Merhaba, Sevgili okuyucularım
ASKER; Operasyon Aşk
AŞIĞIM KOMUTANIM
PARÇALA BENİ AĞAM
AŞİRET PAKET 2 (Bir intikam meselesi)
Bu kitaplarımın, bu platformla sözleşmesi yer almamaktadır. Dolayısıyla benim bu kitaplarıma devam etme gibi bir zorunluluğum yok. Ama ileride devam eder ve bu platformda da paylaşırsam düşüncesiyle, Okuyucularım için bu kitapları burdan silmeden devam ediyordum ama gelip gidip, ''Tüm kitaplarınız yarım! Artık bölüm gelsin! Bölüm at!'' vb gibi yorumların muhattabı olmak beni yoruyor. Bu kitaplar ilginizi çekmiş ki, hikaye sizi sürüklemiş ki okumak istiyorsunuz. Ama emek verdiğim eserleri, sadece töre ve + 18 konuların talep gördüğü bir kitlede ömürlük sözleşmelemek kolay bir durum değil. Bahsi geçen kitaplar bu bölümleriyle başka platformlarda ücretli, ben ise size ücretsiz sunuyordum.
Dolayısıyla artık vazgeçiyorum. 01.02.2026 tarihiyle bu kitaplarımı siliyorum.
Teşekkürler ilginiz için, Sevgilerle...
Bölüm ekranı dolaması için; Global 1. olan bir kısa hikayemi sizinle paylaşıyorum.
BAŞKA BİR EVRENDE;
Sabahın ilk ışıkları, yatak odasının perdelerinden içeriye sıcacık bir rüzgar gibi misafir olurken kadın gözlerini araladı. Yanı başında uyuyan kocasına uzandı bakışları, yüzünde koca bir tebessümle onu izlemeye koyulmuştu.
Biraz sonra... Başını hafifçe kaldırdı, kocasının yanağına bir öpücük kondurdu. Adamın sıcacık tenine burnunu sürttü, huzurla nefeslendi.
Tek ailesi, mutluluk kaynağı ve aşk onun için bu adamdı...
Adam, karısının güzel kokusu ve sıcak dokunuşlarıyla gülümseyerek mırıldandı, gözlerini bile açmadan, uykunun sıcak kollarında:
“Günaydın sevgilim, bugün gitmesen olmaz mı?” dedi.
Kadın hafifçe gülümsedi, gözlerinde yorgun ama sevgiyle yoğrulmuş bir bakış vardı. “Ne yazık ki olmaz, sevgilim.” dedi usulca, “Şu baş belası acil nöbetlerimden biri var...” diye mırıldandı.
Sonra tekrar yaklaşıp saçlarını koklayarak bir öpücük kondurdu, “Benim için de hafta sonunun tadını çıkar!” dedi ve yataktan kalkarak hazırlanmaya başladı.
Ayakları çıplak zemine değdiğinde hafif bir ürperti hissetti, banyoya yöneldi. Duş ve kahve onu ayıltabilecek tek şeylerdi sanırım. Bugüne özel bir gıcıktı. Hem hafta sonuydu, hem de kocasının evde olduğu nadir zamanlardandı.
Tenini okşayan suyun altında, bir süre hayatı sorguladı.
Sonra üzerine bornozunu geçirerek mutfağa indi.
Kahve makinesini çalıştırmak üzere elini uzattığında bir kıvılcım parmaklarına değdi. Küçük bir elektrik çarpmasıydı bu, ama keyfini kaçırmaya yetmişti...
“Çok güzel, bir sen eksiktin! Şimdi hem kahvesizim, hem keyifsiz.” diye mırıldandı kendi kendine.
Cihazın arkasına eğildiğinde, kablonun yıpranmış olduğunu fark etti. Fişi çekti, cihazı kenara itti. Kahveyi unutmuştu bile. Tek bildiği, bugünün kötü geçeceğiydi.
Üst kata geri dönerken içinde açıklayamadığı bir huzursuzluk belirdi. Kahveden çok daha fazlasıydı, ruhu sıkılmıştı adeta.
Merdivenlere yöneldi ve yatak odasına çıktı. Hızla hazırlandı, saçlarını topladı, çantasını toparladı. Islak saçlarını biraz kuruttu ve saçlarını toparlamak için bir toka bakındı. Ama göremedi, ellerini uzatıp takı kutusunu açtığında, yıllardır orada duran ama hiç dikkatini çekmeyen o eski kalem gözüne ilişti.
Ahşap saplı, koyu kahverengi, ucunda yaldızlı işlemeleri olan bir kalemdi bu. Annesinden kalmıştı. Onun ölümünden beri dokunmamıştı.
Ama bu sabah... kalem garip bir şekilde dikkatini çekiyordu. Eline aldığında, metalinden bir sıcaklık yayıldı avuçlarına. Sanki kalem yaşıyordu...
Biraz bakıştıktan sonra, bir transtan sıyrılır gibi başını salladı ve eline geçirdiği bir tokayla hemen saçlarını toparladı.
Makyaj masasına çıkardığı kalemi kutunun içine geri bıraktı, kapağını kapattı. Koridora ilerledi. Posta kutusundan alınmış birkaç zarf holün yanındaki komodinin üzerindeydi. Anahtarlarını alırken göz ucuyla zarflara baktı. Bir an için birinde, büyük fontlarda yazılmış “Gitme” yazısını gördüğünü sandı.
“Ne zarfı ki, bu?” diye mırıldanırken elini attı ve zarfları inceledi.
Tekrar baktı ama öyle bir zarf yoktu. Sadece faturalar ve birkaç dergiyle göz göze geldi...
“Kahvesiz bu kadar ayılabiliyorum demek ki,” dedi alçak sesle ve huzursuz bir nefes vererek kapıyı arkasından çekip çıktı.
Hastaneye vardığında normal bir gündü. Gerginlik, koşturmaca, beklenmedik vakalar. Karın ağrısına bile acile koşan hastalar. Kadın tüm günü acilde geçirdi, artık yorgunluk vurmaya başlamıştı. Omuzlarına ağırlık çökmüş gibiydi.
Bir sedyeye uzandı ve gözlerini kapatarak biraz nefeslendi.
Ama daha birkaç dakika geçmeden, asistanı telaşla geldi:
“Hocam, yardımınıza ihtiyacımız olabilir. Elektrik çarpması... Kalbi durmuş hasta, şu an ambulansla getiriliyor.” dedi.
Kadın anında dikleşti. “Hemen geliyorum.”
Saçlarını lastikle toparladı, önlüğünü düzeltip acile koştu. Alışkın olduğu bir manzaraydı; canla başla mücadele ettiği, ölüme meydan okuduğu bir gün daha. Ama bu sefer... Bu sefer başkaydı. Bu sefer hayatının en kötü günüydü.
Çünkü...
Sedye üzerindeki beden tanıdıktı.
Kocası.
Gözleri büyüdü, nefesi kesildi. Kalbi sıkışıyor, kaburgaları adeta birbirine geçiyordu. Afalladı, titreyen ellerle yüzüne dokundu kocasının.
Ama kısa bir an sonra refleksleri devreye girdi. Acıyla parçalanan kalbine rağmen, elleri profesyoneldi. Kalp masajına başladı, tüm ekibi yönlendirdi... Dakikalarca canla başla uğraştı, gözlerinden akan yaşlar artık gerçeği fısıldıyordu.
Zaman durdu.
Ama mucize gelmedi.
Onu geri getiremedi.
Kocası ölmüştü...
Ertesi günler o gün başlayan kâbusun devamı gibiydi: cenaze, taziyeler, “çok iyi insandı” masalları… Sanki herkes ondan bir tepki vermesini bekliyordu. Ama tüm bunlar umurunda değildi.
Çünkü kalbi, kocasından kalan bu deli boşlukla yanıyordu. Küçük bir çocuğun anlamsız bir şekilde direnmesi gibi. Mantığı onun gittiğini söylese de, o yalnızca onu geri istiyordu.
Bir süre sonra her şey daha da karanlıklaştı. İşyerinden aldığı izni uzattı, eve onu kontrol etmeye gelen arkadaş çevresi evde yok sansın diye perdeleri bile açmadı. Her köşesinde onun izlerini taşıyan bu eve de kini vardı adeta.
Sonra annesini düşündü... Henüz o çocukken, babası kanserden vefat etmişti. Yaşadıkları o küçük çiftlik evi annesinin sığınağı olmuştu. “O da benim gibi hissetti mi?” diye düşündü.
Yıllar sonra, o üniversitedeyken annesini de kaybetmişti. Şimdi sadece beyninde o çiftlik evi yankılanıyordu. Kimsenin onu bulamayacağı o sığınak.
Belki kendi düşüncelerinin bile bulamayacağı...
Ertesi gün küçük bir çanta hazırladı, ne bir not ne bir bilgi bırakarak sessizce uzaklaştı.
Arabası, doğduğu o küçük ilçenin taş yollarına girdiğinde içinde tek bir şey yankılanıyordu:
“Keşke o zamanlara dönebilseydim. Bu kez daha erken severdim, daha erken bulurdum sevdiğim adamı.”
Günler hızla birbirini kovalamaya başladı. Çiftlik evinde sabahın ilk ışıklarıyla verandaya çıkıp sallanan sandalyesinde kahvesini yudumluyor ve sazlıkların çıkardığı o tiz sesle kocasını hayal ediyordu. Akşamları ise şömine başında, biraz şarapla kendini zoraki uykuya bırakıyordu.
O gece masadaki çantasına uzandı, normalde sigara içmezdi. Hatta kocasına da bıraktırmıştı. Ama artık ne uzun yaşama hedefi ne de kokusuyla rahatsız edeceğini düşündüğü kocası vardı…
Çantadan çıkardığı sigarayı alıp koltuğa geçerken çantası yere döküldü ve etrafa saçıldı. Kadın umursamazca arkasına döndü ama birkaç adım sonra gördüğü şeyi beyni algıladı. Hızla döndü ve yere baktı. Kalem buradaydı.
Kalemi aldığını hatırlamıyordu…
O lanet güne ait bir şeyi neden getirseydi ki zaten? Tüm bu karmaşa içinde soluklandı ve uzanıp yerdeki kalemi aldı.
Koltukta, şöminenin ışıkları etrafta dans ederken elinde kalemi döndürüyor ve sadece izliyordu.
Bir süre sonra bakışlarını etrafta gezdirdi ve eline bir defter geçirdi. Koltuğa gömülüp defterin ilk sayfasına, ruhunda ve aklında olan tek şeyi yazdı:
Sevgilim...
Ama bitmişti, devamında bütün kelimeler susmuştu. Sadece boşluktu.
Birkaç saat sonra, şarabın verdiği yetkiyle defteri tekrar araladı ve kalemi eline aldı...
Bu sefer bir şeyler farklıydı, kalem yine o tanıdık sıcaklığı yayıyordu.
Yazmaya başladığında, harfler parmaklarından sanki bir ritüelin parçasıymışçasına döküldü. Alevlerin kıpırtısıyla titreyen kâğıtta satırlar, pişmanlığın pençesinde dolaşan bir ağıt gibi diziliyordu:
Keşke uyanmasaydım o sabah…
Senin o “bugün kal” diyen sözlerini görmezden gelmeseydim.
Kapı eşiğinde durup da, hayal sandığım “gitme” yazısını ciddiye alsaydım…
Biliyor musun?
O gün kalbimde bir şey koptu.
Ve şimdi, senden sonra, hiçbir şeyin sesi yok bu evrende.
Tadı yok, rengi yok! Her şey seninle gitmiş gibi sevgilim…
Artık bıraktığın kadında yok...
Gözlerinden süzülen yaşlarla, dönen başıyla ve hâlâ sızlayan kalp sancısıyla gözlerini kapadı. Her gece olduğu gibi, şöminenin başında kıvrılıp uyumuştu yine.
Ertesi sabah, gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey beton gibi olan başı ve yerdeki kâğıtlardı. Kaç sayfa yazmış, kaç sayfa yırtmıştı…
İçindeki pişmanlıklarla kaç kez karalamıştı kâğıtları bilmiyordu.
Ama aniden pencereden süzülen turuncu ışığın aydınlattığı bir zarf oldu gözüne çarpan. Aceleyle dokundu, yine bir hayal olması korkusuyla.
Titreyen parmaklarla açtı.
İçindeki yazı tanıdıktı. Sanki tanıdığı bir el yazısıydı...
Sevgilim...
Keşke “gitme” deseydim o gün işe,
Bilgisayarın başında kaybolmasaydım saatlerce.
Keşke seni bir kez daha öpseydim sen o kapıdan çıkmadan,
Belki de kaderi değiştirebilirdim bir öpücükle.
Okudukları beyninde bir balyoz etkisi yaratmıştı. Nefesi kesildi.
Bu bir ağıt mektubuydu, tıpkı onunkiler gibi.
Ama onun hayatına oldukça uzaktı yazılanlar.
“Kimdi bu, işe gönderdiği kişiyi mi kaybetmişti? Onun pişmanlık satırları mıydı bu?”
O an anladı.
Biri, başka bir yerde, belki de başka bir zamandan onunla aynı kaybı yaşıyordu.
Annesi olabilir miydi? Ama hayır, babasının son dakikalarında bile elini bırakmamıştı, yanındaydı.
Anlam veremiyordu ama bu sefer hayal olmadığına emindi. Avuçlarında sıktığı bu mektup bunun kanıtıydı.
O gün hiç konuşmadı. Hiçbir şey yemedi. Sadece bekledi, gece olsun diye.
Sabırsızca aynı yerde, aynı şekilde bekledi.
Şömineyi yaktı, eski kalemi tekrar eline aldı. Kalbinden dökülenleri bu kez geçmişin daha da derinlerine inerek yazdı.
Sanki kocasını kaybetme ihtimalini engelleyecek tüm olasılıklara dönüyordu zihni.
Üniversite yıllarına, ilk tanıştıkları zamana… İlk gülüşünü hatırladı, ilk çay içtikleri günü. Ve satırlara yine şiir gibi aktı:
Sevgilim...
O gün çimenlere uzanmıştık.
Senin kahkahan ilk kez içimi titrettiğinde,
Dünyanın bütün sesleri susmuştu içimde.
O evi almasaydık, o sabaha uyanmasaydık
Belki susmazdı o güzel kahkaların.
Şimdi suskunum… ama seninle doluyum.
Bana “gitme” diyen o sözlerini unutur muyum?
Bu sefer uyumadan önce kalbi hızlı atıyordu. Ne şarap ne alkol, sadece bedeni sarhoştu sanki…
Sabırsız gözlerle mektubu bekliyordu.
Ama bedeni dayanamadı ve yine o soğuk uykuya bıraktı kendini.
Sabah.
Zarf yine aynı yerdeydi.
Bu sefer ne şaşkındı ne korkmuştu.
Yavaşça yaklaştı ve titreyen ellerle açtı.
Sevgilim...
Gülüşün sabahlarımdı.
Sen kahkaha attığında o evin duvarları bile aydınlanırdı.
Seni kaybettiğimde karardı odalar.
Biliyorum, şimdi olsaydın… Ne olurdu sözlerin?
“Mutlu ol, benim yerime de…”
Ben seni sevmeye devam ettim; sensizliği kucaklamam gerekse de...
Kadının elleri titredi. Bu ses… sanki kendi çığlıklarının sesiydi.
Onun kelimeleriydi.
Sanki, satırlardaki acıyla inleyen kalp atışını hissedebiliyordu.
İşte o an anladı:
Bu kişi onunla aynı acıyı tatmış biriydi.
Ve ilk kez bir nebze olsun yalnızlığının acı susuzluğu dinmişti.
Günler bu mektuplarla hızlıca geçti.
Kadın bitik durumda değildi; yine eskisi gibi erken kalkıyor, öğünlerini aksatmıyor, geceleri ise mektup arkadaşını bekliyordu.
Zamanın kendisi bile neşelenmişti o günlerde.
Kadın her gece aynı yerde, aynı sandalyede oturuyor; kalemi ve kâğıdıyla acısını, kocasından kalan mutluluk kırıntılarını döküyordu satırlara.
Artık sadece pişmanlıklarını değil, merakını da yazıyordu.
Her bir mektup, bir başkasının hikâyesine, başkasının aşkına açılan pencere gibiydi.
Ve sonra, o gece…
Sözleri daha netti. Daha dolaysız.
Merakının verdiği cesaretle mektup arkadaşını tanımak istiyordu.
Bu yüzden yazarken kendini ilk kez tüm çıplaklığıyla açtı:
Ben Aylin.
Eşim Ömer’di.
Onu, çok sevdiğim hâlde… kaybettim.
Her sabah “zaten biliyordur” diye söylemediğim şeyleri
Artık söyleyeceğim biri yok.
Sence de çok mu geç kaldım?
Gerçekten de biliyor mudur?
Onsuz nefes alamadığımı ve onu çok özlediğimi, o da hissediyor mudur?
Peki, ya sen? Sen kimsin?
Ve neden mektupların bana bu kadar tanıdık geliyor?
Neden seni bu kadar iyi hissediyorum?
Aynı acıyı çekmişiz gibi…
Senin de söyleyemediklerin, pişmanlıkların ve özlediklerin mi var?
Mektubu katlayıp bıraktı masaya. Kalbinde tarifsiz bir ağırlık vardı.
Ama artık kaçmıyordu sorularından.
Sabah…
Yine o zarf.
Ama bu sefer farklıydı. Açarken sanki içinden bir şey kopacak gibiydi.
Satırlara baktığında, yüreğinde bir şeyin çözüldüğünü hissetti.
Ben Ömer.
Eşim Aylin’di.
O sabah işe gitmemeliydim.
Karım, Aylin’im… “Bugün izin al.” demişti.
Gülümseyip geçmiştim. Ne garip…
O gülümsemenin altında ne çok şey saklıymış.
Onu koruyamadım.
Arabaları da, trafiği de oldum olası sevmezdi.
Ve ben yanında olamadım.
Şimdi yalnızım…
Ve onsuz acıyla kıvranıyorum…
Ama artık nefes alıyorum…
Onu tüm kahkahalarıyla içimde yaşatıyorum...
Aylin’in gözleri doldu. Gerçeklik bir anda cam gibi çatladı iç dünyasında.
Bu mümkün müydü? Gerçekten mümkün müydü?
Başka bir evrende kocası, onu mu kaybetmişti?
Dur diyemediği, engelleyemediği bir kaderle aynı acıyı o yaşamıştı.
Şimdi, yazılarla birbirlerine dokunmuşlardı.
Ama bu kez kendi içinde yaşadığı bu acının, kocasının da kalbini yaktığını anlamıştı.
O akşam, Aylin son kez yazdı:
Sevgilim...
Senin acını hissetmek, bende kalan son parçandı.
Bu yüzden sıkı sıkıya sarıldım acıma.
Ta ki, içimde yanan bu kor acının seni yaktığını öğrenene kadar.
Sana son bir şey soracağım:
Nasıl devam ettin?
Beni kaybettikten sonra… nasıl tekrar gülümsedin?
Nasıl nefes aldın, kalabalıklarda yalnız kalmadan?
Söyle bana Ömer… nasıl hayatta kaldın?
Yanıt sabah geldi.
Ama bu kez sadece bir şiir değil, bir cevap gibiydi.
Bir umut gibi:
Çünkü sen isterdin.
Senin kahkahalarınla büyüyen bahçeleri kurutmama izin vermezdin.
Sen, beni hep hayata çağıran ses oldun.
Ben yaşadım Aylin.
Çünkü sen yaşarken mutluluğumdun.
Ölümün bizi ayırması neden hüznüm olsun?
Sen hâlâ benimlesin.
Şimdi sıra sende.
Sen de benim için yaşa.
O an Aylin’in kalbinde bir şey çözüldü.
Bunca zaman tuttuğu, gizlediği, içine gömdüğü her şey…
Gözyaşlarıyla birlikte aktı gitti.
Aylin, gelen son mektubun ardından pencereyi açtı.
Temmuz sabahının rüzgârı, odanın yasını, karanlığını bozan ilk şeydi günlerdir.
Gözleri uzun süre verandanın ayaklarına uzanmış sazlıklara takılı kaldı.
Eskiden sadece kaçış için baktığı o manzara, şimdi başka bir şey söylüyordu.
Başka bir evrende, Aylin'i nasıl hayal ediyordu?
Karanlığın ve kasvetin içerisinde mi?
Yoksa aydınlıklarda mı...
Artık soruları değil, cevapları taşıyordu içinde.
Günlerce hiç kâğıda dokunmadı. Yazmadı.
Okumadı.
Beklemedi.
Ta ki içindeki ses yeniden şiire dönüşene kadar.
Kalemi eline aldı.
Yavaşça kâğıda eğildi.
Bu kez yazdıkları, bir ağıt değil; bir vedaydı:
Gölgesinde saklandığım yasın,
Artık üzerimden çekiliyor.
İhanet mi ediyorum, acına?
Yoksa seni mi karanlıklardan çıkarıyorum?
Küsmüştüm sanırım sana.
Şimdi senin sesinle barıştım.
Ben artık karanlıkta değilim.
Çünkü aynanın diğer yanı sendin.
Ah sevgilim,
Ben seni nasıl karanlıklarda bırakabilirim?
Bir süre ellerine baktı. Parmaklarında hafif bir titreme vardı.
Ama kalbinin derinliklerinde bir huzur da…
Belki ilk kez hiçbir mektup beklemiyordu sabaha.
Ama o sabah yine geldi.
Masanın üzerinde bir zarf vardı.
Bu kez açarken elleri korkmadan hareket etti.
Satırlar, eşinin iç sesiyle fısıldanmış gibiydi:
Ben de seni çok özledim Aylin.
Ama senin nefesin bu dünyanın şarkısı.
Ve seni mutlulukla, aydınlıkla taşımak istiyorum.
Veda değil bu; başka bir evrende sana sarılışım.
Şimdi, bu kalemi bırakma sebebin ben olmayayım.
Yaşamak için bırak. Tüm varlığınla yaşa.
Çünkü sevgilim,
Ben senin mutluluğunla yaşamaya başlıyorum.
Gidecek çok yolun, gülecek çok gülüşün var.
Ve belki de seni bekleyen yeni insanlar…
Tekrar hoş geldin, aydınlığım.
Kadın mektubu göğsüne bastırdı. Gözlerini kapattı.
Ve içinden geçen tek şey şuydu:
"Ben de seni yaşatacağım, gülümseyerek."
Son kelimelerini yazdı o gece.
Kalbinin son suskunluğuydu bu.
Şömine ışıkları odada dans ederken, o hafif bir fısıltıyla müziğin sesini açtı.
Mırıldanarak, şarkı sözleriyle sesini de göndermek istiyordu sanki kocasına:
Başka bir evrende, en güzel hâlinle
Sen hayata karış, ben daha da biteceğim
Kırgınım kendime, üşüyorum gölgende
Henüz bilmesen de belki bir gün gideceğim
Hiç gerek yok daha fazlasına
Zamanı tutmaya, fezaya uçmaya
Geride kaldılar, geride kaldı o günler
Sen varken taptığım kasvetli şehirler
Başka bir evrende, en güzel hâlinle
Sen hayata karış, ben daha da biteceğim...
O sabah, kahve kokusu gibi tanıdık ama sanki yıllardır yabancı bir his doldu içine: Huzur.
Pencereleri açtı. Perdeler rüzgârda dans etti.
Ev, ilk kez yalnız değildi.
Ya da belki ilk kez bu kadar hayat doluydu.
Ama bu kez, acıtmıyorlardı.
Yaşadığı için acımıyordu, kendine…
Dolabı açtı. Haftalardır yerinden kıpırdamamış çantasını çıkardı.
Tozunu bile silmedi. Onunla çıkacaktı bu evden, geldiği gibi çıkacaktı.
Ama artık geldiği gibi değildi.
Tekrar kalbinde ve ruhunda, Ömer’in gülüşünü taşıyordu…
Bir süre aynaya baktı. Dağınık saçlarını topladı.
Yorgun bakışlarının arkasında çok güçlü bir ışıltı vardı artık.
Sanki Ömer, uzaklarda hâlâ yaşıyordu.
En güzel hâliyle…
Masaya yürüdü.
Kalem masadaydı. Bekliyordu.
Ama bu kez yazmak için değil…
Orada, ait olduğu yerde kalmak için.
Elini uzattı. Son kez parmaklarını üzerine koydu.
Son bir nefes aldı, sonra bıraktı.
Kalem, ait olduğu yerdeydi artık: geçmişte.
Gülümsedi.
Ömer, “Seni yaşatmamı isterdin, sevgilim.” demişti o mektupta.
Aylin, dudaklarında buruk bir gülümsemeyle mırıldandı:
“Ben de yaşamak istiyorum artık, sevgilim.”
Çantasını omzuna taktı. Kapıya yöneldi.
Giderken döndü, evin her köşesine son bir kez baktı.
Şömine…
Koltuğun kenarındaki battaniye…
Ahşap verandadaki küçük tahta sandalye…
Ve masadaki kalem…
Gülümsedi. Hafifçe başını eğdi.
Sanki o an, bu eve “Hoşça kal.” derken bir teşekkür de gizlenmişti dudaklarında.
Kapıyı açtı.
Temmuz sabahı yüzünü okşadı.
Güneş gözlerini kamaştırdı.
Ve hayat, ona yeniden kollarını açtı.
Aylin artık yaşıyordu.
Kendisi için.
Ve onun için.
Son.