Şeref Haysiyet ve Onur 1
BÖLÜM 0: DEHLİZDEN ÖNCEKİ GÜNEŞ: İDEALİST BİR ZİHNİN İNFAZI
1. Kısım: Amfideki Dahi ve Temiz Dünya Rüyası
İstanbul’un o köklü, tarihi taş binalarla bezeli ve Boğaz’ın amansız rüzgarını doğrudan göğüsleyen en iyi üniversitesinin endüstri mühendisliği amfisi, çiğ beyaz florasan ışıkları altında uğulduyordu. Bahar döneminin o ılık, iyot kokulu esintisi devasa ahşap pencerelerden içeri sızarken, Kürşad kürsüde dikilmiş, yüzlerce öğrencinin ve ülkenin en kıdemli profesörlerinin gözlerinin içine bakarak bitirme tezini anlatıyordu. Yirmi iki yaşındaydı. Gözlerinde henüz o yeraltı amonyağının çürütmediği, saf, hırslı ve berrak bir adalet pırıltısı yanıyordu. Üzerinde, dirsekleri hafifçe parlamış gri bir kazak ve kot pantolon vardı; o dönem saçları sıfıra vurulmamış, gür ve siyahtı.
"Endüstriyel dönüşüm, sadece bir fabrikanın kâr marjını ya da borsa endeksini yukarı taşımak demek değildir," diyerek Kürşad, elindeki lazer belirteci devasa projeksiyon perdesine doğru doğrulttu. Ekranda, karmaşık doğrusal programlama modelleri, organik atık dönüşüm algoritmaları ve hammadde optimizasyon grafikleri parıldıyordu.
"Gerçek mühendislik vizyonu, üretimin en alt kademesindeki hamalın soluduğu havayı temiz tutabilmektir. Tasarladığım bu yeni 'Sürdürülebilir Organik Dönüşüm ve İşçi Güvenliği Entegrasyonu' modeli, fabrikalardaki karbon salınımını sıfıra indirirken, hammadde depolarındaki gaz sızıntısı risklerini gerçek zamanlı siber denetim ağlarıyla tamamen bloke ediyor. İnsan onurunu ve işçi sağlığını korumayan hiçbir üretim süreci, küresel pazarda değer üretemez. Bu bir ütopya değil; matematiksel bir zorunluluktur."
Kürşad’ın ses tonu, amfinin o asırlık taş duvarlarında gür, pürüzsüz ve sarsılmaz bir inançla yankılanıyordu. Sunumunu bitirdiğinde, salonun en ön sırasında oturan ve kibrinden ötürü göz kapaklarını yarıya kadar kısmış olan Bölüm Başkanı Profesör Haşim Bey, elindeki gümüş dolma kalemi parmaklarının arasında ritmik olarak masaya vurdu: (tık, tık, tık). Yüz hatları, Kürşad'ın bu saf idealizmini pay biçer gibi süzüyordu.
"Tezin muazzam Kürşad, matematiksel altyapın kusursuz," dedi Haşim Bey, sesine yukarıdan bakan leş bir kurumsal kıdem ekleyerek. "Ancak unuttuğun bir şey var evladım. Sanayi odaları, holding yönetim kurulları senin bu temiz dünya teorilerine bakmaz. Onlar sadece kasaya giren nakit akışına ve borsa grafiklerinin yukarı doğru ivmesine bakarlar. Bu fazla insani, fazla adaletli model gerçek dünyada seni holding koridorlarında çok çabuk yıpratır."
Kürşad, omuzlarını daha da dik tutarak hocasının gözlerinin içine baktı. "Eğer dünya o canavarların kâr hırsına bırakılmışsa hocam, bizim mühendislik diplomalarımızın birer çöp torbasından farkı kalmaz. Ben o fabrikaların kalbine bu adalet terazisini bizzat kuracağım," dedi. O an amfide kopan o devasa alkış tufanı, Kürşad'ın zihnindeki o temiz dünya rüyasının ilk ve son şatafatlı kutlamasıydı.
2. Kısım: Bodrum Katındaki Siber Hücre ve Adalet Terazisi'nin Doğuşu
Gecenin tam üçüydü. Kadıköy’ün o rutubetli, loş ışıklı ara sokaklarından birinde yer alan izbe bir apartmanın bodrum katındaki öğrenci evi, klostrofobik bir yazılım laboratuvarına dönüşmüştü. Havada, günlerdir bekleyen bayat kahve telvelerinin ekşi kokusu, paslı döküm sobadan sızan hafif kömür dumanı ve aşırı ısınmış bilgisayar işlemcilerinin o geniz yakan keskin yanık plastik kokusu asılı kalmıştı. Yerdeki cilası sökülmüş ahşap parkeler, havalandırma fanlarının uğultusuyla (vvvııınnn) hafifçe titriyordu.
Kürşad, masanın üzerindeki üç dev tüplü monitörün çiğ, mavi ışığı altında iki büklüm olmuş halde kod yazıyordu. Göz kapakları uykusuzluktan zangır zangır seğiriyor, şakaklarından süzülen o hırslı ecel teri damlaları klavyenin tuşları üzerine (tıp, tıp) diye düşüyordu. Günlerdir uyumamıştı. Sadece iki paket hazır makarna ve bayat poğaçalarla beslenmişti ama içindeki o yazılım tutkusu, damarlarında akan saf bir adrenalin gibi onu ayakta tutuyordu.
Monitörde, yeşil ve kan kırmızısı satırlardan oluşan karmaşık bir siber takip yazılımı akıyordu. Bu, ileride Tekton Holding’in tüm kozmik odalarını, paravan şirket hesaplarını ve sığınak dehlizlerini tek bir hareketle mühürleyecek olan "Adalet Terazisi" yazılımının ilk ilkel prototipiydi. Kürşad, henüz üniversite son sınıftayken, Türkiye'deki büyük holdinglerin dış alım ihalelerinde, muhasebe odalarında dönen o rüşvet çarklarını, iş kazalarının nasıl parayla sümen altı edildiğini internetteki sızıntı dökümlerinden sezmişti. İçinde, bir gün bu canavarlarla karşı karşıya geleceğine dair tekinsiz bir his vardı.
İnce, uzun parmaklarıyla klavyenin tuşlarına delice, adeta can havliyle vuruyordu: (tık, tık, tık, şraak). Yazılım, sadece kurumsal log kayıtlarını kopyalamakla kalmıyor; akıllı binaların havalandırma sistemlerini, dijital kapı kilitlerini ve kamera sunucularını bypass edebilecek gizli bir arka kapı (backdoor) protokolü oluşturuyordu.
"Herkesin bir fiyatının olduğu bu kurumsal lağımda, sadece matematik yalan söylemez," diye mırıldandı Kürşad kendi kendine. Çene kemikleri (küt) diye kasıldı. Gözlerini ekranın çiğ ışığına dikti. Yazılımın ana yönetim paneline o ünlü ismi büyük harflerle kazıdı: ADALET TERAZİSİ PROTOKOLÜ v1.0.
3. Kısım: Hande ile Son Gece: "Senin Gözlerinde Bir Hücre Var"
Odanın içindeki o eski elektrikli ocağın çiğ, kırmızı teli hafifçe cızırdayarak (cııızt) söndüğünde, içerideki loş karanlık daha da boğucu bir hal aldı. Kapının ahşap dokusu yavaşça (gıcııırt) diye aralandı ve içeriye, Kürşad’ın üniversite birinci sınıftan beri hayatında olan, aynı fakültede okuyan kıvırcık saçlı, ela gözlü sevgilisi Hande girdi. Üzerinde, onu o izbe odanın içinde bile asil gösteren ama kenarları hafifçe aşınmış, toz pembe pamuklu eski bir hırka vardı. Gözleri gerginlikle seğiriyordu. Elleri hırkasının ceplerinde, soğuktan iki büklüm olmuş halde masaya, Kürşad’ın yanına yaklaştı.
"Yine uyumamışsın saatlerdir Kürşad," dedi Hande, sesi o soğuk odanın boş duvarlarında boğuk bir hıçkırık gibi yankılanarak. "Cebimizde tek bir paket makarnadan başka hiçbir şey yok. Ev rutubet ve yanık plastik kokuyor. Nerede vazgeçeceksin bu hiçlikten? Bu bilgisayarların başında kendi gençliğini çürütmek için mi geldik bu şehre?"
Kürşad, elindeki kalemi masanın üzerindeki o eski meşe panellere (KÜT) diye sertçe vurdu. Gözlerini kısarak masanın üzerinden Hande’ye doğru eğildi. "Bu hiçlik bitecek Hande!" dedi, ses tonu Boğaz’ın altındaki akıntılardan daha dondurucu ve hırıltılı çıkarak. "Ben o plazaların önünden geçerken, o takım elbiseli, pırlanta saatli adamların insanlara o yukarıdan bakan leş üstünlük mimiklerini görüyorum. Biz bu dünyaya ezilmek, başkalarının kâr marjlarını parlatmak için gelmedik. Yarın Tekton Holding’in mülakatı var. Eğer o kapıdan içeri girersem, her şeyi değiştireceğim."
Hande, masanın kenarına ilişti, omuzlarını dikleştirerek hırkasının eteklerini sıktı. "Tekton Holding mi?" dedi, gözlerinden bir damla sıcak yaş süzülerek. "Kürşad, o plaza senin o temiz dünya teorilerini bir günde yutar. Sen fazla safsın, fazla doğrusun. O devasa kristal avizelerin altında senin o adalet duygunu kuruşu kuruşuna satın alırlar. Korkuyorum... Senin gözlerine baktığımda artık o eski sevgilimi göremiyorum. Gözlerinin arkasında zifiri bir karanlık, sanki inşa edilmeyi bekleyen paslanmaz çelikten bir hücre var. Gitme o mülakata, burada kal, küçük bir atölyede temizce başlayalım."
Kürşad ayağa kalktı, sinsi ve kararlı adımlarla Hande’nin tam önünde dikildi. Sağ elini uzatarak kadının çenesini o hırslı parmaklarının arasına aldı. "Küçük bir atölye o sırtlanları durdurmaz Hande. Ben o sırça köşklerin tam kalbine oturacağım. Şeref dediğin şey o plazalarda gücün önünde sadece diz çöker, ben o diz çökenlerden olmayacağım," dedi. Leş bir inat, o dondurucu Ankara/İstanbul ayazı gibi odanın ortasına çökmüştü.
4. Kısım: İlk Kırılma ve Tekton Holding'in Çağrısı
Ertesi sabah saat tam 09:00’da, eski faks cihazının o kulak tırmalayan mekanik (cııııv... bzzzt) sesiyle oda sallandı. Kürşad, gözleri kan çanağı bir halde masadan doğruldu. Cihazın paslı haznesinden aşağıya doğru resmi, şık bir kâğıt şeridi süzülüyordu. Kâğıdın en üstünde, Tekton Holding’in o dikey cam cepheli plazasını simgeleyen parlak mavi kurumsal amblem basılıydı.
Kürşad, titreyen parmaklarıyla kâğıdı (hırt) diye yuvadan çekti. Yazıyı yüksek sesle okurken çene kasları (küt) diye geriliyordu:
"Sayın Kürşad Yılmaz, üniversiteniz bünyesinde hazırlamış olduğunuz 'Endüstriyel Hammadde ve Süreç Optimizasyonu' başlıklı bitirme teziniz, İnsan Kaynakları departmanımız ve Baş Müdürümüz Erman Bey tarafından incelenmiştir. Holdingimizin vizyoner liderliği altında, geleceğin parlak beyinlerine alan açmak adına, 28 Ekim Pazartesi günü saat 10:00’da plazamızın 14. katındaki mülakat odasında hazır bulunmanız rica olunur. İnsan Kaynakları Müdürü Gürkan."
Kürşad, kâğıdı göğsüne bastırdığında kalbinin güm güm vuran sesini odanın içindeki sunucu fanları bile bastıramadı. Bu onun hayatındaki ilk büyük kurumsal kırılmaydı. O kapıdan içeri adım attığında, teorilerini o devasa sanayi çarkına entegre edebileceğini, o büyük patronların kibrini kendi mühendislik vizyonuyla kırabileceğini sanıyordu. Henüz bilmiyordu; o holding koridorlarında insan onurunun kaç paraya satıldığını, o paravan şirket dökümlerinin kaç işçinin kanıyla imzalandığını henüz bilmiyordu.
"Gidiyorum Hande," dedi, odanın köşesinde çaresizce pırlanta gibi parlayan ela gözleriyle onu izleyen kıza bakarak. "Sırça köşkün kapıları benim için açılıyor."