29

1138 Words
Tam o sırada, banyonun sessizliğini yaran bir ses duyuldu. Çok hafifti—sanki bir saç teli kopmuş ya da bir tırnağın cama sürtünmesi kadar zayıf—ama tiz ve keskin. Fayansların üzerinde yankılanarak genişledi, nemli duvarlarda asılı kalan sessizlikle birleşip daha da belirginleşti. O anlık çıtırtı, boşluğun ortasında bir uyarı gibi çarptı kulaklarına. Elazia’nın tüyleri ürperdi. İçinde yankılanan o ilkel korku dürtüsüyle gözlerini kısmadan, boğuk bir refleksle başını çevirdi. Boynundaki kaslar, paslanmış zincirler gibi gıcırdayarak hareket etti. Sanki her hareket, bedeninin derinliklerinden bir şeyleri söküyordu. Odanın soluk sarı ışığı aynadan yansıyarak her şeyi daha boğuk, daha tehditkâr gösteriyordu; gölgeler uzamış, sınırları silinmişti. Aynanın üstünde kendi siluetini dahi zor seçiyor, varlığına dair en küçük kanıt bile bulanıklaşıyordu. Her kasılması acı verdi ama kapıya baktı. Gözleri, boşluğu tararken zihni içgüdüsel olarak kaçış yolları aramaya başlamıştı; ama kaçış yoktu. Kapı hâlâ yerindeydi. Sessizlik ise artık sadece sessizlik değildi—içine sinsice dolan bir tehdit gibiydi. Boşluk. Halüsinasyon mu görüyordu? Aklı hâlâ yerindeydi, öyle hissediyordu. Kafasının içinde dönüp duran düşünceler bulanıktı ama delilikle arasındaki çizginin hâlâ farkındaydı. Halüsinasyon görmesinin imkânı yoktu, değil mi? Banyonun loş ışığı, buğulanmış aynadan titrek bir şekilde yansıyor, sarımsı bir parıltıyla her şeyi olduğundan daha bulanık gösteriyordu. Duvarlardan akan nem, küf kokusuyla karışıyor, havaya ağır bir metalik tat bırakıyordu. Gözlerinin gördüğü sadece bu kadardı. Kapının altından gelen herhangi bir gölge yoktu, çıtırtıya dair hiçbir iz kalmamıştı. Ama o ses… zihninin uydurabileceği bir şey değildi, bundan emindi. Kalbinin atışı kulaklarında uğuldamaya başlamıştı. Sanki göğsünün içinde bir kurşun sıkışmış gibi, daralıyordu. Sessizlik içinde, gözbebekleri bir noktaya sabitlenmiş, nefesini tutmuştu. Duvar saatinin çalışmadığını bile ancak o an fark etti; zaman sanki durmuş gibiydi. Suyun borularda dolaşan derin uğultusu, artık uğursuz bir yankıya dönüşmüştü. Sonra, gözünün kenarında, neredeyse gerçeklikle rüya arasındaki o ince çizgide bir kıpırtı fark etti. Gölge, kapının altındaki eşikten içeri doğru sızdı. Belirsizdi, şekilsiz… ama oradaydı. Havada, iç organlarına kadar işleyen bir soğukluk yayıldı, derisinin altında karıncalanan bir huzursuzluk gibi. Ve ardından gelen fısıltı, banyonun soğuk duvarlarında yankılandı. “Zoe…” Elazia’nın dudakları aralandı ama sesi kendi kulağına yabancı geldi. Boğuktu, çatallıydı… tıpkı bedenine artık yabancılaşan benliği gibi. Ses telleri, uzun süredir kullanılmamış eski bir enstrüman gibi çatırdarken, boğazından çıkan her hece sanki kurumuş bir nehir yatağından akan son su damlaları gibiydi. Kurumuş dudaklarını aralamak için diliyle büyük çaba sarf etti, çatlamış derinin tuzlu, metalik tadı diline yayıldı. İçinden geçenleri ifade edebilmek için bir araya getirdiği kelimeler bile yorgundu. Bu kez daha net, daha iradeli konuştu: “Sana odanda kal demiştim…” Ama yanıt gelmedi. Ne bir adım sesi, ne de ikinci bir fısıltı. Kapının arkasında yalnızca mutlak sessizlik vardı—ve o sessizlik, Elazia’nın zihninde uğuldayan endişeyle birleşince bir cehennem boşluğuna dönüştü. Zaman durmuş gibiydi. Fayansların arasından sızan soğuk, kemiklerinin içine işliyordu. Banyonun nemli havası, soluk almayı zorlaştırıyor, her nefes bir mücadeleye dönüşüyordu. Göz kapakları ağırlaştı. Vücudu, yorgunlukla savaşıyordu. Yarası sızlamıyor, yanmıyordu bile artık; çünkü sınır aşılmıştı. Acının yerini uyuşukluk ve halsizlik almıştı. Sanki bedenine ait her şey silinip gidiyordu; parmakları hissizleşmiş, bacaklarının varlığı neredeyse unutulmuştu. Bu, bedenin teslimiyetiydi. Ama zihni henüz pes etmemişti. İçgüdüsel hayatta kalma dürtüsü, onu gözlerini açık tutmaya zorluyordu. O dürtü, insanın en ilkel halinden gelen, evrimsel bir çığlıktı. “Zoe…” dedi yeniden, sesi bu kez daha kederli, daha içten geldi. Bir duvarın arkasına çarpıp yankılanan yalnız bir duyguydu bu; özür, sevgi, korku ve koruma iç içe geçmişti. Elazia’nın sesi artık yalnızca konuşma amacı taşımıyordu, varoluşunu kanıtlama çabasıydı. O an, sadece bir yankı bile yeterdi. Ama karanlık yalnızdı. Ve sessizlik… ondan daha da gürültülüydü. Kıpırdaması gerektiğini biliyordu. Belki de Zoe oradaydı. Belki gerçekten kapının diğer tarafındaydı. Bir abla olarak kardeşine odasına gitmesi gerektiğini söylemesi gerekiyordu. Ama harekete geçtiği anda, tüm vücudu çığlık attı. Omzundan kasıklarına kadar uzanan acı, her sinir ucunu yakarak ilerledi. Kasları inatla geri çekiliyor, yarası her nefeste biraz daha açılıyordu. Her hareketinde bedeninin ona karşı çıktığını hissediyordu. Dizlerinin altı uyuşmuştu, ayak parmaklarının varlığını sadece batmalarla fark ediyordu. Omuzlarında ki zonklama başına sıçrıyor, gözlerini karartıyordu. Her nefes alışında göğsü bıçaklanıyor gibiydi—keskin, derin ve affetmeyen bir sancı. Uzun süredir sabit kaldığı için bedeni taşlaşmıştı. Ama Elazia, hâlâ hayatta olduğuna inanmak zorundaydı. Acı onu ayakta tutan tek şeydi. Hala acı hissettiği için yaşadığını biliyordu. “Zoe,” diye tekrarladı Elazia, bu kez bir fısıltıdan hallice bir sesle. Ses telleri zorlukla titreşirken, kelimeler duvarlara çarparak boğuk bir yankıya dönüştü. “Kızmayacağım. Sadece… cevap ver.” Sesi, neredeyse buharlaşan bir nefes kadar zayıftı ama içinde öyle yoğun bir korku ve yorgunluk vardı ki, kelimelerin kırılganlığı bile gerçekti. Tavan lambasının soluk ışığı çatlamış fayanslara yansıyor, banyonun soğuk atmosferine hayaletimsi bir titreme katıyordu. Kapının arkasından bir ses geldi. Hafif, üzgün, titrek: “Özür dilerim... İlk yardım çantasını getirdim. Lütfen... kapıyı aç.” Zoe’nun sesi, bir rüyadan fırlamış gibiydi—kırılgan, ama cesaretle doluydu. Sözcükleri, kapının ardındaki karanlıktan süzülerek geldiğinde, sanki aralarına korkuyla umut birbirine dolanmıştı. Elazia, o sesi duyduğunda boğazında bir şey düğümlendi; küçük kız kardeşinin hâlâ orada, hâlâ cesurca konuşabiliyor olması içini burkuyordu. Kapının altından sızan soğuk, Elazia’nın çıplak ayak parmaklarına kadar ulaşıyor, bir tehdit gibi değil, neredeyse yalvarırcasına dokunuyordu. Soğukta bir tür bilinç vardı sanki—Zoe’nun varlığının yankısı gibi, içerideki korkuyu bastırmak istercesine sürünüyordu fayansların üzerinden. Elazia, dilini kurumuş dudaklarında gezdirdi. Ağzındaki paslı tat, metalik bir yankıyla damağına yerleşmişti; sanki ağzında demirden bir gerçek taşıyordu. Her kelimeyi boğazından çekip çıkarırken, sesi çatladı—sanki içinden gelen bir fısıltı değil de, derin bir yara açılmış gibiydi. Soluğu boğazında takılıyor, dudakları titreyerek hareket ediyordu. İçindeki suçluluk ve koruma arzusu birbirine karışmış, kelimelere yükledikleri anlamları bile bulanıklaştırmıştı. O anda, sadece Zoe’nun güvende olması önemliydi—onun hayatı, Elazia’nın kendi bedeninden çok daha kıymetliydi. “Hayır. Hastalanmış insanların kanı üzerime sıçradı Her yerimde. Belki de ben de onlardan biri olacağım. Eğer hastalandıysam, sana buluşmasına göze alamam.” Sözleri, karanlıkla örtülmüş bir itiraftı. Boğazından dökülen her hece, sanki içinde bir şeyin kırıldığını ilan eder gibiydi. Öleceğinden emin değildi ama riski göze alamazdı. Duvarlara çarpıp yankılanan sesinin ardından gelen sessizlik, kabullenilmiş bir yalnızlığın yankısıydı adeta. Aynada yüzüne yansıyan solgun silueti, bir yabancının hayaleti gibiydi—gözlerinin altındaki mor halkalar, çatlamış dudaklar, kurumuş kana bulanmış yanaklar... Kendi suretini tanıyamıyordu. Göz göze geldiği yansıma, ona ait olmayan bir zamanın, bir başka varoluşun izlerini taşıyordu. Kendi bedenine güvenemiyordu artık; tenine bulaşan kan değil sadece, zihninde dolaşan şüphe de onu kemiriyordu. İçini saran buharlı havanın altında, her düşünce ağırlaşıyor, her ihtimal bir zehir gibi zihninde çözülüyordu. Hastalığın sessizce içine sızdığını hissediyordu—ama virüs değilse bile, korkunun ve suçluluğun ta kendisiydi bu. Her nefeste, kendi varlığına duyduğu güven biraz daha eksiliyordu. Ve yine de, içeride bir yerlerde hâlâ Zoe’yi korumaya çalışan bir parça vardı. O parçaya tutunuyordu. Çünkü anne ve babasından da ses çıkmazken başka hiçbir şeye tutunacak gücü kalmamıştı. Zoe’nun sesi, bu kez daha endişeli ama bir o kadar da kararlıydı. “Sesin kesiliyor. Kanaman var, değil mi? Lütfen, izin ver yardım edeyim. En azından çantayı alman için kapıyı aç ”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD