35

1092 Words
Elazia yatağına uzanırken, bir eli hâlâ yarasının üzerindeydi; parmak uçları, kumaşın altından tenine sızan donuk bir sıcaklığı hissedebiliyordu. Kanaması durmuş olabilirdi ama yaranın içten içe yanan sızısı, bedenine yayılıyordu; kasıklarına vuran keskin ağrı, nefes almasını bile zaman zaman zorlaştırıyordu. Hareket ettikçe kaslarındaki gerilme, sanki iç organlarını çeken görünmez ipler gibi zonkluyor, her kıpırtıda içine gömülen bir diken gibi acıyordu. O anın paniğiyle yaptığı kontrolsüz manevraların bedeninde bıraktığı etkiler, şimdi ağır ağır kendini göstermeye başlamıştı—bir yerlerini incitmişti, belki bir kas yırtılmış, belki kaburga ezilmişti. Bu düşünceyle başını yastığa koydu; tüy gibi hafif olması gereken yastık, başını taş gibi karşılayınca içinde bastırdığı her yorgunluk aniden yüzeye vurdu. Huzurlu bir uyku beklemiyordu, bunu kendine itiraf edecek güce sahipti artık; ama bir nebze olsun gözlerini kapatıp bedenine yüklenmeyi bırakmalıydı. Hastalanmadığını kendine telkin etmeye çalıştı, içindeki ürkek sesin fısıltısını bastırmak istercesine. Bilinci hâlâ yerindeydi; bulanık düşünen zihni, bunun sadece kan kaybı ve uykusuzlukla alakalı olduğunu söyleyip duruyordu ama her iç çekişinde, gerçeğin çok daha kırılgan olduğunu hissediyordu. Nefesi ağır, karnı inip kalkarken dudaklarını araladı, bacaklarını kendine çekmeye çalıştı ama bedenini toparlamak neredeyse imkânsızdı. Her kıpırdandığında, içten gelen keskin bir acı gövdesini bıçak gibi ikiye bölüyor, bandajın altından sızan kanın ılık ıslaklığı çarşafa yayılıyordu. Çaresizce vazgeçti. Tüfeği yere bıraktı—metal gövdesi, tahta zemine çarpınca çıkan tok ses odanın içinde yankılandı. Sonra kollarını ve bacaklarını yavaşça dört yana açtı, acı ve tükenmişliğin onu şekillendirdiği biçime razı olarak. O haliyle bir İsa figürünü andırıyordu; çaresizlik, kurban ediliş ve sessizlikle kutsanmış gibi. Dışarıda sabahın ilk saatleri başlamıştı ama içerideki hava hâlâ geceden kalma bir karanlıktı. Pencereden süzülen cılız ışık bile odayı aydınlatmaya yetmiyor, loşluk duvarlara tutunarak içini kasvetle dolduruyordu. Elazia’nın gözleri açık ama sabit, yüzünde acının solgun bir yansıması vardı; o an, zaman durmuş gibiydi—sadece nefes alışları vardı, bir de odanın ağır sessizliği. Göz kapakları, üzerine çöken yorgunluğun ağırlığıyla titrekçe kapanmaya çalışıyor ama zihni, tetikte kalmak için direnişe geçiyordu. Tavandaki eski çatlaklara gözünü dikmişti—kırık çizgiler içinde hayali şekiller beliriyor, bu anlamsız uğraş bile zihnini uyanık tutmaya yetiyordu. Her çizginin içine bir hatıra yerleşmiş gibiydi; Zoe’nin korkuyla bakan gözleri, babasının yıllar öncesine ait sert sesi, bir silahın patlaması, kanın sıcaklığı… Hepsi birbirine karışıyor, tıpkı yavaşça çözülen bir kâbus gibi, zihninde silik bir iz bırakıyordu. Uyursa, bu görüntüler yeniden gelip üzerine çullanacak, boğazına yapışacaktı. Ama uyanık kalmak da bir tür işkenceydi. Yatağın çarşafı sırtına yapışmıştı, kumaşın dokusu neredeyse derisine kazınıyordu. Vücudu terlemişti, ama bu ter ne sıcaktan ne de çabadan kaynaklıydı—bu, ölümün eteklerinde gezinmenin getirdiği o soğuk, içe işleyen korkunun teriydi. Nefes almak bile meşakkatliydi. Göğsü inip kalkarken, keskin bir sancı sol tarafına saplanıyor, yarasının çevresinde donuk bir yanma hissi yayılıyordu. Bandaj, her hareketle birlikte biraz daha sızıyor, pıhtılaşmaya çalışan kanı bastırdığında eline nemli bir sıcaklık geçiyordu. Parmaklarının ucuyla bandajın üzerine hafifçe bastırdı. Sızı bir kıvılcım gibi sinirlerine yayıldı. O kıvılcıma tutunuyordu artık; bedeninin hâlâ cevap verdiğini, yaşadığını gösteren tek belirti oydu. Odanın içinde çıt çıkmıyordu. Sadece saat gibi işleyen acı vardı. Pencerenin dışından sızan loş bir maviyle gecenin koyuluğu biraz kırılmıştı ama içerisi hâlâ karanlık bir kutuydu. Mobilyaların gölgeleri uzamış, duvar boyunca şekilsiz yaratıklar gibi belirip silinmişti. Her gölge bir ihtimaldi: bir geçmiş, bir tehdit, bir yalnızlık. Elazia, başını çevirmek istedi ama boynu sanki başka birine aitmiş gibi uyuşuktu. Bacakları kaskatı kesilmişti. Kasıklarına inen sancı, derinlerde bir yerde zonkluyordu—hareket etmeye çalışsa, bu ağrının onu yutacağından emindi. Öylece kalmayı seçti. Direnmeden. Savaşmadan. Elini tüfeğe uzandı, soğuk metal parmaklarının altında bir anlık güven verdi. Ama o da yük olmuştu artık. Silahı yere bıraktı, yavaşça kollarını yana doğru açtı, bacaklarını uzattı. Vücudu İsa figürünü andırır biçimde, dört bir yana serildi. Bu bir teslim oluş değildi. Bu bir ara formdu—yaşamakla ölmek arasındaki gri bir çizgi. Bilinci yerinde olsa da, düşünceler sisliydi. Uykuya geçişin eşiğinde duran, ama tam olarak içeri adım atmayan bir bilinç hâli. Uyumak istemiyordu. Annesine babasına ve ailenin diğer üyelerine ne olduğunu bilmiyordu. Ölürse Zoe’nin ne yapacağını bilmiyordu. Kız kardeşini yalnız bırakmak istemiyordu. Anna’nın ve Gordan’ın geri dönmesini istiyordu. İç çekti. Derin, zorlayıcı bir nefesti bu. Göğsü genişledi, yara yanıt verdi. Gözlerinin kenarına yaşlar yürüdü ama düşmedi. Gözyaşı akıtmak bile lüks gibiydi artık. “Dayan,” dedi, kendi kendine fısıltıyla, sesi sanki odanın içindeki havaya karıştı. “Dayan Elazia. Sadece dayan lanet olası. Ölecek değilsin ya. Sadece bir yara!” Zaman durmuş gibiydi. Evin içini kaplayan o sonsuz sessizlik, Elazia’nın kulaklarında boğuk bir çınlamaya dönüşmüştü. Sabah olmak üzereydi—ama bu sabah, diğerlerinden farklıydı. Belki de daha önce hiç böyle bir sabahla yüzleşmemişti. Ufuk çizgisi, gri ve donuk bir ışıkla boyanıyordu; hayat belirtisi değil de, daha çok bir yokluğun habercisi gibi. Pencere kenarından sızan o solgun ışık, odanın karanlık köşelerine ulaşamıyor, mobilyaların üzerindeki gölgeler kıpırtısızca yerlerinde kalıyordu. Gölgeler—tıpkı zihnindeki düşünceler gibi—uzayıp bükülüyor, bir türlü silinmiyordu. Ama o karanlığın içinde, yatakta—kan ve ter içinde, soğuk bir çarşafın altında kıvranan bir beden hâlâ direniyordu. Her şeyin bitmeye yüz tuttuğu o anda bile, Elazia’nın içinde çok derinlere gömülü bir kıvılcım hâlâ yanıyordu. Sönük ama inatçı, titrek ama canlı. Her nefesiyle, o kıvılcım bir anlığına parlıyor, sonra yeniden sönme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu. Yarası zonkluyor, her hareket ettiğinde içinde bastırılmış bir çığlık yükseliyordu. Kasıklarına vuran ağrı, nabız gibi atıyor; bedeninde zamanla yarışan bir gerilim yaratıyordu. Ama bu acıya rağmen gözlerini kapatmaya cesaret edemiyordu. Çünkü gözlerini kapatırsa, karanlık onu tamamen yutacaktı. Uyku artık bir kaçış değil, sonun başlangıcı gibiydi. Gözlerini açık tutmaya çalıştı. Göz kapakları kurumuş, kirpiklerinin her kıpırtısı iğne batırılıyormuş gibi acıtıyordu. Ama zihni direniyordu—çünkü gözlerini kapatmak, yalnızca bedenin değil, ruhunun da teslim olması demekti. Ve teslim olmak… demek, anne ve babasının artık yaşamadığını kabullenmekti. Onların soğuyan ellerini, sonsuzluğa gömülen bakışlarını, yokluklarını gerçek kılmak olurdu. En çok da Zoe’yi yalnız bırakmak anlamına gelir. Kız kardeşini, hayata karşı hâlâ umudu olan o gözleri, terk etmek olurdu. Elazia, kendine bile itiraf edemediği bir korkuyla, gözlerinin ucunda asılı kalan yaşları içeri çekti. Kendine fısıldar gibi söyledi: “Hayır… Daha değil!” Zoe, ablasının odasının kapısını hafifçe ve neredeyse çekinerek araladı. İçeriden gelen sayıklamalar, boğuk ve kararsız sesler, içinde endişe ve derin bir korku uyandırdı. O an, kapıdan bir adım daha içeriye girmek için cesaretini toplayamadı; sanki o küçük hareket, kırılgan ve hassas dengeleri tamamen yıkacak, ablasının kırılgan halini daha da savunmasız bırakacaktı. Ayakları istemsizce titriyor, vücudu ise korkuyla küçülerek kendini adeta bir topa sarıyordu. Bu halle, kapı eşiğinin hemen dibine sessizce çöktü. Kolunu söveye yasladı. Başını hafifçe eğerek ablasına kısa bir bakış attı. Aralarında en az beş metre mesafe vardı. Elazia’nın istediği gibi. Onun sözünü çiğnemiyordu, değil mi? Sessizce derin bir nefes aldı. Suçluluk duygusunun kendisini ele geçirmesine izin vermeyecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD