28

1076 Words
“Neden şimdi olmak zorundaydı ki? Ölmek istemiyorum... Şimdi değil, lütfen şimdi olmasın...” diye fısıldadı. Sesi titreyip çatallaşarak banyoda yankılandı. Sol eliyle lavabonun altındaki dolabı hızla açtı. Parmakları, temizlik malzemeleri arasında telaşla dolaştı; plastik şişeler devrildi, bir fırça yere düştü. Eline ilk gelen temiz havluyu kavradı. Dişlerini sıkarak, titreyen elleriyle havluyu karnındaki yaraya bastırdı. Sıcak kanın, pamuklu kumaşı anında ıslattığını hissetti. Havlunun ortasında koyu kırmızı bir leke hızla büyüyordu. Keskin metal kokusu genzini yaktı. Gözleri buğulandı, başı hafifçe döndü. Dizlerinin bağı çözüldü; havluyu bastırırken, ağzından çıkan bir iniltiyle birlikte kendini soğuk fayansların üzerine bıraktı. Dirseği yere çarptı, ama acının bir kısmı bile eski yarasının yanında hissedilmezdi. Fayansların serinliği, ateş gibi yanan bedeninde zıt bir ürpertiye yol açtı. Banyodaki floresan ışığı titredi, gölgeler duvarlarda dans etti. Zaman sanki onu acı çektirmek için yavaşlıyordu; her saniye, içindeki panik ve yalnızlıkla daha da ağırlaşıyordu. Sırtını küvetin kenarına yasladı. Soğuk porselen, terle ıslanmış sırtına yapıştı. Göz kapakları ağırlaştı ama kapanmamalıydı. Hayır, uyanık kalmalıydı. Vücudu anbean daha da ağırlaşıyor, kan kaybı düşüncelerini bulanıklaştırıyordu. Ağzında ekşi bir tat vardı, diş etleri sızlıyordu. Üzerindeki bol mavi bluzu çıkarmış, yalnızca sütyeni kalmıştı üzerinde. Kumaş, yaranın etrafına yapışmıştı; çıkarırken acıdan çığlık atmamak için dudaklarını ısırmıştı. Alt dudağında bıraktığı iz hâlâ yanıyordu. Soluk gri eşofmanı, uyluğundan dizine kadar kanla ıslanmıştı. Kan, diz kapaklarına doğru sızıyor, fayansların üzerinde koyu kızıl bir iz bırakıyordu. Loş ışıkta, zemindeki kan birikintisi, neredeyse siyah görünüyordu. Zemin ıslaktı, kaygandı. Parmak uçlarıyla tutunmaya çalıştı ama vücudu titriyordu; tırnakları kaygan fayansa iz bile bırakamıyordu. Yaradan gelen keskin acı midesini bulandırıyor, nefesini kesiyordu. Kusacak gibi oldu ama boğazındaki yanma hisse dönüşmeden yutkundu. Derin bir soluk aldı. Ama akciğerleri bile sanki acıya ortak olmuştu; nefes ciğerlerine ulaşmadan yanıyordu. Olanları düşündü. Saldırgan adamın tıkanmış, hırıltılı soluğu yeniden kulaklarında yankılandı. Sanki bir canlının son çırpınışlarıydı. Elazia, gözlerinde kararlı bir ifadeyle bıçağı bir kez daha savurdu. Parmakları bıçağın sapına o kadar sıkı kenetlenmişti ki, eklemleri bembeyaz kesilmişti. Metalin keskin ucu havada hızla hareket etti, karanlıkta bir ışık hüzmesi gibi. Kafatasına saplandığında, iç burkan bir çatlama sesi duyuldu. Cam kırılıyormuş gibiydi, hatta sesin yankısı duvarlara çarpıp geri döndü. Bıçak deriye gömüldüğünde tüm vücudunda titrek bir sarsıntı hissetti; elleri irkildi ama bırakmadı. Gözlerini bir an bile ayırmadan, saldırganın kararmaya başlayan gözlerine odaklandı ve derin bir nefes aldı. Bu bakış, korkudan değil, tamamlanmış bir kararın soğukluğundandı. Şakaklardan süzülen siyah sıvı, zamanın içinde biriken karanlıkla doluydu. Ölüm, kendini acele etmeden ama kesin biçimde yayıyordu. Sıvı, saldırganın yüzünden ırmak gibi süzüldü. Ama bu ırmak, yaşamın değil, ölümün yolunu çiziyordu. Çenesine, boynuna, göğsüne kadar inen iz, bir damga gibi karanlığı mühürlüyordu. Ceset, direncini kaybetmiş bir beden gibi yere yığıldı. Bir çuvalın yere düşüşü gibi... Ama bu sefer ağırlık, yalnızca bedenin değil, ölümün taşınmasındandı. Elazia'nın kulaklarında, sessizlikten daha gürültülü bir uğultu kaldı geriye. O insan değildi. Onlar insan değildi. Hiçbiri insan değildi. Artık değildi. Elazia bu kelimeleri aklında tekrar tekrar geçirirken, yeniden yeniden düşündü. Her düşünüşünde içindeki ağırlık biraz daha derinleşti, damarlarında soğuk bir ürperti gezindi. Bıçağın sağlam biçimde kafasına sapladığı zaman... Parmakları hâlâ sapın etrafında kenetlenmişti, kasları çözülmemişti. Adamın vücudu, son bir titremeyle birlikte tamamen hareketsiz kaldı. Gözlerindeki boşluğa baktı. Bu, bir canlının değil; çoktan yok olmuş, tükenmiş bir şeyin bakışıydı. Bakışlar cam gibiydi, kırılmış ama hala yüzeyde duran bir yansıma gibi. Ceset direnmeden yere düşerken, Elazia’nın kalbinde buz gibi bir his belirdi. İç organlarına kadar yayılan bu his, sanki kan yerine buz akıtıyordu damarlarına. Ölü bedenin üzerine yayılacak olan kan, bir çürümenin ve sonun sembolüydü. Ve bu son, sadece adamın değil, Elazia’nın eski benliğinin de sonuydu—geri dönüşü olmayan, sessiz bir kopuş. “İnsanlar ölmeden önce hep böyle mi oluyor?” diye fısıldadı kendi kendine. “Böyle mi hissediyor?” Her şeyin tersine döndüğü anı düşündü. Aklında durmadan dönüp duran o saniye... Dönüşmüş olan adam. Boğuşma. Öfke. Isırık izini gördüğü an. Leş kokusu. Bıçağın metalik parıltısı. Ve sonra... bir kayma. Bir sarsıntı. Zemin ayaklarının altından çekilmiş gibi olmuştu. Bıçak, avuçlarından kayarak karnına doğru savrulmuştu. Tenine saplandığında çıkan o boğuk ses hâlâ kulaklarındaydı. Kendi hatasıydı. Kendi elleriyle kendini yaralamıştı. Bu düşünce, içini kemiren bir utanç gibi yerleşmişti zihnine. Ama ya bıçak birkaç santim daha sola saplansaydı? Şimdi hâlâ hayatta olur muydu? Ya da her şey bir saniye daha geç olsaydı? O zaman belki de yerde yatan ceset o değil, Elazia olurdu. Düşünceler zihninde yankılanırken, göğsünde bastıran ağırlık bir travmadan çok daha fazlasıydı. Gerçekten... gerçekten de öldürmüştü! Zoe zarar görmemişti. Bu yüzden düşüncelerine rağmen, içinde küçücük bir rahatlama vardı. Birini koruyabilmiş olmak, yavaş yavaş çekilen canının içinde tek teselli kırıntısıydı. Yine de yaranın yüzeysel mi, derin mi olduğu konusundaki şüphesi içini kemiriyordu. Ağrı, sanki iç organlarına yayılan bir kor gibiydi. İçeriden yanıyordu—ateşli, sinsi bir şekilde. Vücudunun her hücresine ulaşan yanma hissiyle baş edemez hale gelmişti. Nefesi sığdı, göğsü zor inip kalkıyordu. Yalnızdı. Titriyordu. Ölüme bu kadar yakın olduğunu ilk kez hissediyordu. Ve buna hiç hazır değildi. Hafifçe başını küvete yasladı. Soğuk seramik alnına dokunduğunda bir anlığına gerçeklik geri geldi, ama hemen ardından yeniden bulanıklaştı. Yaraya bastırmaya devam etti. Parmaklarının arasından sızan sıcaklık, kanın hâlâ durmadığını fısıldıyordu. Zaman akıyordu ama Elazia, durduğu yerde acıya tutunuyordu. Vücudunun çektiği acı Elazia’nın gözlerini kapatmasına engel oluyordu. Her göz kırpışında, zihninin karanlık bir köşesi biraz daha yaklaşıyordu. Havluyu kaldırıp yarasına baktığında yüzünü ekşitti. Karın kısmı kurumuş kan lekeleriyle kaplıydı. Tenine yapışan kumaşı ayırmak bir başka işkenceydi. Yarasından akan kanın durması uzun zaman almıştı ama pıhtılaşan kanın çevresinden hâlâ kan sızıyordu. Derinin etrafı morarmaya başlamış, küçük kas seğirmeleri başlamıştı. Elazia temiz başka bir havluyu alarak yeniden yaranın üzerine bastırdı. Havlunun dokusu artık ona pamuk gibi değil, zımpara gibi geliyordu. Dişlerini sıkarak başını küvete yeniden yaslarken, gözlerini tavana dikti. Anne ve babasının geri dönmesi için hala bir umudu vardı. Kendine bir şey olursa, Zoe’yi kim korurdu? Tavan gözlerinin önünde yavaşça dalgalanıyordu, sanki odadaki soğuk hava bile gerçeklikle dalga geçiyordu. Gözbebekleri titreyerek sabitlenmeye çalıştı ama her odaklanma çabası yeni bir bulanıklık yaratıyordu. Zihni, kalın bir sis tabakasıyla örtülmüş gibiydi. Her nefes alışında ciğerleri yanıyor, sanki içindeki hava değil de buzla karışık bir zehir doluyordu bedenine. Ağzından çıkan buhar, donuk banyoda kısa bir anlığına görünür olup hemen siliniyor, soluklarının varlığıyla yokluğu aynı hızda çatışıyordu. Derinlerden, çok derinlerden bir şeyler yükselmeye başladı. Hatıralar mıydı bunlar, yoksa zihnin acıya karşı başlattığı bir savunma mı? Annesinin sesi – yumuşak ve teselli dolu bir tınıyla – kulağının dibinde yankılandı. Babasının kahkahası... derin, tanıdık, ama artık ulaşamayacağı kadar uzak. Ve Zoe’nin gülüşü... çınlayan, tertemiz, Elazia'nın hatırladığı en saf şeylerden biri. “Gerçek mi bunlar?” diye düşündü. “Yoksa beynim... bana son oyunlarını mı oynuyor?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD