Tam içeri girdiğimizde, “Ömrümcem?” diyen ve direk Ömür ablanın gözlerinin içine sorgularcasına bakan adama, biraz daha baksam aşık olabilirdim.
“Aras’ım?”
Ömür ablanın sesinin ufaktan titrediğini fark ettiğimde şaşırdım.
“Yine toplanmışısınız bir araya eli maşalı prenses ve ninja kablumbağalar olarak, hayırdır o çok bilmiş burunlarınızı sokacak ne buldunuz bakalım?”
Yalnız benzetme de süper oldu. Peki bu arada ben kim oluyorem yahu?
Adamın gece gibi karanlık gözlerindeki şüpheci bakışları beni bulunca, gözlerimi kaçırayım mı yoksa ona bakmaya devam mı edeyim bilemedim ki.
“Aman Aras’ım yaa. Sende şüphecilikte beni geçtin yani. Kızlar hava almak istediler ve işte hepimiz birlikte dışarı çıktık,” yalanını sallayan Ömür ablamın, o cilveli bakışları karşısında, gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Eh şaşıyla uyuyan, kör kalkarmış!..”
Hönk!.. adam atasözünü ters söyledi iyi mi?.. uyuyan mı, yatan olmasın o?
“Ya Araas!”
“Demesen şöyle Ömrümcem ha!..”
Adamın gözleri ateşe dönünce, şok oldum.
Nolüyoo len burda? Niye öyle demesinmiş ki Ömür abla?
“Uyyhhşş! Üşüdüm mü ne şimdi de, hadi içeri girelim.”
Emoş ablamın ufaktan sıvışmaya çalıştığının elbette farkındaydım. Bunu duyan ekipte tam kadro içeri girmek için harekete geçtiğinde, Ömür abla anında elime yapıştı ve adeta koşarcasına ilerlemeye başladık. Aras bey geride kalırken, biz de önden gidenleri yakaladık.
“Uyyhhh! Ucuz yırttım he Emoş,”
“La bok yiyenin uşağı, sen de biliyon adamın ona öyle söylemene dayanamadığını.. biz olmayaydık, yine yapışacaktı canına darbeli matkap Aras efendi ve dokuz ay sonra alırdık yeni bebeyi kucağımıza! Herif ceketini atsa bunun üstüne hamile kalıyor artık be.. çileyi de biz çekiyoruz anasını satayım!”
Hepsi birden bastılar yine kahkahayı. Kenarından köşesinden anladığım konu ile ilgili bu neşeli kahkahalara bende katıldım.
Hep birlikte salona girdik ve gruptan sadece yanımda Defne ile Ömür abla kaldı.
“Nerde seninkiler Ilgaz kızçe?”
“Beni takip edin ablam” dedim ve onlarla birlikle ailemin yanına gittik. Masada misafirler vardı ve beni gören babamın, kısa bir anlığına yanımdakilere şüphe ile baktığını gördüm.
“Hah.. geldi işte benim küçük kız da abilerim” diyen babamın, işaret ettiği adamlara tebessüm ettim. İyice yaşlı olan adam ayağa kalkınca, diğeri de onu takip etti.
“Babam ya hayırdır?”
Tam da ikinci adamın gözleri dikkatimi çekmişti ki, Defne’nin, gözlerinin rengine hasta olduğum adama baba demesi karşısında şaşırdım.
“Hayır, kızım hayır. Sen, daha doğrusu siz nerden böyle?”
“Haa biz mi? Şeey.. halay çekerken bu kardeşle hasbıhal olduk anadın mı? Bu zipçiği ailesine teslim edek dedik babam ya!”
Babasının, Defne’ye ufaktan kaşlarını çatarak bakarken, “ne kadar ayıp kızım” dercesine dudağını ısırdığı dikkatimden kaçmadı.
Zipçik mi? Çüüş be kızım! Ehh yani harbiden de ayıp oluyor kafadan çatlak!..
“Düğünümüze hoş geldiniz kızım.. sizlerle tanışmak bugüne nasipmiş” diyen yaşlı amcanın, uzattığı elini tuttum ve öptüm.
“Hoş bulduk efendim” dedim kısaca.
Bu arada yaşlı adam kendisini tanıtırken, Ömür ablama şüphe ile baktığını görünce işime bir kuşkudur düştü.
N’oleyyo ya burda?.. hepsi de ajan gibi bunların. Bir bakışmalar, bir şeyler!.. nereye düştm ben ya? Bizim koca öküz nerde acaba?
Şerefsizi aklımdan geçirmemle burnumun dibinde bitmesi bir oldu. Bir titreme aldı bedenimi.
Herifteki cesarete bak yahu! Yürek yemiş bu!.. belli oldu..
İlker bana hiç bakmıyordu. Dikkat noktası sadece babamdı ve onu gören babamın da acayip gerildiğinin farkındaydım.
Ortam da bir anda çok fena gerildi. Buz kesmiştim ki ilker’in babama, “Kızınızla dans edebilir miyim?” diye sorduğuna şahit oldu kıpkırmızı olduğunu görmedende bildiğimi kulaklarım.
Babamın buna kesinlikle karşı çıkacağına yemin edebilirdim ama o beni, “Et bakalım” diyerek bozguna uğrattı.
Ömür abla, çaktırmadan kıçıma çimdiği basınca, zaten şaşkınlığın dibinde gezinirken, birde korkuyla yerimde bir sıçradım.
Cidden kafam çok karışmıştı. Babamın bu dans teklifine izin verdiğine inanamazken, İlker’in hafifçe kolumu tuttuğunu fark ettiğimde irkildim.
İkimiz dans pistine doğru ilerlerken ona, “Sen kafayı mı yedin ya?” diye sormaktan alamadım kendimi.
“Sana her şeyi anlatacağım. Her koldan kıskaca alındım. Seninle evlenmek zorundayım. Emin ol sana bayılmıyorum, hatta senden nefret ediyorum,” demesin mi bana?
Şok üstüne şok yaşıyordum. Ona söyleyecek tek kelime bulamadım. Pistin ortasında elimi avucunun içine aldığında, diğer eliyle de belimi tuttuğunda hâlâ sessizdim. Az öncesinde söyledikleri kulaklarımda yankılanıyordu. İlk kez ondan ciddi anlamda ürkmüştüm.
“Bak kızım ben içerdeyken, devletin üst kademelerinden birileri geldi ve eğer ailemin yaptığı işleri onlara gammazlamazsam asla ve asla içerden çıkamayacağımı söylediler. Senin aklının alamayacağı işler dönüyor bizim sülalede. Açıkçası hiç renk vermediğimizi sanıyorduk ama görünen o ki fena halde yanılmışız. İlk anda elbette buna karşı çıktım ve bunun bedeli olarak, seninde bildiğin gibi iki yıl içerde kaldım. Bu arada düşünmek için çok zamanım oldu. Cezaevine her türden insan girip çıkıyor. Bir çoğunun hikâyesini dinledim. Para hırsıyla yaptığımız işler yüzünden aslında insanlara ne kadar zarar verdiğimizi o zaman anlayabildim. Pişmanlığımın haddi hesabı yoktu ama bir yanda da ailem vardı. Onları gammazlamam demek, her birinin hayatını bitirmem demekti.”
Sustu birden. Şaşkındım, korkmuştum. Hemde çok korkmuştum. Uğradığım hayal kırıklığına ise diyecek yoktu.
“Yardımına ihtiyacım var” dediğinde, gözlerinin içine baktım.
Artık kızgındım. Benim duygularımla oynamaya başlamıştı ve bunu bile bile yapmıştı. Şimdi de karşıma geçmiş bana günah çıkarır gibi niçin benimle uğraştığını anlatıyordu. Ava giderken avlanmıştım resmen. Elimi avucunun içinden çektiğimde belimi bıraktı. Bir adım geri gittim. Ağlamak üzereydim ama bunu onun görmesini istemiyordum. Kırılmıştım, kızgındım.
“Asla sana yardım etmeyeceğim. Eğer babamda bu işin içindeyse, sana ve ona söyleyeceğim tek bir söz var! İkinizinde canı cehenneme!..”
Öfkemi de yanıma aldım ve ailemin yanında gittim. Yüreğimde resmen fırtınalar kopuyordu. Boğulduğumu hissediyordum.
Babamın tam karşısında dikildim ve tüm öfkemle gözlerinin içine baktım.
“Bana bu işin içinde olmadığını söyle!” dediğimde, babamın derin derin içini çektiğini gördüm.
Buz gibi bir havanın estiği masamızda, babamdan çıt çıkmadı ve bu her şeyi anlamam için yeterliydi.
Göz yaşlarıma engel olamıyordum. Dünyam başıma yıkılmıştı sanki. Son zamanlarda olan her şey, gözlerimin önünden bir film şeridi gibi akıp geçiyordu. Daha emekliliğine bir iki yıl vakti olan babamın, birden kızağa çekilmesi ve ardından emekli olması, İlker’in aniden içerden çıkması ve benimle ilgilenmeye başlaması, benimle evlenmek için türlü taklalar atması.. hepsi ama hepsi, bir oyunmuş meğer.
Daha önce hiç böylesi aldatılmamıştım. Düşündükçe delirecek gibi oluyordum ve fark ettim ki, aslında çoktan kararımı vermiştim. Onu ne kadar çok sevsemde, asla İlker piçi ile evlenmeyecektim ve babama da çoktan küsmüştüm.
Yalnız kalmaya çok ihtiyacım vardı ve şaşkınlık denizinde yüzen anneme, ablama hiçbir şey demeden yanlarından ayrıldım. Salonun bahçesine çıktım. Yine sigara içme isteği beni yakalamıştı. Rahatlamak için bir şey yapmak istiyordum. Aslında bir şey değil, avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Büyüklerden sık sık duyduğum; “Bir dağ başında oturup öyle bağırayım, öyle bağırayım ki içimde öfke, hüzün, kızgınlık adına hiçbir şey kalmasın” dedikleri o durumu bedenimdeki tüm hücrelerimle yaşıyordum.
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştım ki, bir elin omuzuma dokunduğunu hissettim. Tanıdım bu eli. Her zaman sıcacık olan bu el, şimdi buz gibiydi ve titriyordu.
Yanıma oturdu sonra. Başı önündeydi ve çok üzgündü. Yan gözle baktığım babam, adeta yıkılmış gibiydi. Derin bir iç çekti yine. Beyaz gömleğinin cebinden çıkardığı paketinden bir sigara çıkardı ve beklemeden yaktı. Paketini bana uzatırken, “İster misin?” diye sorunca afalladım.
Yine mi beni deniyorsun baba ya?
“İstemem. O zıkkımı sende bırakmalısın” dedim yine.
Artık direk yüzüne bakıyordum. Hafifçe gülümsediğini gördüm. Aslında acı dolu bir tebessümdü bu.
“Niçin babam ya, niçin beni bu karanlık kuyuya atıyorsun.. bir baba evladına kıyar mı böyle?”
Sorduğum soru karşısında başını yerden kaldırdı ve bana baktı.
“Saçının teline zarar gelse canım yanar evladım, güzel kızım.”
“E o zaman niye ki?”
“Antep, Fransızlar tarafından istila edildiğinde halk perişan olmuş. Herkes vatanı kurtarma derdindeydi ve bir baba; Azap Osman diye anılan bir çiftçi baba, çaresizce ne yapacağını düşünyordu. Bir kızı vardı ama, birde vatan vardı. Düşman ayaklarının altında ezilen, yakılan, yıkılan. fakirdi, ruhu yorgundu ve vatanı için yüreği korkuyla doluydu. Karar verdi, hemde çok acı bir karar. Üzerinde huzurla yaşanacak topraklar olmazsa yaşamanın ne anlamı vardı ki? Öyle ya vatan sağ olsundu. On, on iki yaşlarında bir kızı vardı ve yanına onu da alıp, Halep’e doğru yola koyuldu. Halep’te zengin bir aile buldu ve bağrına taş basarak kızını bir mavzer karşılığında o aileye evlatlık verdi. Antep’e döndü ve o mavzerle isimsiz kahramanların arasına katıldı.”
Susunca babam, yer gök sustu sanki. Bu gerçek hikaye bana çok şey anlatıyordu. Boğazım düğüm düğümdü. Deli gibi ağlamak istiyordum ama, göz yaşlarım adeta sonsuzluğa karışmıştı.
Canım babam, beni kendisine çekip sıkıca sarıldı. Şimdi ikimizde ağlıyorduk.
Bir vatan uğruna evladından vazgeçen baba aklıma kazınmıştı. Başka hiçbir şey düşünemez olmuştum.
Peki ben? Ben ne yapabilirdim vatanım, bu güzel ülkenin delidolu ama, yüreği vatan sevgisiyle dolu insanlarımız için?
• • • • •