10

1177 Words
Geri dönmek için kepenkten çıktı, tuşa basarak onu tekrar indirmeye başladı. Ancak tam o sırada donakaldı. Gözleri ön bahçeye takılmıştı. Orada... bir grup insan—ya da en azından bir zamanlar insan olan şeyler—sürüklenir adımlarla ilerliyordu. Bedenleri titriyordu, gözleri boş bakıyordu. Hırıltılar çıkarıyorlardı. Aralarındaki biri, Zoe’nin çocukken gördüğü komşularından birine benziyordu ama artık o kişi değildi. Elazia tam da onların önündeydi. Önce konuşmayı denedi. “Hey iyi misiniz?” Sesi titriyordu ama güçlü kalmaya çalışıyordu. Yanıt hırıltı oldu. Sonra biri aniden üzerine yürüdü. Elazia, tereddüt etmeden elindeki bıçağı adamın omzuna sapladı. Bıçakla birlikte koyu, katranı andıran bir sıvı dışarı fışkırdı. Elazia’nın yüzünde ne korku ne de zafer vardı—yalnızca hayatta kalmaya dair donuk bir kararlılıktı bu kesin ifade. Ardından saldırgan, devasa bir tıkanmış hırıltılıylabyeniden üzerlerine atıldı. Elazia bıçağını bu kez adamın kafasına sapladı. Sanki kafatası camdan yapılmıştı; bıçak girerken içten bir çatlama duyuldu. Siyah sıvı şakaklarından süzüldü. Ceset yere yığıldı. Ama arkası geliyordu. İkincisi, daha iri bir figür, Elazia’ya doğru yöneldi. Diğeri Zoe’ye... Silahlar hâlâ onun kollarındaydı. Tetik parmağı boşlukta arandı. Askıları birbirine dolanmıştı. Tüfekleri çözmeye çalışırken, yorgunluğu ve paniği birleşti. Ayakları takıldı. Dizleri üzerine düştü. Elazia bir anlığına bakışlarını Zoe’ye çevirdi. Sonra yeniden saldırganına yöneldi. Adamın kolları kalın, teni lekeli ve pul pul dökülüyordu. Ağzı açık, dişleri koyu renkteydi. Elazia, adamın saldırısını savuşturdu. Vücudu yere düştüğünde onunla birlikte yere yuvarlandı. Boğuşmaya başladılar. Elazia’nın parmakları bıçağı bulmaya çalıştı. Adamın dirseği kaburgasına indiğinde dişi gıcırdadı ama vazgeçmedi. Boğuştuğuna şey onu öldürmeye değil ısırmaya çalışıyordu. Zoe, nefes nefese yerde, hâlâ tüfeğin askısını çözmeye uğraşıyordu. Gözleri ablasından, sonra kendisine yönelen yaratığa kaydı. Adımlarını geri attı. Her adımda çimen ıslanmış ayakkabısını kaydırdı. O şey üstüne üstüne geliyordu. Hırıltıları daha derinden, daha boğucuydu. Gözleri boştu ama kana susamış bir öfke taşıyordu. Zoe, tek elle tüfeği kaldırmaya çalıştı ama tetik hâlâ ulaşamayacağı kadar uzaktaydı. Ve sonra çığlık değil, metalin kemiğe saplandığı o korkunç ses yankılandı. Elazia, adamın boynuna bıçağı saplamıştı. Yaratık sendeledi ama düşmedi. Elazia’nın kolları çırpınan bedeni tutmaya çalıştı. Zoe’nin kalbi, göğsünün içinde yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Her bir nabız atışı kulaklarında bir davul gibi çınlıyor, nefesi düzensiz, titrek bir şekilde çıkıyordu. Gözleri önündeki dehşet verici manzaraya kenetlenmişti. Elini çabucak omzundaki tüfeğe attı, askıyı aceleyle kopardı. Parmakları titriyordu ama yine de tetiğe bastı. Bir ses bekledi… patlama, geriye doğru savrulma, her şeyin sona ermesi… Ama yalnızca kuru bir *tık* sesi duyuldu. Tüfek ateş almamıştı. Gözleri panikle namluya, sonra mekanizmaya kaydı. *Emniyet.* Düğme hâlâ kapalıydı. Lanet olası düğme… Parmaklarıyla hızla emniyeti açtı. Tam o anda, üzerine doğru ağır adımlarla gelen yaratığı gördü. Kadın formundaydı – otuzlarında, yüzü tanınmaz haldeydi ama bir zamanlar insandı. Şimdi ise gözlerinde yalnızca boşluk, çürümüş teninin altında bir öfke parıltısı vardı. Zoe, namluyu düzgünce kaldıramadan, tüfeğin dipçiğiyle kadının kafasına var gücüyle vurdu. Kemiklerin çatırdayan sesi havayı yardı ama yaratık –ya da yaratığın geriye bıraktığı o kabus kalıntısı– bir an bile duraksamadı. Sendelese de, sanki acı hissetmiyormuşçasına yürümeye devam etti. Zoe panikle bir adım geri attı ama ayağı bir şeye takıldı. Yere sırt üstü düştü, ciğerlerinden kesik bir inilti çıktı. Ancak zaman yoktu. Hemen dirseklerinin üzerinde geriye doğru sürünmeye başladı. Tüfek hala elindeydi ama artık ona bir sopa gibi davranıyordu. Gözleri yerde, yaratıkta ve ablasında sırayla gezindi. Elazia, birkaç metre ötede bir başka yaratıkla boğuşuyordu. Saçları yüzüne yapışmıştı, nefes nefese kalmıştı ama gözleri kararlıydı. Kadının üzerine çıkmış, dizleriyle onu yere bastırmıştı. Elindeki paslı bıçağı havaya kaldırdı. Tereddütsüz, titremeden… Soğukkanlılıkla bıçağı adamın kafasına sapladı. Çıkan ses, kemik ve etin yırtıldığı o ıslak çatırtı, Zoe’nin midesini yerinden söktü. Bıçağı geri çektiğinde, siyah, koyu kıvamlı bir sıvı havaya fışkırdı ve Elazia’nın yüzüne, saçlarına serpildi. Zoe’nin midesi daha fazla dayanamadı. İçindeki her şeyi, tüm korkuyu, dehşeti ve yutamadığı çığlıkları birden kustu. Bu sırada, Zoe’nin üzerine gelen kadın sendeledi ve birden yere düştü. Bu bir şanstı. Zoe, tüfeği bırakıp ayağını kaldırdı ve tüm gücüyle yaratığı tekmelemeye çalıştı. Ama tam o anda, soğuk ve kemikli bir el bileğini kavradı. Acı, keskin bir şekilde bacağına yayıldı. Zoe’nin ağzından, karanlık koridorda yankılanan bir çığlık yükseldi. O çığlık, Elazia’nın kulaklarına ulaştığı anda onu harekete geçirdi. “Zoe!” diye haykırdı, ve elindeki bıçakla yerden fırladı. Elazia’nın ayakları, ıslak toprağı döverek ilerliyordu. Adımlarını düşünmeden atıyor, tek bir hedefe kilitlenmiş gibi koşuyordu: Zoe. Kız kardeşinin çığlığı, içini parçalayan bir çağrı gibiydi; hem korku, hem yardım, hem de bir vedaya dönüşebilecek türden. Zoe yerdeydi. Üzerine kapanan, kadına benzeyen yaratık her hamlesinde daha da karanlık bir kabusa benziyordu. Yüzü bir zamanlar insana ait gibiydi ama artık derisi yer yer soyulmuş, gözleri boş ve matlaşmıştı. Dudaklarından sadece hırıltılar dökülüyordu. Zoe’nin bacağına kenetlenmiş elleri paslı mengeneler gibi sıkıydı. Tırnakları etine işlemişti. Zoe, hem acıdan hem korkudan titriyor, nefes alamıyordu. Emniyet düğmesini açamadığı tüfek bir kenara fırlamış, yerdeki çamura saplanmıştı. “Bırak beni!” diye bağırdı, sesi çatallaşmıştı. Yaratık, başını yana eğdi. Ağzı açıldı. Dişleri —tıpkı kırık şişe parçaları gibi sivri ve düzensizdi— Zoe’nin yüzüne doğru yaklaşıyordu. Zaman Zoe için yavaşlamış gibiydi. Nefesi hızlanıyor, göz bebekleri büyüyordu. Hayatının en net ve en uzun saniyeleriydi belki de. Ama sonra bir gölge belirdi. Elazia. Önce dizlerinin üzerine düştü, sonra sıçrayarak yaratığın sırtına atladı. Bir yırtıcı gibi. Elindeki bıçağı yaratığın boyun kısmına, ense köküne gömdü. Tıpkı birkaç saniye önce yaptığı gibi; acımasız ve tereddütsüz. Bıçak deriyi, kası ve kemiği zorlanmadan geçmişti. Elazia tüm gücüyle bastırdı, bıçak neredeyse saplandığı yerden tamamen kayboldu. Yaratık bir çığlık atmadı ama boğuk bir gıcırdama sesi duyuldu. Kasları gevşedi, elleri Zoe’nin bacağından yavaşça kaydı. Elazia bıçağı geri çekti. Katran gibi koyu, kalın sıvı havaya fışkırdı, Elazia’nın yüzüne ve üstüne sıçradı. Ama o kımıldamadı. Tekrar bıçağı kaldırdı ve bu kez yaratığın kafasına sapladı. Zoe nefessizdi. Gözleri sonuna kadar açık, boğazı yanıyor, ciğerleri sanki bedeninden çıkmak üzereydi. Elazia yaratığın cansız bedenini kenara itmişti. Üstü başı kana bulanmıştı—ama bu, sıradan bir kan değildi. Katran gibi koyu, kıvamlı ve neredeyse yapışkan bir sıvı, Elazia’nın yüzünden aşağı akıyordu. Bir kısmı saçlarına yapışmıştı, diğerleri yanaklarından çenesine damlıyor, boğazına doğru süzülüyordu. Üzerindeki tişört sıvıyı ememeyecek kadar dolmuştu; artık kumaş değil, bir deri gibi görünüyordu. Parmakları bıçaktan ve savaşmaktan kasılmıştı, eklemleri bembeyazdı. Gözleri—her zamankinden daha sert, daha yabancı—dünyayı değil, sadece Zoe’yi görüyordu şimdi. Yüzüne yapışan siyah sıvının altından çıkan bakışları; bir katilin, bir koruyucunun ve yaralı bir kız kardeşin birleşimiydi. Nefes alışı düzensizdi. Sanki o da yaratıkla birlikte bir parçasını öldürmüş gibiydi. Ama hâlâ ayaktaydı. Elindeki bıçağı sıkıca kavrarken, Zoe’ye doğru yürüdü. Bastığı her adımda çamur, kan ve çürümüş yapraklar eziliyordu. Ayağının altındaki toprağın artık “evin bahçesi” diye adlandırılamayacağı kadar kirlenmiş ve bozulmuş olduğu çok açıktı. Bir adım daha attı. Yaratığın başının yanından geçti. Kafatası yarılmış, içinden siyah sıvı akıyordu. Zoe’nin dudakları kontrolsüzce titriyordu. Gözyaşları sessizce yanaklarına süzüldü, sanki artık konuşmaya mecali kalmamıştı. Boğazı düğümlenmişti, kelimeler boğazında takılıp kalıyordu. Sonunda, neredeyse duyulamayacak bir sesle fısıldadı: “Elazia…” Elazia başını yavaşça iki yana salladı. Yüzüne yapışmış, terden ve kan damlalarından ağırlaşmış saçlarının arasından gözleri parlıyordu. Bakışları sertti ama içinde kırılmış bir şey vardı. Sesi, çatlak bir zemin gibi döküldü dudaklarından. “Hayır. Şimdi değil,” dedi, sesi kararlı ama yorgundu. Ardından bir adım geri çekildi, kolunu ileri uzatarak Zoe’ye yaklaşmasını engelledi. “Ayağa kalk ve eve git.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD