. Pes et. " Söylediği cümleler beni gülümsetti. İronik demek istedim ama sustum, geçmişten bahsetmemden nefret ediyordu. Etrafımda olmaktan vazgeçmeyecekti. Bakışlarımı etrafta gezdirdim. Gökyüzü ve koridorlar gibi iç karartan metal gri dolaplar, okulun neden yaptığını anlayamadığım bir parçasıydı. O kadar renk varken neden gri? Çoğu zaman kafamda bu koridorlarda korku filmi çekerdim. Tepemizde yanıp sönen ve cızırdayarak ses çıkartan floresana baktım. Kafamda kurduğum her korku dolu kurguda yer alan cızırtılı floresana.. "Teorilerin var mı? " dedi. Gülümsemesini bekledim ama aksine gerçekten merak ediyor gibiydi düşüncelerimi. Bazen gerçekten zihnimin içine girmeye çalıştığını düşünüyordum. Bakışlarında bir mimik bile yoktu. Dalga mı geçiyordu yoksa gerçekten meraktan mı olduğunu anlayamadım. "Bir kaç tane var. " dedim gözlerimi kaçırarak. Sonunda dolaplarımızın önüne gelmiş, sessiz koridorda ayakta dikiliyorduk. Gerçekten onun hakkında kurduğum kurguları duymak mı istiyordu? "Söyle. " Sesi sert çıkmıştı ama emin olamadım. Bu tereddüt etmeme sebep oldu çünkü söyleyeceğim şeyler onu kızdıracaktı. Gök gürleme sesi okul koridorlarında yankılandı. Tereddüt ettiğimi anlamış olmalı ki, bu sefer duyduğumdan emin olduğu sert sesiyle tekrar etti kelimelerini. "Duymak istiyorum. Söyle." Güven mi vermek istiyordu yoksa sesini kasıtlı olarak mı tehditkâr çıkartıyordu anlayamadım ama boğazımı temizleyerek tane tane konuşmaya özen gösterdim. "İnsanın, vicdani kuralları ya da aykırı olduğunu düşündüğü yapısını çiğnediğini sezmesi sonucu, bilinçli ya da bilinçsiz olarak kapıldığı düşünce yapısı ile ilgili kendi değer ve yargılarını sarsan duygu.." Dudaklarının bir tarafı alayla yukarı doğru kıvrıldı. Dişleri dudaklarının arasından hafifçe gözüktü. Cızırdayan floresan dikkatimi dağıtıyordu, soluk ışığının Ivan'ın yüzüne düşen siyah gölgesi kafamda korku filmleri çevirmeme sebep oldu. Film bir cinayetti ve katili hemen önümde sırada ki avına bakıyordu. Şiddetli gök gürültüsü tekrar koridorlarda yankılanırken, kuvvetinin habercisi beyaz elektrik akımları okulun tozlu camlarında yansıyordu. Yağmur şiddetini git gide arttırdı. Karşısında ciddi durmaya çalıştım, gözlerimi kaçırmamak için büyük çaba sarf ediyordum. Sıcak hava yeniden burnumdan ciğerlerime aktığında geçtiği her yolu yakmıştı sanki. "Suçluluk duyduğumu düşünüyorsun. " Alayla kıvrılan dudakları düzeldi ve kaşları bir yay misali çatıldı. "Pişmanlık hissetmemi mi istiyorsun? " dedi düz çıkan sesiyle. Hissetmiyor muydu? Hissetmesini mi istiyordum bilmiyorum. Bana yaptıkları kolayca unutulabilecek şeyler değildi. Hiç bir duygu barındırmıyordu. Bu çok uzun zaman önceydi, bazı geceler bunun hakkında hala kâbus gördüğüm bir gerçekti ama pişmanlık duymasını istiyor muydum? Ayrıca duyuyor olsaydı da bunun bana bir fayda sağlayacağını düşünmüyordum. "Eğer bilmek istiyorsan bunu suçluluk duyduğum için yapmıyorum. " Sözleri biter bitmez hızlıca araya girdim. "Beden derslerini ektiğim için dersinden erken çıkıp beni sınıfıma kadar götürüyorsun. Bayan Shayme ile başın belada olmasına rağmen. Aslında bunu hep yapıyorsun. " "Bu bir şeyi kanıtlamaz." Ne diyeceğimi bilemedim. Bu konuşma tartışmaya gidiyordu ve bu beni oldukça rahatsız etti. Ivan tartışmaya girmek isteyeceğim son insandı. Bu sefer kaşlarını çatan tek taraf o değildi. "Bir şey kanıtlamaya çalışmıyordum. " Benden oldukça uzundu ve ışığın önüne geçtiği için bedeni beni gölgede bırakıyordu. Bir duvarın arkasında gibi hissettim. Ağzını sinirle açtı ama kulakları sağır eden zil sesi sözlerini kesti. Kaşları çatık halde gözlerime bakmaya devam etti. Koridor yavaş yavaş doluyor ve dolapların kapanıp açılma sesleri duyuluyordu. Gülme sesleri, tartışma sesleri, bağrışmalar ve sıradan bir okul günü. Sonunda bakışlarını yere indirdi, kitaplarımı uzattı ve tekrar yüzümü incelemeye başladı. Kitapları yavaşça ince parmaklarının arasından aldım. Bir şey söylemeye bile fırsat kalmadan arkasını döndü ve kalabalıkta gözden kaybolup gitti. Kitapları yine karnımda birleştirdiğim kollarımın arasına sıkıştırdım ve sınıfa doğru yavaş adımlarla yürümeye başladım. ~ "Bence Ivan seni önemsiyor, onun üzerine gitmekten vazgeçmelisin. Suçluluk duyduğuna eminim. " Abby'nin sözlerine aldırış etmeden önümde duran tabağı karıştırmaya devam ettim. Bu konuda konuşmak istemiyordum. Ivan konuları Abby'nin her zaman dikkatini çekse de geçmişten ne zaman bahsetsek sonu hep böyle oluyordu. Ivan sinirlenmişti. Okul boyunca yanıma gelmeyecek ama beni hep görebileceği bir mesafede olacaktı. Okulun sonunda kapıda bekleyecek ve evime kadar sessizce eşlik edecekti. İlk defa olmuyordu ve son da olmayacaktı. Onun bu tutarsız hareketleri ve asla çözemediğim kişiliği içten içe ona kin duymama sebep oluyordu. Kantine basketbol takımının girmesi ile bütün dikkatler onlarda toplandı. Aptal bir kasabanın aptal bir lisesinde basketbol oynamak neden onları bu kadar popüler yapıyordu ki? Herkesin bu kadar hayranlık duyması sinir bozucuydu. Kızların hayranlık dolu nidaları yükselirken ben önümdeki tabağa yoğunlaşarak bir kaç kaşık daha almak için kendimi zorladım. Abby ağzı dolu bir şekilde bana doğru yaklaştı. Yarı gülümseyen dolu bir ağızla konuşmaya başladı. "Ivan aralarında parlayan bir yıldız gibi, değil mi? Tanrım, bu tarafa bakıyor! İki masa arkanda, kaldır o koca kafanı ve ona bak. " Seslice bir nefes verdim ve kaşlarımı çatarak Abby'e baktım. "Sadece yemeğini ye Abby. Mola bitmek üzere." Gözlerini devirdi ve elinde tuttuğu kaşığı sallayarak bir yandan ağzında hala yer varmış gibi doldurmaya devam etti. "Tanrım, bütün kızlar onlara yiyecek gibi bakıyor. Kantinin yemeklerindense basketbol takımı daha tatlı gelmiş olmalı." Kızların flört dolu sesleri kulaklarımı tırmalıyordu. Bütün kızlar onlardan biraz ilgi görebilmek için kuyruk sallamaya başlamıştı bile. Ivan'ın ben bunu istemesem bile etrafımda olması diğer kızların bana düşman olmasına sebep oluyordu. Ağzına bir lokmayı daha sokuştururken tekrar konuştu. "Bu rezil yemeklerden daha iyi olduklarını kabul etmeliyim." Basketbol takımını ya da Ivan konusunu gerçekten umursamıyordum yine de Abby'nin durmaya niyeti yok gibiydi. Bir yandan ağzını doldurarak bir yandan durmadan konuşmayı nasıl berecebiliyordu? "Siz arkadaşsınız, ondan kaçman bir şeyi değiştirmeyecek. Geçmişi unutman gerek. " Öfkelenmiştim. Bu nasıl söylerdi? Kolay olduğunu mu sanıyordu? Ayrıca arkadaş olduğumuzu da nereden çıkartmıştı ki. Ivan benim hiçbir şeyim değildi ve o da bunu biliyordu. "Söylemesi kolay değil mi? Üzerinden üç yıl geçti biliyorum, geçmişte kaldı ama bunu nasıl kolayca söyleyebilirsin ki? " Ağzında yarım lokmayla kalakaldı. Bense kaşlarımı çatmış sadece gözlerine bakıyordum. Acaba abartıyor muydum? Ne hissedeceğimi bilmiyordum. Duygusal meselelerde asla tutarlı ve mantıklı biri olamamıştım. İnsan ilişkileri becerebildiğim şeyler değildi. "Öyle demek istemediğimi biliyorsun. " dedi sessizce. Bakışlarımı önümde ki tabağa indirdim. Düşünmek istemiyordum, ilk kez olmuyordu ya neden bu kadar büyütüyorlardı. Ivan ile olan ilişkim her zaman dengesiz ve tutarsızlık doluydu. Arkama bakmadım, Ivan'a kızgın değildim ama onunla göz göze gelmek beni rahatsız ediyordu. Abby üzgün bakışlar atıp kolumdan dürtüklüyordu. Yemek yemeği bırakmış değildi ama bu konuşmasına engel olmadı. "Hadi ama, özür dilerim. Kızgın mısın? " Yemekten daha fazla yiyemeyeceğimi anlayınca kendimi zorlamayı bıraktım ve sesimin yumuşak çıkmasına dikkat ederek Abby'e baktım. "Kızgın değilim. Ben de üzgünüm, sadece bu konuyu artık konuşmak istemiyorum. Ben sınıfa gideceğim, tamam mı? " Tatmin olmamış bakışlarını gözlerimden ayırmadan üzgünce dudaklarını büktü ve homurtuyla konuştu. "Pekala." Yarısı yenmiş ve diğer yarısı mıncıklanmış yemeği alarak ayağa kalktım, tepsiyi götürdükten sonra kantinden çıktım ama hiç arkama bakmadım. Çekilmez dersler başladığında artık nefes alamadığımı hissettim. Hiç bu kadar bunalmamıştım. Ben zamanın hızlıca geçmesini diledikçe sanki inadına yavaşlıyor bir türlü geçip gitmek bilmiyordu. Gök yüzünün kararmış gri bulutları içime doluyor beni de karamsarlığa boğuyordu. "Michel." Bakışlarımı sessiz fısıltıya çevirdim. Josef hafifçe gülümseyerek hocadan gizlenerek bana doğru eğildi. "Yarın maçımız var, eğer vaktin olursa izlemeye gelir misin?" Duraksadım,Josef ile yakın sayılmazdım aslında bakarsak ben hiç kimse ile yakın sayılmazdım. Her şeyden uzak büyümüştüm ve şimdi insanlarla yakın olmak, onlarla iletişim kurmak diğerlerinin aksine benim için zor bir durumdu. "Vaktim olursa neden olmasın." Dedim gülümseyerek ama biliyordum vaktim olmayacaktı. İnsanlar soğuk ya da kötü değildi hepsi arkadaş canlısıydı yani en azından bir çoğu. Soğuk olan bendim onları kendimden uzaklaştıran ve bu yüzden yalnız kalan kişi yalnızca bendim. Kendimi bu duruma kendim sokuyordum ama zaten istediğim de buydu. Küçüklüğümden beri sosyal, arkadaş canlısı biri olamamıştım. İnsanlarla ilişkiler kurmak benim için zahmetli ve korkutucu birer kabus haline gelmişti. Josef yeniden yaklaştığında hafifçe gülümsedim. Susacak gibi görünmüyordu. "Ivan da olacak. Kaçırmazsın diye düşünmüştüm ama meşgulsun sanırım." İstemsizce kaşlarımı çatmış ona bakıyordum. Birden bire konuya Ivan'ın dahil olması canımı sıkıyordu. Hep bu oluyordu, konuyla hiçbir alakası olmasa bile Ivan bir şekilde karşıma çıkıp duruyordu. "Ivan'ın olup olmaması beni ilgilendirmiyor. " Sertçe söylediğim sözlerin onu incitmesini beklerken gülümsedi. "Yakın olduğunuzu sanıyordum." "Değiliz." Dedim hızlıca. O benim hiçbir şeyim değildi, olmayacaktı da. Okulda adımızın beraber gezmesi sinirimi bozuyordu. Bütün bu söylentilerin sebebi ise yine kendisiydi. Arkadaş bile değildik ama çevremden ayrılmıyor, sürekli etrafımda dolanıyordu. Asla yakın olmuyordu hatta benden nefret ettiğini düşüneceğim bir ilişkimiz vardı yine de bu tür söylentilere sebep olacak şekilde sürekli etrafımdaydı. "Sevindim." Josef sıcak bir gülümsemeyle gözlerime baktı, bu tür sorularının ve niyetinin yalnızca arkadaşlık olmadığını düşünmek istemiyordum. Ben bu tür şeyler için uygun değildim. Arkadaş bile edinemeyen biriyken birine aşık ve bir ilişki yaşamak kesinlikle yapabileceğim bir şey değildi. Teneffüs zili duyulduğunda herkes sınıfta bir saniye daha kalmaya tahammülü kalmamış gibi koşar adımlarla dışarıya çıkmıştı. Yerimden kalkmaya bile tenezzül etmemiştim, Ivan ile karşılaşmak kaçınılmaz sonum olsa da bunu ne kadar erteleyebilirsem o kadar kârdaydım. Zaten bir bakıma yalnız büyümüş biriydim, yalnız olmak benim için yeni bir şey değildi ama beni rahatsız eden bir şey de değildi. "Michel!" Abby'nin heyecanlı sesi kulaklarımı doldurduğunda başımı koyduğum sıradan doğrularak ona baktım. Sadece o vardı, Abby sıkışıp kaldığım bu kasabada arkadaş diyebileceğim tek kişiydi. Koşar adımlarla sınıfa girmiş benim sırama doğru yaklaşıyordu. "Ruhumu öldürüyorsun." Gözlerimi devirdim her zaman ki halimdi işte. Benim aksime enerji ve pozitiflik dolu bir kızdı. Yağmur şiddetini arttırırken gözlerimi yumarak tekrar masaya yattım. Abby önümde boş bir sıraya oturmuş saçlarıma dokunuyordu. "Bu konuyu sevmiyorsun biliyorum ama bütün okul şuan bunu konuşuyor." "Neden bahsediyorsun?" Dedim başımı sıradan kaldırmadan. Sevmediğim çok fazla konu vardı, biraz daha ayrıntılı gerekiyordu. "Ivan sanırım bir olay çıkarmış." Evet kesinlikle Ivan sevdiğim bir konu değildi. Neden sürekli bu kadar göze batıp duruyordu anlamıyorum. Etrafımda olduğu için benim de saçma dedikoduların arasında gezmeme sebep oluyordu. Sessiz sakin yaşamaya çalışıyordum sadece neden biraz rahat durmuyordu ki. Başımı sıradan kaldırarak Abby'nin heyecanlı gözlerine baktım. Benim aksime bu durum bazılarının hoşuna gidiyordu. "Nasıl bir olay?" "Sanırım basketbol takımı ile ilgili. Anlaşılan feci benzetmiş, efor bile harcamamış ama her yer kan olmuş diyorlar. " Gözlerimi tekrar devirmemek için kendimi zor tutmuştum. Ivan sinir sorunları olan zorbanın tekiydi en azından benim için. Orada olmadığım için tekrar kendimi şanslı hissettim. Kan görmeye bile dayanamıyordum hatta kokusunu almam bile kendimden geçmem için yeterliydi. Hala nasıl okuldan atılmadığını anlayamıyordum, herkesin benim gibi düşündüğünü sanıyordum ancak okulun geri kalanı için aynısını söylemek zordu, özellikle kızlar bunun için eriyip bitiyordu. "Yarın maçı olduğunu sanıyordum." Maç öncesi gerçekten böyle bir kavgaya girmiş miydi? Ya gerçekten sinir hastası bir aptaldı ya da maça çıkmak istemediği için kendini attırmaya çalışıyordu. Her iki durumda da kesinlikle umurumda değildi. "Basketbol koçunu ilk yardım almasını sağladıktan sonra eğer tekrar bir maça çıkabilecek olursa kendini şanslı saymalı bence." Çalan zil sesi okul koridorlarında yankılanırken Abby hızlıca kalkarak veda etti ardından sınıftan koşar adımlarla çıkarak kayboldu. Bakışlarımı camdan dışarıya Fewston'un ıssız ormanlarına çevirdim. Yağmur gittikçe hızlanıyor, sis bütün ormanı hükmüne alıyordu. Eğer yağmur böyle giderse eve yürümek için şansım olmayacaktı. Sonunda okulun çıkış zili çaldı. Oturduğum sıradan kalktım, belimde biten montumun fermuarını çektim ve önceden topladığım çantamı tek omzuma takarak sınıftan çıktım. Koridor tıklım tıklım öğrenci kaynıyordu. Tek düşünebildiğim eve giderek kendimi yatağa atmaktı. Kimse ile konuşmak istemiyordum, özellikle Ivan ile. Belki de acele edersem o beni bulmadan okuldan çıkabilirdim. Sağ omzuma astığım çantam birinin çarpması ile kayarak yere düştü. Başımı otomatikman kaldırdığımda yabancı olmayan kibirli bakışlar gözlerimi buldu. Dianna. "Önüne bak. " Ağzını bükerek söylediği sözleri umursamadan çantamı yerden aldım ve yürümek için tekrar doğruldum ama onun durmaya niyeti yok gibiydi. Bugün gerçekten kimseyle uğraşmak istemiyordum. "Hala Evan ile görüşüyor musun? Uzak durmanı söyledim bu bir tavsiye değil, seni çok kez uyardım." Aldırış etmeden yürüyüp gitmek istedim ama tırnaklarını koluma geçirmişti bile. Ivan'ın aptal platonikleri o benim etrafımda dolaştığı için gelip beni buluyordu. Başımı ne kadar ağrıttığının farkında mıydı acaba? Dianna ya da bir başkası umurumda değildi. O beni incitemezdi. Tehdit etmekten ileriye gidemeyen sorunlu hayatı olan bir kızdı. Babası içki içiyor ve annesini her gün dövüyordu, aynı şekilde Dianna'yı da. Bu durumda yapılacak bir şey yoktu, kimse ailesini seçemiyordu. Kaderine razı geliyordu benim de ondan farklı bir şey yaptığım söylenemezdi. Aileler insanın kaderiydi. Bu kaybolmuş küçük kasabada hiçbir şey gizli kalmazdı, ailecek evde yenilen bir yemeği ya da belki de yapılan küçük bir tartışmayı bile bir gün başka birinin ağzından duyabilirdiniz. Dianna ise incinen gururunu bir şekilde tatmin etmeliydi, Ivan sayesinde hedeflerinden biri ben oluyordum. "Beni duymuyor musun?" Çatık kaşları mümkünmüş gibi daha da çatıldı. Ivan'dan gerçekten hoşlanıyor olmalıydı, bundan önce ismini düzgün öğrenmesi gerekmez miydi? "Bunu neden ona söylemiyorsun? " dedim bıkkınca, sinirli büyük mavi gözlerine bakarak. Ona aşık olup olmaması gerçekten umrumda değildi. Bir sorunu varsa bunu Ivan ile halletmeliydi. Onun sevgilisi ya da başka bir şeyi değildim ama bunu ona ne kadar ifade edersem edeyim hiçbir işe yaramıyordu. Tiksinti ile yukarı kıvrılan dudaklarının arasından, rujunu bulaştırdığı dişleri gözüktü. "Bakıyorum da Evan biraz seninle ilgilenince o küçük götün kalkmış. " Dişlerinin arasından sinirle söylediği sözler şimdi canımı sıkmıştı. Ivan'ın ismini bile doğru telaffuz edemiyordu ve bunları bana söyleme cesaretine nereden kapılıyordu? Ivan'ın okulda dikkat çektiği bir gerçekti ama hiç bir zaman ona yaklaşan ben olmamıştım. Ondan benimle olmasını ya da benimle ilgilenmesini söyleyen de ben değildim. Onun ilgisini de kendisini de hiç istememiştim. O değişmişti, yani sanırım. Çoğu zaman yanımdan ayrılmıyor ve bana takılarak canımı sıkıyordu. Ivan hakkında emin olduğum tek bir şey vardı. Biz arkadaş değildik. Hiç bir şey değildik. Benim için kitaplarımı taşıyordu, beni eve bırakıyor ve Abby olmadığı günlerde benimle dolaşıyordu. Bazen uzunca konuşuyorduk da. Beni dinliyordu ancak umursuyor muydu bilmiyorum. O kesinlikle çözemediğim büyük bir gizemdi. Yalnız olduğum çoğu zamanda benimle olduğu bir gerçekti ama aynı zamanda birbirimize katlanamıyor gibiydik. O anlayamadığım biriydi ve ben anlayamadığım şeyleri sevmezdim. Ama Marco tarafından duvar kenarına sıkıştırılıp hırpalandığımda olayın tek şahidi olan Ivan izlemek ile yetinmiş, Marco gittiğinde ise sessizce arkamdan evime kadar eşlik etmişti. O beni korumamıştı, bu durumun bende bir hayal kırıklığı yaratmış olmasına sinirleniyordum. Ondan bir beklentim olmamalıydı. Dost muydu düşman mı anlamıyordum. Ama bunların hiç birini ne istemiştim ne de olması için çaba sarf etmiştim. Beni koruyor muydu yoksa umursamıyor muydu hiçbir zaman anlayamamıştım. Bende sonunda her şeyi oluruna bıraktım. Dianna kolumu sertçe bırakarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Bu gereksiz hareketi oldukça rahatsız ediciydi. "Geçmişi çabuk unuttun herhalde? Neler yaşadığını hatırlıyor musun?" Zihnimin karanlık kapılarının zorlandığını hissettim. Hatırlamak istemediğim şeyler kapattığım kapılar arkasında yakamı bırakmıyordu. Karanlığıma ışık tutmak isteyen bu kızdan bir kez daha nefret ettim. Yine de nefretim, sözlerini tamamlayarak zihminim kapılarını aralamasına engel olamamıştı. "Çekil önümden." "Ivan'ın seni nasıl mahvettiğini? Sahi kaç kaburgan kırılmıştı? " Sinirle dişlerimi birbirine geçirdim. Zihnimde açılan kapılar canımı yakıyordu. Beynimde saklanan anılar tozlu koridorlar gibiydi, açığa çıkarmadığım, gizlediğim karanlık anılar. Açığa çıkmak istemiyorlardı ve zorla dışarı çıkartılıyordu. Bana acı veren bir filmi izlemek gibiydi sadece baş rolde ben vardım. Yaşadığım şeyleri zihnimde durduramıyordum. Bu filmin tek bir tuşu vardı. Geri sar.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

evli kadın evli adama aşık oldu

read
10.5K
bc

Tutku'nun Esiri

read
25.1K
bc

Kan Kırmızı (Türkçe)

read
4.1K
bc

ALFABETA (+18)

read
29.5K
bc

Ölüm Yıllıkları

read
1.2K
bc

ÇAPKIN +18 (365 Gün Serisi)

read
25.0K
bc

SENİ HİSSEDİYORUM ( 2 )

read
7.9K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook